Uygarlıktan Medeniyete: Töreli Toplum ve Heterarşik Bir Medeniyet Tasavvuru

Eski dönemimde kaleme aldığım “Medeniyet: Müslüman Toplumsallığın İnşası” (2014) kitabından sonra yeni dönemimde “Uygarlık ve Medeniyet” (2023) kitabımı yayımladım. Bu kitabı yayımlamak benim için bir gereklilikti. Zira ilk kitapta “medeniyet” meselesini “Müslüman toplumsallık” bağlamında ele almıştım. Yeni kitap ise “medeniyet” kavramını “uygarlık”tan tefrik etmekle birlikte inşa etmek istediği toplumu artık terkip milliyetçiliği fikrine ezdirmek istemiyordu. Geçen zaman içinde fark ettiğim şey, Topçu’nun ve hatta İsmet Özel’in “Müslüman Türk” personasının “neo-Osmanlıcı” denilebilecek bir terkipçiliği öne çıkardığı hususu idi. Topçu, “Göçebe Oğuzlar Anadolu’ya Müslüman olarak geldi ve Eti çiftçilerinden ziraatı öğrenerek Türk Milleti’ni meydana getirdi” ifadesiyle “terkipçi milliyetçilik” yapmaktaydı. İsmet Özel de “Türk, bir ırkın değil, bir karakterin adıdır; kafirle çatışmayı göze alan Müslümandır” ifadesiyle “terkipçi Türkçülük” yapıyordu. (2009-2015) arası dönemimde “medeniyet” kavramını Osmanlı mahalle/köy/ahîlik yapılanmalarına göre tanımlayan bir düşünce geliştirdiğimi bugünden bakarak söyleyebilirim. Mahalleler yarı otonom toplumsal birimler olarak teşkil edilecek, mahalle topluluğuna dahil olmak için iki kefil getirilecek, mahalleden ayrılmak isteyen aile evini istediği kişiye satamayacağından evi satın almak isteyen malik adayı da “iki kefil” şartına uyacak. Mahallede düşküne, yoksula yardım için bir “sandık” bulunacak, ayrıca mahallenin ortak ihtiyaçları için de “avarız akçası”na benzer bir ödenek (vergi) belirlenecek.

Bu yoldaki düşüncelerimi, ortaya çıkaracağı iki menfi durum nedeniyle geri çekmeye karar vermiştim:

  1) Mahalle baskısı, mahallede sakin ailelerin dinî, etnik, ekonomik, toplumsal baskıya maruz kalmasına yol açabilirdi.

  2) Mahalle, ideolojik, etnik, ekonomik, kültürel gruplar tarafından “gettolaşmaya” uğrayabilirdi. Nitekim Osmanlı’da mahalleler büyük oranda dinî toplulukların gettovarî yerleşim bölgesi olarak yapılanmıştı. Ayrıca 12 Eylül öncesinde ideolojik gruplar mahalleleri “kurtarılmış bölge” imal edip halkın özgürlüklerini kısıtlıyordu. Oysa ben “Kul Hakları” kitabımda insanların ve toplumun beş emniyetinin mutlak anlamda korunması bağlamında “negatif özgürlük” fikrini işlemiştim. İşte bu nedenle 2023’te kaleme aldığım “Uygarlık ve Medeniyet” kitabımda medeniyeti “Müslüman toplumsallık” kavramıyla değil, “Töreli toplum” kavramıyla tanımladım. Bu, benim medeniyet tasavvurumda ölçek genişlemesi anlamına geliyordu. İslâm’ı ibadetle belirlenen bir din olarak değil, Hz. Âdem’den bu yana Tek Tanrı’ya inanan halkların Kul Hakları ekseninde evrensel Hanif Ahlâkı anlamında ed-Din olarak düşünüyordum. Artık eski Türklerin Töre esaslı toplumsal yaşamını da “medeniyet” kavramının içine dahil edebilmekteydim. Eski Türklerin de Hz. Nuh’un soyu olarak “peygamberli millet” olduğunu ifade etmekte, onların Hanifliğinin şaman din şeklinde kategorize edilemeyeceğini savunmaktaydım. Fârâbî’nin “toplumların kurucusu peygamberler veya hikmet sahibi filozof hükümdarlardır” düşüncesini, Türklere gönderilmiş “Tanrı’nın görevlisi hakan” olarak Zülkarneyn’in şahsında örnekliyordum. Vardığım sonuca göre eski Türklerin geliştirdiği “göçer-evli” toplum modeli, “aileli” sistem kurarken, tekasürcü yapılanmayı (kapitalist birikimciliği) reddediyordu. Ayrıca Zülkarneyn, yerleşik Türkleri göçer-evli uygarlık sistemine taşımış ve Tek Tanrıcı halka Töre koymuştu. Onlara demirciliği de öğretmişti. Türkler “göçebe düşünce”ye mensup toplum olarak (asker-tüccar modelle) hareket ederken yerleşik uygarlıklardan farklı bir uygarlık durumunu esas almaktaydı. Göçer-evli toplum modeli diğer “göçebe toplum” modellerinden farklı olarak “ordulu toplum” olarak hareket etmekle halkları düzene sokmakta, “ticaret” esaslı toplum olarak hareket ederek de dünya pazarlarını kontrol etmekteydi. Türk askerî-çoban kültürü Çin’e at verip, ipek almakta; elde edilen ipeği Roma’ya satıp, onlardan da altın elde etmekte idi. İpek Yolu’nda konuşlanan Türkler, küresel mal-altın-mal dönüşümünden çok büyük kârlar elde ederek ordu için gerekli geliri sağlamaktaydı. Aile sistemi burada hayatî bir önem taşıyordu; ailelerle örgütlenen toplum, “yedi ata” ilkesiyle halkın soy bilgisini ve bilincini koruyor ve bütün bozkır halklarını kendisine bağlayan nomos (Töre), toplumları tepeden aşağı inşa edilebilecek “devlet düzeni” içinde yaşamaya sevk ediyordu. Fârâbî’de de Devlet’i kuran kişi peygamber veya filozof hükümdardı. Ayrıca aile sistemi, hakansız dönemde toplumun yeni bir hakan gelene dek düzenini sağlamaktaydı. Töre, yeni zuhur edecek hakanın topluma liderliğinin sınırlarını belirlediğinden “egemen”in egemenlik iddiasının kurallarını koyarak “aşağıdan yukarıya” denetimi sağlayan bir işlev görüyordu. Egemen (Hakan), bir taraftan halkı zenginleştirip, az milleti çoğaltan bir lider olarak dağınık vaziyette olan boyları birleştirme ve aralarında dirlik kurma görevini üstlenmeliydi. Farklı boyların üst kimliğinin “Türk” adıyla belirlenmesini sağlamak Türk’ün Töresi idi. Diğer yandan ise Hakan, Töre’yi bozmamalı ve Türk Milleti’nin savaşçı niteliğini koruyan iktisadî sosyal yapıyı (göçer-evli toplum düzenini) güçlendirmeli, fazıl toplumu inşa etmeliydi. Bu argümanlarım Nurettin Topçu’nun toplum modeliyle çelişmekteydi. Topçu, “köycülük” teorisiyle hareket etmekte, bu iktisadî yapının üstüne Nizamülmülk’ün tatbike koyduğu “medrese” modelini yerleştirmekteydi. Böylece askerî kabiliyetinden büyük oranda yalıtılmış ve köylüleşmiş (çiftçi emeğine dönüşmüş) bir “Sünnî Müslüman Türk kimliği” üstüne, öğretmenlerden oluşan kadroyu “yönetici” olarak koymaktaydı. Topçu, Türkiye’de tarikatların bozulma sebebi olarak gayrı Sünnî musahip toplulukları gösteriyor mezhepçi bir düşünceyle Türklüğü tanımlamış oluyordu. Oysa “Kul Hakları” kitabımdan beri dinî veya mezhebî anlayışların ayrıştırma/ötekileştirme fıkhının “dinde zorlama yoktur” beyanıyla çeliştiğini belirtmekteydim.

Kitapta savunduğum görüşler Sadettin Ökten’in “medeniyet” düşüncesini de eleştirmemi kaçınılmaz kılmaktaydı. Sadettin Ökten de medeniyet görüşünü (tıpkı benim gibi) Yılmaz Özakpınar’a referans vererek geliştirmişti. Fakat Ökten Özakpınar’ın görüşünü alırken mekânın medeniyete göre biçimlenmesi fikrine yönelmişti. Bense Özakpınar’ın düşüncelerinden istifade etmekle beraber Fârâbî etkisiyle medeniyeti “ahlâk ve inanç değerleri etrafında birleşmiş toplum” şeklinde tanımlıyordum. Sadettin Ökten, “İslâm medeniyet tasavvuru Mekke’de başlamıştır” diyerek eski peygamberlerin ümmetlerini “medeniyet” durumundan düşürmekteydi. Ayrıca o, medeniyet tasavvuruna “Öz”, bu Öz’den doğan davranış tarzlarına ise “kültür” ve “biçim” demekteydi. Ökten’in bu Öz-Biçim kavramlaştırması, onu Osmanlı’nın kültürel varlıklarını “medeniyet” adı altında kategorize etmeye yönlendirmişti. Örneğin Hristiyanî medeniyet tasavvurunda şehrin merkezinde “Katedral” varken İslâm medeniyetinde şehir merkezinde “Külliye” vardı. Ökten aslında yerleşik uygarlığın hiyerarşik toplum fikrini “İslâm medeniyeti” kavramıyla olumluyordu. Oysa benim düşüncemde toplum “yatay örgütlenme” modeliyle yapılanmıştı ve bu Öz-Biçim ayrışmasıyla nitelenemezdi. “Uygarlık ve Medeniyet” kitabımla Ökten’in medeniyet düşüncesinin, savunduğum medeniyet düşüncesiyle karışmasını önlemek amacını da gütmekteydim. Bu yöneliş beni “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu: Heterarşik Yazılar” (2025) kitabıma hazırlayacaktı. İkinci dönem yazılarımda Osmanlı’nın sivil toplum yapılanmasını model alıyordum. Şimdi ise merkeze Göktürk→Töre→Göçer-Evli Heterarşik Toplum yerleşmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir