Hanif biri için uyum ya da uyumsuzluk kutsal değildir. Hanif kişi, İbrahim peygamberin duruşmasında da görüleceği üzere toplumun içinde, tam merkezinde yaşayabilir.
Bir puthanenin içine girip putları yıkmayı neyle kıyas edebiliriz bugün?
Bugün Almanya’da, Amerika’da, Hindistan’da ya da Çin’de neyi temsil eden bir nesneyi kırarsak mahkemeye çıkarılırız bu soruyu sormamız gerekiyor. Bizim ülkemizde bu türden bir olayla karşılaşma ihtimalimiz olmadığı için örnek veremiyorum, fakat dünyanın geri kalmış bazı ülkelerinde taştan, topraktan, altın-dan, gümüşten yapılmış heykellere saygı göstermek bir devlet görevi olarak görülmekte ve takibi yapılmaktadır.
İbrahim’in yaşadığı devlette ve sonrasında putperestliğin kurumsallaştığı devlet, örgüt, kabilelerin tümünde hakim algı putların put olmadığı, başkasına put olarak görünen şeyin aslın-da toplumun hürmet ettiği, saygı gösterdiği değerlerin temsili olduğunu iddia eder. Örneğin hiçbir Hristiyan haça tapmaz, o ebedi saadeti temsil eden üçlünün temsilidir. Hiçbir hindu ineğe tapmaz, o tanrının bereket sembolüdür. Bütün putlar, bir şeyin simgesi ya da sembolüdür. Putperestlik, mantığın en temel ilkesinin reddine muhtaçtır. Bir şeyin kendisi olmadığına inanmak, putperestliktir. Tahtadan, taştan, demirden, X maddesinden yapılmış bir eşya için “hayır bu tahta, taş, X değildir demek zihnin, kalbin ve aklın putperestleştiğini gösterir. Putperest toplumda ilk aranan bu saçmalığın sorgulanmaması, saçmalığın saçma olduğunun dillenmemesidir. Bu saçmalığı gören, kral çıplak diyenler uyumsuz yaftalanıp, toplumdan atılır.
İbrahim’in hikayesi bir uyumsuzluk ile başlar. Toplumunun hiçbir gücü olmayan bu simgesel eşyalara saygı duyuşunun/duruşunun/gösterişinin anlamsızlığı, saçmalığı onu zedeler. Banane demez, diyemez çünkü bu anlamsızlık tarihin her diliminde rastlandığı üzere bir zulme dayanaktır.
İbrahim’in yaşadığı ve muhatap olduğu devletin başındaki inkarcı kişi -ki biz ona Nemrut diyoruz Kuran bu tür bir bilgi vermez- İbrahim’i tek başına bırakmaz, bırakamaz. Çünkü sahip olduğu gücün temelinde halkın düşüncesizliği, inancına bağlılığı ve aklını kullanmaya karşı ön yargıları yatar. Bu yüzden İbrahim’i susturmak için her türlü cezaya çarptırır fakat öldürmez. Çünkü güçlünün zayıfı öldürmesi ondan korktuğunun göstergesidir. Zalimler simgeleşen zayıfları öldürmek yerine küçültmeye, hatalarını ifşaya gayret eder. Bu sebeple İbrahim’le inkarcı yöneticinin tartışmasını Kuran bize aktarır.
258. Allah kendisine hükümdarlık verdiği için Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi? Hani İbrahim “Rabbim yaşatan ve öldürendir.” demişti. O da “Ben de yaşatır ve öldürürüm.” demişti. İbrahim, “Allah güneşi doğudan getirmektedir; sen de onu batıdan getir.” demişti de o kâfir şaşakalmıştı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.6
Bu olayda garipsememiz gereken bir çelişki var. Kendisi ve düzeni mantıksızlıklarla dolu bir hükümdar neden İbrahim gibi saf, hanif bir akılla mantıklı tartışmaya girişiyor? Dikkat edelim, burada hükümdar güç göstermiyor, zenginlik ile hava atmıyor, sıra-dan bir insanın sahip olması gereken normal bir mantıkla muhatabının iddiasının asılsız ve tutarsız olduğunu ispata çalışıyor. Bu yüzden İbrahim’e “Ben de yaşatır öldürürüm” diyor.
Öyle diyor, çünkü İbrahim’in kavmi içerisinde söyledikleri zalim bir hükümdar için yenilir, yutulur, katlanılır şeyler değil. Neden hükümdarımız zulmetse de hükümdarımız kalmaya devam etmeli sorusunun “Çünkü yıldızlar/tanrılar öyle istiyor” cümlesiyle cevaplanıyor. Hükümdarın çevresindeki müneccimler yalnızca ruhbanlık değil aynı zamanda hükümdarın haklı, haksız eylemlerinin meşru olduğunun da ispatçısı konumundalar. Mısır firavunlarının bel’amları gibi sümer/mezopotamya hükümdarlarının da müneccimleri rejim sigortası vazifesi görüyorlar. Onların itibarları da yıldızların tanrılığı, simgelerin kutsallığı gibi sorgulanamayan, halkın elinin ve dilinin uzanması asla mümkün olmayan kutsallardan.
Böyle bir bağlamda İbrahim’le tartışmaya niyetli hükümdar muhtemelen tartışmadan önce kendinden daha bilgili müneccimlerine danışmış, “Bana öyle bir şey söyleyin ki onunla tartış-tığımda çöksün kalsın, bana hiçbir karşılık veremesin” diye ipucu istemiştir. Müneccim danışmanlar da muhtemelen İbrahim’in aklını hafife almış, kendi zekalarının zar zor üstesinden gelebileceği bir durumu örneklemesini tavsiye etmişlerdir.
Hapishaneden çıkarttığı mahkumların birine ölüm emri verip diğerini salıvermeyi öldürme ve diriltme ile mukayese edecek kadar düşük bir zeka ancak böyle bir toplumun hükümdarından ve danışmanlarından gelebilirdi. Bu türden bir aptallığın aptallık olduğunu izah etmenin aptalca olacağını keşfettiğinden olacak, İbrahim peygamber bağlamı anında değiştirmiş ve hükümdarı kendi aptallığının doğurduğu acizliğin kucağına atmıştır.
Ölüm ve diriltme sıradan bir zihnin, aklın, inancın üstesinden gelebileceği bir problem değildir. Yalnız putperest ve müşrikler değil, İbrahim peygamberin bizzat kendisi de öldükten sonra dirilmenin mümkün olabileceğine ikna olmamıştır. Bu durum ayette şöyle açıklanır.
“İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir. ”7
Biraz önceki tartışma ile bu hikayenin art arda zikri dikkatimizi çekmelidir. Zalim hükümdarın ölüm ve diriltme ile tartışmayı açması onun neden bahsettiğinin farkında olmadığını göstermektedir. Böyle biriyle bu mevzuyu tartışmanın anlamı, değeri yoktur.
Bu nedenle İbrahim peygamber muhatabının zihin seviyesine düşmek yerine, muhatabın konumlandığı çukura atmış, hüküm-dar bir nevi kuyruğunu ısıran yılan konumuna düşmüştür. Nasıl ve neden, açıklayalım.
Öldürdüm ve dirilttim kelimelerinin ölmesine sebep oldum, yaşamasına izin verdim ifadeleriyle aynı manaya geldiğini düşünebilecek kadar dar bir zihni vardır hükümdarın. Başka türlü İbrahim’le oynadığı oyunu ciddiye almasının izahı mümkün değildir. İbrahim peygamber bu durumda bu düşük zihinli hüküm-darla oyunu da daha basitleştirmiştir. “Madem öyle sen de benim Rabbim gibi güçlüsün o zaman benim Rabbim güneşi doğudan doğurur sen de batıdan doğur”.
Böyle bir şeyin olması mümkün değildir doğru fakat İbrahim peygamberin bu kadar basitleşmesine neden olan bizzat hüküm-dardır. Hükümdar kendini bu çıkmaza sokmuştur. Eğer “Senin Rabbin X yapar, ben de yaparım” iddiası ağzından çıkmasaydı, İbrahim’in bu kadar ucuz bir numaraya kanacağını düşünmeseydi Nemrut diye bildiğimiz o güçlü hükümdar güç mukayesesi yaparak tartışmada beraber kalabilirdi. Senin Rabbin evrenin hükümdarı ama ben bu memleketin hükümdarıyım, burada benim sözüm geçer türünden haddini bilen bir savunma yapsaydı İbrahim peygamberin karşısında en azından küçük düşmeyebilirdi.
İbrahim peygamberin uyumsuzluğunun umursanmasının ardında yatan onun onurlu ve tutarlı oluşudur. Kitle her ne kadar istenen seviyede zeka belirtisi göstermese de kendi önüne çıkan kişilerin ahlaki seviyelerini ölçer. Hükümdarlarının ahlaksızlıklarını sistemin kuşatıcı çelişkisi nedeniyle umursamayabilirler fa-kat alternatif sunan, onu temsil eden kişilerin düşünce ve duygu dünyasını algılayabilir.
İbrahim’in toplumuna uyumsuzluğunun dikkate alınışının en önemli sebebi hükümdarın tehdit ve tekliflerine onur ve ahlakıyla dik duruşu, topluma hakim olan düşük zeka ve algı seviyesine rağmen kendisinin bu sığlığa düşmemesi bununla beraber o seviyedeki insanlarla iletişimi sürdürebilecek duygusal zekaya sahip oluşudur.
Ahmet BAYRAKTAR
Dipnot
6- Bakara 2/258
7- Bakara 2/260

Son Yorumlar