I.
Türkiye’de şu anda yaşı kırka yaklaşan kişilerin zihin ve fikir dünyasını belirleyenler 1940’lı zamanlarda yaşayanlar. Babamın zihni ve karakteri dedemin zamanıyla oluştu. Dedemin torunu olarak bana aktarılmaya çalışılan kültür ve miras aldığım sosyo-biyo-genetik bende etkin. Başkası kendini başka tanımlasa da şu anda yaşayan herkes cumhuriyet döneminde doğdu.
Annemin çocukluğumda anlattıkları akıl alır şeyler değil. Onun kaynanası ninemin anlattıkları bin beteri. Ninemin kaynanası gelinleri ekmek yemesin diye kilerin anahtarını kuşağına sararmış. Ninemin anneme edip eylediklerini ben bilirim.
Annem şu anda kaynana ve kaynanasından gördüklerini gelinine yansıtmıyor. Ben babamdan aldıklarımı çocuğuma yansıtmıyorum. Anne ve babamı yetiştiren psiko-sosyo-mekânları analiz ettiğimde karşıma belli başlı unsurlar çıkıyor. Din, şiddet, fakirlik. Çocukluğunu köyde, yetişkinliğini şehirde geçiren bu kuşak darbelere tanık oldular. Okulları, üniversiteleri komünizm yuvası bellediler ve kendileriyle birlikte Müslüman kuşakların geleceklerini büyük oranda heba ettiler. Okuyan kültürlenen birkaç istisna oldu onlar da yükünü tuttu çoktan.
Bir toplum nasıl olur da hem din hem de şiddete meyyal olur. Esas garipsediğim bu idi önceleri. Bize öğretilen din ile gördüğüm din farklıydı. Sonra dini kendi kaynağından öğrenince anladım ki mesele dinin ne olduğu değil toplumun onu nasıl algıladığı ve anlattığı.
Anlatan hocalar cahil, dinleyen kitle hepten cahil olunca hep birlikte bir cehalet dini oluşuyor. Bu dinin en esas göstergesi şiddet. Erkek egemen, kadın ezici bir toplum olarak ortaya çıkan doğu Anadolu yaşayış itibariyle Mekke toplumuyla benzeşen çok fazla özellikleri var.
Kızların namus bilinmesi ama şahsına ve fikrine değer verilmemesi en karakteristiği. Kız, kadın, anne hangi rolde olursa olsun etrafını kuşatan din kumaşına bürünmüş korkuluklar her yerde karşısına çıkartılıyordu.
“Kadının cenneti kocasının rızasındadır. Kadın kocasının üstündeki irini yalasa hakkını ödeyemez. Başkasına secde edilmesini makul görseydim kadın kocasına secde ederdi” cümleleri benim cahil kitleden duyduğum hadisler. Yani bu insanlar cahildi ama anlayış cahili. Bilgi vardı ellerinde hepsi de ön koşullu, önceden anlaşılmış, yorumlanmıştı.
Bu kitle köyde ya da şehirde evlenip şehre yerleşti. Burada doksanlarda dini radyo kanallarıyla tanıştılar. (to be continued)
II.
Doksanlarda yeni uyanmaya başlayan İslami bilinç, şehrin kodlarını, hallerini, zorunluluklarını, imkânlarını yavaş yavaş algılamaya başladı. Köyün kapalı ve denetimli ortamından şehrin açık ve özgür ortamına göç kolay uyumsanacak bir şey değildi. Şehirde moda vardı. Yok denen yerde dahi moda vardı. Tesettürün modası bugünkü gibi değildi ama köydeki gibi örtünmüyordu kadınlar. Pardösü üzeri eşarp, sonra pantolon bluz eşarp, pantolon bluz, dar pantolon dar bluz derken şehirli gibi görünen anne ve kızlar, garabet ikililer çarşaflı anne-modern kızlar iki binlerde görünmeye başlandı.
Şehirleşmenin görüntüsünü kadın üzerinden yorumlanması erkekten daha doğru çünkü özgürlük en çok kadının ihtiyacıydı ve şehir en fazla onu etkileyecekti.
Kadına biçilen rol köy toplumunda kocaya itaat ve hizmet iken burada artık mecburen çalışmak zorunda kalan ebeveynlerin ikamesi abi ve ablalar olmak zorundaydı ki bugünün fetösü dünün muhterem hocamı da tam bu zamanlarda palazlandı.
Çocuklar üniversiteye gitmeliydi eğitimli çocuklar oradaydı. Köyden şehre gelen birinin en çabuk öğreneceği işler al-sat esnaflığıydı onlar da cemaat-hizmet hareketine ram olmuştu. İki binli yıllar köyden şehre afallayan şaşkın Müslümanların cemaatlerini büyüterek kendilerinin halen Müslüman kaldığına ikna oldukları zaman dilimidir bu manada.
İki bini aştığımızda artık şehre alışmış bir kitle vardı ve bunların ağırlığı köyde yaşamış Müslüman eğilimli insanlardı. Onların hayali, önderi her zaman sağ siyaset olmuştu. Çok Müslümanlar Erbakancı, biraz Müslümanlar ANAP Doğruyolcu diye ayrım vardı benim yetiştiğim çevrede. Erbakancıların şaşmayan sloganı “Biz cihad ediyoruz, siyaset yapmıyoruz” idi. Uluorta dillenmezdi elbette. Biri diyecek olsa anında inkar edilirdi. Takiyye olmazsa olmazımızdı çünkü devlet bütün ceberrut haliyle üstümüze, özellikle de bacılarımızın üstüne çöküyordu.
Başörtü yasakları ben üniversiteye başladığım zamanlarda tekrardan başladı. Yer yer zaman zaman oluyordu ama yirmi sekiz şubat bu işe tam tekmil başladı.
Erbakan’ın ana kitlesinin şehre göçerek nispeten ahlaklı bir duruş sergilemesi, Hoca’nın söylem ve eylemlerinin nispeten tutarlı ve ahlaklı olması irtica ile özdeşleştirilmeye ve öcülenmeye çalışılan refah hareketini Türkiye’nin siyasetine taşımıştı. Erbakan bir anda ne oldum delisi olmuş, İslam dinarı bastıracağım deyu millete ayar vermeye başlamıştı. Bir iki senelik iktidar sonrasında asker post modern bir darbe ile iktidarı al aşağı etmiş sonrasında Anasol-D diye bir şeyi başa geçirmiş bu arada Türkiye’de ne kadar banka varsa hepsini hortumlamıştı. Atatürk aşağı Atatürk yukarı bütün işlerini halleden, Türkiye’nin eğitimini, ekonomisini, sosyolojisini çökerten Kemalist çetenin herkesin gözü önünde ülkeyi kırk milyar dolar soyması, halkın kendisine acaba Atatürkçüler hain mi sorusunu sordurmayı başardı. Bu da onların ürettiği irticacı etiketinin itibarını sıfırladı. Artık halk Atatürkçü birinin ithamını itibara almıyordu. Ekonomik çöküntü ve 28 Şubat’ın getirdiği sosyal gerilim ve refah partisinin kapatılması ile daha fazla tahammül edilemez noktaya gelen gerilim neticesini verdi. Şiir okuduğu için hapse atılan RTE’nin karizmatik, mağdur kişiliği ak partiyi iktidara taşıdı. (to be continued)
III.
Ak partinin iktidara gelmesi Türkiye için her açıdan büyük bir şoktu. Müslümanlar ilk defa siyasette doğrudan temsil edilebilecekleri bir iktidar oluşumunun parçası oldular. Önceden sefer bizden zafer Allah’tan naralarıyla ev ev dolaşan mücahit ruhlu abilere devletin muslukları, ihaleleri açıldı. Müslümanlar ilk defa talip değil matlup, isteyen değil istenen oldular. Doksanlarda dini radyolarda karın tokluğuna bile değil bir bardak çaya program yapanlar hocalar, öğrencilerinin zaferini kutlamaya başladılar.
Ankara’da Hedef, Arifan, İstanbul’da Moral Fm, başka şehirlerde başka radyolarla büyüyen kitle artık televizyon aranmaya başladılar. Evlerinde tv vardı ama o tv’de onların kanalları olmalıydı. Kanal 7 buradan doğdu. O zamanın gerçekten en nitelikli kanalıydı. Haberleri Ahmet Hakan Coşkun’la efsaneleşmişti. Deniz feneri bir programla başlamış sonrasında Türkiye’nin fakir yüzünü ortaya çıkaran bir afişe edici aynı zamanda da şehirde birbirini tanımayan Müslümanların sadakalarını, zekatlarını pay eden üst kuruma dönüşmüştü.
Ak Parti toplumun bütün katmanlarının buluştuğu bir özgüven ve ortak akıl zemininde yönetmeyi ilk iktidar döneminde başarmış, aynı zamanda ülke sosyolojisini ve fıkhını dahi enflasyon canavarının yönettiği bir yerden çok daha sakin, durağan, ön görülebilir mekana taşımıştı. Bu olumlu psikolojik ortam dış dünyanın da dikkatini çekmiş, Türkiye her yerden yatırım almaya başlamıştı. Bu ekonomik iyileşme neticesinde paradan altı sıfırın atılmasının ülke insanında başlattığı gururdan bahsetmek artık işten dahi değil.
İkinci iktidar döneminde artık insanların alım gücü yükselmiş, doların fiyatı da uzun süre dengede kalmıştı. Bu da teknolojiye, bilgiye erişimi herkese açık hale getirmişti. Şehre ilk göçtüğünde radyolarla bilgi alan küçük Hatice, evine alınan salondaki bilgisayarda google’dan wikipedia’dan forum sitelerinden istediği bilgiye erişebiliyor, abuk sabuk konuşan modernistlerin ipe sapa gelmez iddiaları karşısında köpürüyordu.
Ailenin dini bilgisinin kaynağı hocalardı. Hocalar da Nihat hatipoğlu, Selim cerrah, henüz ilahiyata başlamış hasan doğandı Ankara’da. Ak parti iktidara gelince hasan doğan danışman oldu. Nihat Hatipoğlu’na ulusal kanalların yolu açıldı. Hiç unutmam. “Benim elimden her şeyimi alsalar ben yine de Allah Resulünün ve ashabının hayatını anlatmaktan vazgeçmem” dediğini kulaklarım duydu. O zaman gerçekten samimiydi. Bir yerleri ayrı oynamıyordu.
IV.
Ulusal kanallarda hocalık yapmak elbette gelir getiren bir işti. Hatipoğlu, Cerrah, Doğan level atladılar. Makamları doldurdular. Bu esnada RTE’nin emrinde imiş gibi görünen, onu kullanan, şehirli cahil halka sohbetler yaparak tabanını genişleten Fethullah Hoca, hizmet hareketi(!) ikibin yılları ve ondan sonra her bir yeri oynamaya başladı. Ardı ardına açılan okullar, samanyolu tv’nin dünyanın dört bir yanında açılan okulları gezerek program yapması millette “Hayırdır nereden bu değirmenin suyu” sorusunu da yavaştan zihne çağırıyordu. Ben o zamanlar İçişleri bakanlığında imamlık yapıyordum. Orada iktidarın yol vermesiyle boşalan koltuklara “bizden” olanlar oturmaya başlamıştı. Kişinin Müslüman oluşunu belirten en önemli gösterge de namaza gelmesi, imam iyi birisiyse onunla ilişki kurması, ona arka çıkması idi. Bu algı sayesinde doktoramı bitirebildim diyebilirim.
Cemaat, hizmet diye yere göğe konulmayan, Türkçe olimpiyatları ile ülkücülere kur yapan uluslararası gurur kaynağımız fethullahçılar, devleti bize teslim edin artık, uğraştırmayın diyecek kıvama geldiğinde bizimkiler de uyandı.
Bu adamların en büyük gelir ve insan kaynağı dershanelerdi. Geliri boş verin. O bir şekilde CIA ile halledilir idi ama yetişen nesli kafalamak için dershane şarttı. Hükümet dershaneleri kapatarak can kan akışını durdurdu ve hizmet denen hareket bela, musibet olmaya başladı.
Hangi cür’etle bunu yapabilmişti bu adamlar? Basit. Evvelinden nurcuların nispeten suya sabuna dokunmayan, evinde kitap okuyup çay içen kitlesinin en önemli marka eşyasını hacklediler. Said Nursi kitapları cemaat evlerinin demirbaşlarıydı. Hemen yanında fethullah güleninkiler. Dersler herkesin anlayacağı gülenin kitaplarından yapılıyordu. Milletin aklına karpuz kabuğu düşmesin diye de araya besmele bahsi, şualar, lemalar katılıyordu.
Bu algıyla herkese şirin ve masum görünen cemaat, herkese kapıları açılmayan toplantılarda himmet topluyor, himmetiniz buraya gidiyor ha diyerek evlerde yatılı kalan, anadoludan gelen öğrencileri gösteriyordu. Yalandı tabi. Her kalan parasını ödüyordu. Yetmiyor onlar sayesinde cemaat milletin zenginlerini sövüşlüyordu. 2000-2015 arası zengin olup da parası cemaate gitmeyen bir müslüman bulmak mucizedir allahualem.
İşte bu çocuklar düz liseliydi çoğunlukla ve dine dair bütün bildikleri cemaat evinde öğrendikleriydi. Bu halleriyle çocuklar tam anlamıyla robottu. Bu robotlar askeri liselere polis kolejlerine soruları çalarak yerleştirildiler ve emir geldiğinde darbe yapmak üzere bekleyin, İslam devleti kuracağız zokasını ağızlarından da değil midelerinden yuttular. (to be continued)
V.
Liselere yerleşen fetöcü gençlik birer ikişer kurmay kadrosuna alındılar. Ak Parti’nin iktidarında devletin sol, Atatürkçü kanadı ağır hasar alıp, kenara itilmişti. 28 Şubat’ı yapan ekipten ya da ona destek veren biri sokak ortasında işkenceyle öldürülse kimsenin kılı kıpırdamazdı muhtemelen o ortamda. Milletin diniyle, imanıyla, parasıyla oynayıp kaçıp gitmişlerdi. Geriye onlarla aynı fikriyatı paylaşan süklüm püklüm bir grup kalmıştı. Atatürk artık para etmiyordu yani.
Hükumet ve cemaat didişmeden önce Ergenekon adı verilen bir operasyon yapıldı. Evvelden asker dedin mi millet kaçacak delik ararken o operasyonlarda generaller evlerinden alındı, sosyal itibarları beş paralık edildi. Sen misin 28 Şubat’ta kızımın başına musallat olan diyen güruhun içindeki bütün yağları o dönemde eriyiverdi ve kimse bunun devlete yapılacak bir darbenin ayak sesleri olduğuna aymadı, en azından bizim mahalleden. Uyananlar oldu belki de söyledi ama kitlesel bir duyuma ulaşmadı.
Cemaatin Ak Parti’nin çok öncesinde yaptığı yatırımlar Ak Parti iktidarıyla palazlandı ve eğitim tam anlamıyla fetönün eline geçti. MEB’in kurmay kadrosu, öğretmenleri, yurtları, üniversitelerdeki akademisyenler fetönün avucunda dans ediyordu. Abant toplantılarına ücretsiz uçak biletleri, New York gezileri, Pensilvanya uçuşları herkesin itibar devşirdiği faaliyet listesindeydi.
Gücünden kazandığını yine gücüne yatıran fetö, artık zamanı geldi deyip 17-25 aralıkta ilk darbesini yaptı. Müslüman bürokratlar, ne olup bittiğini dahi anlamadan kendilerini bir kumpasın içinde buldular. Yüzlerce kişinin telefonu dinlenmiş, kanıtlar toplanmış, şu an hatırlamadığım bir dolu problem hükümetin başına boca edilmişti. On beş Temmuz’un ayak sesiydi tabi kimse anlamadı.
Bir yerden değil her yerden saldırıyordu fetö. Çünkü o zamana kadar toplumun her kesimini paraya boğmuş bir şekilde istihdam etmişti.
Tiyatrocular, sanatçılar, senaristler, radyocular fetönün programlarından, kurumlarından, şirketlerinden doyuruluyor, sonrasında bir karelik poz ile “bakın bu da bizden” mesajı veriliyordu, asla ihmale gelmez zaten böyle şeyler.
Bu hengamede öne çıkmayan fakat internet ve youtube sayesinde kendine nefes alacak mekanlar bulan geleneksel İslamı eleştiren kesimler fetönün yıkılmasıyla ilk defa kendilerini rahatça ifade edecek konjonktürü yakaladılar ama o da uzun sürmedi.
Fetö yerine getirilen cemaatlerin, tarikatların tutumu fetöye rahmet okutacak cinstendi.
Din deyince aklı da hemen anlayan bu kesim fetönün kayığına binmedikleri için zamanında şimdi de kayıklara bakamıyorlar. Ama kayıkçıların bu adamlardan menfaat koparamayacaklarını anladığında boğmak için ellerinden geleni yaptılar ve yapıyorlar.
Bundan sonrası ne olur?
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar