Taçlı Hanım, Üniversitede bilgisayar mühendisliği, yan dal olarak da sanat tarihi okudunuz. Sosyal bilimler alanında akademisyen olup, doçentliğinizi de aldınız. Yurtiçinde ve yurtdışında önemli üniversitelerde dersler verdiniz. Bu kadar geniş ve parlak bir akademik geçmişiniz varken, edebiyata yönelerek, ilk romanınız Hep Sondan Başlar’ı yazdınız. Tüm bu süreçler de edebiyatla ilgili miydiniz?
Kısa ve net söylemem gerekirse: Evet. Ben ilk romanını on beş yaşında yazmaya kalkmış bir çocuktum. İkinci roman denemem İngiltere’de doktora yaparken oldu. İlkinde cesaretim yoktu gerisini getirmeye, ikincisinde de zamanım. Derslerim çok ağırdı ve aldığım bursu hak etmem gerekiyordu. Bu arada ama Türkçe hem öykü hem de şiir ve nice yazı ve makaleyi de İngilizce yazdım. Neticede geriye baktığımda şunu görüyorum: Ben hep yazdım. En başa dönersek, ben kitapların arasında yaşayan bir ailede büyüdüm. Kitaplar evimizin her zaman baş köşesindeydiler. Annemle babam hukukçu ve çok iyi birer okurlardı, fakat öncelikle makbul bir mesleğimin olmasını istediler. Makbul, geçinebileceğim ve kendimi gerçekleştirebileceğim bir meslek demekti, çünkü hep iyi bir öğrenci olmuştum; sonra da süreç bu şekilde devam etti. Bir taraftan lise yıllığında bile yazar olmak istediğim yazıyordu. Oradaki yazarla kastedilen herhangi bir yazar değil; roman yazarlığı.
Edebî yazma yeteneği olan gençlere ne yazık ki hâlâ bir öykücü ya da romancı olmalarını kimse tavsiye etmiyor. Ülkenin hali malum. Ben yine de kendimi şanslı görüyorum. Yazmayı hiçbir zaman bırakmadım. İlk öyküm 2006’da, Adana’ya Kar Yağmış (Der. Behçet Çelik, İletişim Yayınları) isimli derlemede yayımlandı. Ne zaman ki o makbul sayılan ve aslında severek de yaptığım, şimdi yazılarımla devam ettirdiğim mesleğimde hedeflediğim yere geldim –ki o sıralar Türkçe yazmayı daha da hızlandırmıştım– romanımı da yazmaya başladım.
Kısa zamanda üçüncü baskıya ulaşan Hep Sondan Başlar farklı tekniği, kurgusu ile kendini hemen gösteriyor. Roman farklı kişilerin mektuplarının, günlüklerinin bir araya gelmesinden oluşuyor. Farklı kişiler, farklı zamanlar… Romanda tek bir ana karakter, sabit bir olay örgüsü yok. İç içe geçmiş yaşamöyküleri okuyoruz. Romandan bu yönüyle bahseder misiniz?
Öncelikle okurların kitabı bu denli sevmesi, bu ilgini üçüncü baskıyı getirmesi, benim için gerçekten çok sevindirici. Hep Sondan Başlar birbirinden farklı anlatıcıların mektuplarını, günlüklerini okuyarak bir yaşamöyküsünün nasıl anlatılabileceğini sorgulayan bir roman ve iki kahramanın bu konuyu konuşmasıyla başlıyor. Bu ilk bölüm romanın geri kalanı için bir mihenk taşı, çünkü roman bittiğinde tüm kahramanların yaşamöykülerini farklı anlatıcılardan öğrenerek tamamlıyoruz. Romanı okurken kendilerini farklı dünyalarda bulan okurların farklı şeyler de gördüğünü biliyorum. Bunları sosyal medyadan ya da okur buluşmalarından öğrendiğim zaman çok hoşuma gidiyor. Romandaki duygusal ilişkilere odaklananlar var, farklı kişileri baş kahraman olarak görenler de. Son bölüm, “Geçmişle Konuşma”, hem bir emir kipi, eylem talep ediyor hem de bir öğüt veriyor. Benim gibi bulmaca çözmekten hoşlananlara, o son parçayı koyup romanı sil baştan değiştirmenizi sağlıyor. Bu sayede de yaşamın çoğunun ne denli bilinmezlerle örülü olduğunu anlatıyor.
Romanda ana karakterlerden Tunç, “Ben normal insanların da böyle olduğunu, anılarımızın çoğunun kurgu olduğunu düşünüyorum.” Bana bu tespit biraz iddialı ve alışılmışın dışında geldi. Anılarımızın çoğu kurgu derken ne anlatılmak isteniyor acaba?
Burada Tunç, geçmişin ne denli değişime tabi olduğunu vurgulamak istiyor. Çok basitçe anlatmak gerekirse, geçmişte, örneğin lise öğrencisiyken bizi üzen bir konuyu, bazen anımsadığımızda gülüp geçeriz, değil mi? Aslında o olay sabit kalmıştır, sadece bizim ona bakışımız değişmiştir. Çünkü, zaman değişirken bizler de değişiriz. Haliyle tarih anlatıcılığının farklı bir şekli olan yaşamöyküsü objektif anlatılamaz. Muhakkak içine kurgu katılır. Çünkü herkes bir olayı sadece kendi gözünden anlatabilir. Anılar zaman geçtikçe de farklı anımsanmaya başlar ve değişen kurgularla birer hikâye haline gelir. Otobiyografi yazmak, bir anlamda, roman yazmaktan farklı değildir.

Hep Sondan Başlar’ın öyküyle roman arasında, romanla öykü arasında gidip gelen akıcı bir tekniği ve çok katmanlı bir kurgusu var. Bu kadar farklı malzemeyi bir araya getirmek ve bu denli zor bir kurgu zorlamadı mı sizi?
Romanımın iç içe geçmiş hikâyelerden oluştuğu doğru. Hatta ortadaki –şimdi hangisini olduğunu söyleyip romanı henüz okumamış olanlara ipucu vermeyeyim– uzunca bir bölümün novella gibi olduğu bile söylendi. Yazarken benim için hepsi bir hikâyenin farklı parçalarıydı. Eğlenceli bir bulmaca gibi. En azından ben yazarken çok eğlendim. Okur olarak da sanırım kolaya kaçmayan kurguları seviyorum. Okunması da eğlenceli olacak ama.
Romanınızın ismi de çok ilginç. İlk bölümün ismi Sondan Başlamak. Hatta o bölümde Ece, “Ben yemeğe tatlıyla, yani sondan başlarım,” diyor. Sondan başlamak, hep sondan başlanılması nasıl bir şey?
Yaşamımızı ancak geriye bakarak anlayabiliriz. Uyandığımız her sabah aslında yaşadığımız son gündür. Bu düşüncelerin, o bölüme ve Ece’nin ancak bağlamıyla anlaşılabilecek o esprisine, sonra da romanın ismine ilham verdiği kesin. Ünlü filozof Søren Kierkegaard’ın, “Yaşam yalnızca geriye doğru anlaşılabilir, ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır,” sözüne romanın yazım aşaması sırasında rastlamış, ilk sayfaya taşımıştım, benimle aynı şeyi düşünmüş, diyerek. Sonlar ve başlangıçlar hep önemlidir biliyorsunuz ancak neyin son neyin baş olduğu da sıklıkla belirsizdir. Bu arada sizin de bu konuya kafa yorduğunuz belli, sitenizin ismi “dibace”nin başlangıç demek olduğunu da kelimeye yabancı okurlara anımsatmak isterim.
Romanda ilgi çeken noktalardan biri de önemli karakterleri erkeklerden seçmeniz ve bu karakterleri yazarken zorlanmamanız. Erkek karakterlerinizin dünyasını ustalıkla yazabiliyorsunuz. Oysa bir kadın yazarın romanında erkekleri konuşturabilmesi rastlanan bir durum değil. Neden böyle bir yöntem seçtiniz?
“Erkek yazar” demediğimiz müddetçe “kadın yazar” diyerek bir ayrımın yapılmasına karşıyım. Yazar yazardır, kurgulayarak hikâye anlatabilen ve bunu kelimelere döken bir sanatçıdır. İyi yazar bir erkeği konuşturması gerekiyorsa onu konuşturur; kadın ya da çocuksa karakter, onu. Bu yazarın gözlem ve hikâye anlatma becerisiyle alâkalıdır, cinsiyetiyle değil. Sorunuza dönecek olursam, yaşamının çoğunda gözlem yapmayı hem öğrenmeye çalışmış hem de öğretmiş bir yazar olarak, kahramanlarımı oldukları gibi konuşturmayı, roman yazmanın en eğlenceli kısımlarından biri olarak görüyorum.
Adanalılısınız. Bir öykünüzün isminde bunun esprisi bile var, değil mi? “Portakal Çiçeği kokusu, Yaşar Kemal Hasreti, Nafile Adana Erkektir.” Size Adana’nın ilk kadın roman yazarı olduğunuz söylendiğinde bunu nasıl karşılıyorsunuz?
Az önce söylediğim şu yakamızı bırakmayan cinsiyetçilikten ötürü karşı çıkamıyorum. Adana, ülkenin en önemli yazarlarından ikisinin yetiştiği bir yerdir, hangimiz bir Orhan Kemal, bir Yaşar Kemal gibi yazmak istemez? Adana’nınki erkek egemen bir kültürdür. Ancak Adana’da doğmuş herhangi birinin yazar olmak istemesi, erkek-kadın fark etmez, hep kurulan ve o yüksekteki çıta yüzünden erişilmesi zor bir hayaldir. Adana’da doğup roman yazarı olmaya cür’et etmek büyük bir cesaret ister. Yukarıda da söz ettiğim gibi kadınlar her ne kadar erkekler kadar cesur olsalar da onlara toplumda biçilen yer farklıdır. Kendini bir erkek yazardan daha çok konuda ispatlaması gerekir.
Sizin söylediğiniz gibi örneğin, kadınların erkek dünyasını iyi yazması beklenmez; erkek yazarın kadın dünyasını iyi yazmasını ise kimse yadırgamaz. Oysa daha önce söylediğim gibi iyi bir yazar aynı zamanda iyi bir gözlemcidir. Romanımdaki kadınlar erkek egemen toplumda hep ayakta kalmaya çalışmış kahramanlardır. Bunun gözden kaçmaması, romanım hakkında çıkan eleştirilerde vurgulanması çok güzel. Cinsiyetçilik, mağdur tarafta olduğumdan ötürü, benim de en önemli meselelerimden biridir. Bana Adana’nın ilk kadın romancısı olduğum söylenince tabii ki gurur duyuyorum ama keşke şu yakamızı kurtaramadığımız cinsiyetçilik yüzünden bu kadar gecikmeseydi de diyorum.
Romanda farklı aile yapılarından da söz ediyorsunuz. Geçmişle bugün arasındaki aile yapısında farklılıklar var mı? Neler düşünüyorsunuz bu konuda?
Romanım aile yapısına bir eleştiri değil ama evet, farklı aile yapılarını da gözlemliyoruz romanda. Geçmişle bugünkü aile yapıları arasında muhakkak ki fark var. Ama romanımın özelinde bu konuya bir katkı sağlamam biraz zor. Diğer yandan, aile önemli. Romanda da ima edildiği gibi ailenin üzerimizde yarattığı etki bir ömür boyu sürer.
Romanınız aynı zamanda bir nostalji eleştirisi. Sizi sadece romanınızla değil, yine bir edebi tür olan denemelerinizle de tanıyoruz. Anlaşılması zor birçok konuyu, günceli de yakalayarak yazıyorsunuz. Tam romanınızı yazdığınız sıralarda Birikim Dergisi’nde yayımlanan, nostaljiyi eleştiren yazılarınız bunlara bir örnek. Onlardan birinde “Nostalji masum değildir” diyorsunuz. Nostalji neden masum değildir?
Bu aslında az önce konuştuğumuz anıların kurgusallığı konusuyla ilgili. Geçmiş eğer değişime tabiyse, diğer bir deyişle, geçmişi aslında olduğu gibi anımsamıyorsak, zamanla birlikte hem bizim hem de anılarımızın değişmesi söz konusuysa, nostalji, yani geçmişe duyulan özlem, biraz saçmadır. Çünkü özlenen o geçmiş aslında orada yoktur. Ya hiçbir zaman hatırlandığı şekliyle bir sürekliliğe sahip olmamış ya da aslında hiç yaşanmamıştır. Ben nostaljiyi hep kör ölür, badem gözlü olur deyişiyle özetlerim. Nostalji eskiden yetmişler için yapılırdı, şu aralar doksanlara nüksetti. Romanımda da yetmişlerin hep nostaljisi yapılan bazı konularına değinme, zamanın Yeşilçam filmlerine bir nazire var.
Olmayan geçmişin yüceltilmesi, siyasetten edebiyata, ticarete, birçoğu için önemli bir geçim kapısıdır. Bu yüzden romanımda da eleştirilir. Anılar kurgusaldır. Geçmişten kopamayanlar, nostaljiden kurtulamayanlar, hep bir kurgu içinde, gerçeklerden kaçarak yaşamaya mahkumdurlar.

Romanı okurken söylemek istediklerini dolandırmadan, süslü cümlelere gerek duymadan söyleyen bir yazarın üslubu göze çarpıyor. Ağdalı cümleler kuracağım diye kendini zorlayan bir yazar yok. Roman karakterlerinden birini öne çıkarma, başkalarını sığ bırakma durumu söz konusu değil. İyilik, kötülük yarıştırma yok. Hayatta ne yaşanıyorsa metinde de o var. Bu tespitlerimiz hususunda neler söylersiniz?
Her yazarın bir tarzı vardır. İfade etme yeteneği ve gücü, o yazarı özgün kılar ancak özgünlük sıklıkla amaçlayarak elde edilmez. Bir yazar, bir düşüncesini hangi ifade yansıtıyorsa, o tarzda yazar. Ağdalı cümleler, tanımlamalar bu romanda olmayabilir ama bir sonrakinde olabilir. Kahramanlar ya da anlatıcı nasıl düşünüyorsa, o roman o şekilde çıkar. İyilik ve kötülüğün yarışmadığı konusunda haklısınız. Bunu ben yapmadım ancak okurların çoğundan, “Ben Ece’ciyim,” ya da “Ben Suat’çıyım” şeklinde yorumlar geliyor. Ben yarıştırmasam da onlar yarıştırıyor. Salt iyilik ya da salt kötülük diye bir kavram var mıdır? Bu zaten tartışılır.
Son olarak neler söylersiniz?
Size ve bu söyleşiyi okuyanlara çok teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Taçlı YAZICIOĞLU
- Taçlı Yazıcıoğlu Adana’da doğdu.
- Manchester Üniversitesi, İnsan Bilimleri Fakültesi’nden kazandığı bursla doktora derecesini aldı (2006).
- Çeşitli ülkelerde maddi kültür üzerine yaptığı araştırmalarla doçent oldu.
- İlk romanı Hep Sondan Başlar (2019) İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.
- Yaşamının bir kısmını İngiltere, Guatemala ve Kanada’da geçiren yazar, doktora yapmaya başlamadan önce uluslararası şirketlerde çalışmıştır.
- Bilkent Üniversitesi’nden bilgisayar ve enformatik mühendisliği ve işletme yüksek lisans dereceleri de vardır.
- Üniversitede yan dal olarak okuduğu sanat tarihi ve fotoğraf çekme yaşamında ve yazılarında önemli bir yer tutar.
- Yurtdışında yayımlanmış bilimsel makale ve kitap bölümleri vardır.
- Anı-öykülerinden ikisi İletişim Yayınları’ndan çıkan Enişte Risalesi (2019) ve Adana’ya Kar Yağmış (2006) derlemelerinde yer almıştır.
- Halen aralarında Birikim’in de olduğu dergilerde ve kendi bloğunda yazmaya devam etmektedir.
- Bir kızı vardır, İstanbul’da yaşar.

Son Yorumlar