Yüz Yılın Hesabı…

Onunla Hakani sokağında küçük bir kahvede karşı karşıya oturduk. Sürekli gülümseyen yüzü, çocuksu bakışları, soru sorarken utangaçlığı insana güven, sadakat ve vefa aşılıyor ve yakın bir dost, eski bir sırdaş hissi veriyordu. Karşımda oturan adam, kelimelerle tarihi önümüze getiren o keskin kalemin sahibi değil de sanki çocukluğunu dün bırakıp gelmiş bir mahalle arkadaşıydı.

Hakani sokağı o kendine has, nemli ve yaşanmışlık kokan havası kahvenin açık kapısından içeri sızıyor, masamızdaki taze çay buğusuna karışıyordu. Dışarıda Bakü’nün telaşlı ritmi akıp giderken, bu küçük masada zaman adeta yönünü şaşırmış, yavaşlamıştı. Sorularını sorarken sesinde beliren o hafif çekingenlik, anlattığı büyük hikayelerin ağırlığıyla tezat oluşturuyordu. Bir yazarın kibri ya da bir gazetecinin avını gözleyen o mesafeli duruşu yoktu onda; sadece anlamaya ve hissetmeye çalışan bir ruhun samimiyeti vardı.

Azer Turan, o sakin ve mütevazı duruşunun arkasında koskoca bir hafızayı, Türk dünyasının ortak acılarını ve zaferlerini taşıyan bir kültür köprüsüydü. Edebiyat Gazetesi’nin baş redaktörü olarak yıllardır yürüttüğü o titiz rehberlik, masaya bıraktığı bu devasa eserde vücut bulmuştu.

Koltuğunun altından çıkarıp aramıza, o küçük kahve masasına yerleştirdiği “Ulusu Sevmek Fenni”, sadece bin sayfalık kalın bir kitap değil; Hüseyin Cavid’in Sibirya soğuğunda sönmeyen idealizmi, Ali Bey Hüseynzade’nin “Turan” ülküsü ve daha nice mütefekkirin ruhunun üflendiği bir abideydi. Kitabın kapağına dokunurken, içindeki o devlerin nefesini hissetmemek imkansızdı.

Azer Turan, soru sorarken sergilediği o utangaçlığı bir kenara bırakıp kitabından, Cavid efendiden ya da Hüseynzade’den bahsetmeye başladığında, çocuksu bakışları derin bir bilge parıltısıyla aydınlanıyordu.

O an anladım ki, karşımda oturan adam sadece bir gazeteci ya da yazar değildi; o, yüz yılın hesabını tutan, unutulmaya yüz tutmuş değerleri tırnaklarıyla kazıyarak bugüne getiren ve Türk milletinin edebiyat ile düşünce devlerini aynı mukaddes sofrada buluşturan bir gönül elçisiydi. Hakani sokağındaki o küçük kahve, o andan itibaren yüz yıllık bir tarihin şahidine dönüşmüştü.

Oldum olası çok kalın ve ağır kitapları pek sevemedim. Bir kitap dediğin insanın eline yakışmalı; otururken rahatça tutabilmeli, yatakta uzanırken bileği yorulmadan sayfalarını çevirebilmeli. Hatta icabında bir çantaya atıp bir çay bahçesinde, bir tren kompartımanında seninle yolculuk edebilmeli. Bu yüzden dostumun bana getirdiği, neredeyse bin sayfaya yaklaşan o heybetli cildi elime aldığımda ilk hissiyatım hafif bir tedirginlik oldu. Eve taşırken bir yandan da kendi kendime soruyordum: “Ben bu tuğla gibi kitabı nasıl okuyacağım, nereye sığdıracağım?”

Ancak merak, konfordan her zaman daha ağır basar. Eve gelir gelmez çayı demleyip pencerenin önüne oturdum. Dışarıda süzülen ışığın altında kitabın kapağını aralayıp ilk sayfalarını çevirdiğim an, o fiziksel ağırlığın yarattığı tedirginlik yerini bambaşka bir hisse bıraktı. Kucağımdaki yük hafiflemedi belki ama zihnimin önünde kapıları ardına kadar açılan devasa, yeni bir dünya belirdi. Sayfalar aktıkça fark ettim ki bu sadece bir kitap değil; yüzyılların birikimini, fikir sancılarını ve büyük arayışları barındıran adeta canlı bir hafıza mekânı.

Kitapta neler yok ki… Sayfalar ilerledikçe Türk düşünce tarihinin derin kulvarlarına doğru uzun ve soluksuz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Eser, esas olarak Türkçülüğün ve Türk tarihinin seyrini değiştiren önde gelen olayları tahlil ederken, Türk düşüncesinin geçtiği çetin aşamaları ve Türkoloji dünyasının temel meselelerini büyük bir titizlikle mercek altına alıyor. Sadece kuramsal tartışmalarla da kalmıyor; Türkçülük ve Turanizm ideolojisinin abideleşmiş isimlerinin portrelerini, onların entelektüel mücadelelerini ve insanı hayrete düşüren biyografilerini adeta canlandırarak sunuyor.

Bununla da yetinmiyor yazar; odağını çağdaş dünya insancıl düşüncesi bağlamına kaydırarak Türk edebiyatında modernizmin doğduğu ortamı ve gösterdiği özgün tezahürleri derinlemesine inceliyor. Kitabın en dokunaklı ve diri bölümlerinden biri olan “Ulus Sevgisi Bilimi” ise okuru yakın tarihin sıcak hafızasına götürüyor. Yazarın İkinci Karabağ Savaşı’nın o tarihi ve heyecan dolu günlerinde kaleme aldığı sıcağı sıcağına yazılar, son yıllarda çağdaş Azerbaycan edebiyatının, bilimsel düşüncesinin ve sanatının önde gelen temsilcileri hakkında yazdığı portre ve denemelerle bütünleşiyor.

Pencere önünde, elimde soğuyan çayımla sayfaları çevirirken anladım ki bazı kitaplar vardır; elinizde ağır durur ama ruhunuzu havalandırır. Bu devasa eser de o ağır yükünü daha ilk ilk paragraflarında unutturan, okudukça insanı içine çeken nadir hafıza hazinelerinden biriymiş meğer.

Bakü’ye her gidişimde farklı duygularla, zihnime ve ruhuma nakşedilmiş yeni izlerle geriye dönerim. Her ziyaret, bu kadim şehrin bende bıraktığı tortuları yeniden havalandırır, beni bambaşka içsel yolculuklara çıkarır. Fakat bu kez gidişim ve dönüşüm hepsinden farklıydı; bir ulusa olan ümidim, geleceğe dair inancım elimde tuttuğum, sayfalarında kaybolduğum o fikir dolu kitapla bir kat daha arttı. Bir halkın hafızasını, köklerini ve yarınlara taşıdığı heyecanını yazıyla ölümsüzleştiren eserleri gördükçe, insanın inancı tazeleniyor.

Elbette Bakü sadece görkemli binaları, sokaklarına sinmiş o kendine has aurası ya da Hazar’ın ufukta arada bir çırpınan mavilikleriyle ibaret değil. Bakü’yü benim için asıl anlamlı kılan, taşın ve suyun ötesindeki insan sıcaklığı… Şehir, Azer Turan gibi kadim dostların sesi, nefesi, samimi sohbetleri ve yüzlerindeki o eksilmeyen içten gülüşleriyle bana yakın oldu, bana dost oldu ve en nihayetinde gurbeti unutturan sıcacık bir yuva oldu.

Bir şehri sevmek biraz da oradaki dostların varlığıyla, onların fikir dünyanıza kattığı zenginlikle mümkündür. Pencere önünde Hazar’ın rüzgârını hissederek sayfalarını çevirdiğim o eser ve dost sofralarında yapılan derin sohbetler; Bakü’nün sadece coğrafi bir mekân değil, Türk dünyasının çarpan en diri yüreklerinden biri olduğunu bana bir kez daha hissettirdi.

Şimdi geriye dönerken heybemde sadece güzel hatıralar değil, bir milletin dirilişine ve düşünce dünyasına duyduğum sarsılmaz bir güven taşıyorum.

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir