Azerbaycanlı Şair Nebi Hezri

Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan bizim için bir ülkeden daha çok bir gönül coğrafyasıydı. Orası ile ilgili bilgiler ağızdan ağıza dolaşır, radyolarda dinlenen Bakı’nın Sesi ile hasret giderilmeye çalışılırdı. Iğdır’da daha ortaokuldayken arkadaşlarla bir yerlerde toplanır birbirimize elimize geçen Azerbaycan’la ilgili şiirleri okurduk. Bazen de İbrahim Bozyel, Zeynelabidin Makas, Turgut Öcal gibi hocalarla da Azerbaycan üzerine sohbet eder, onlardan Azerbaycan’ı anlatan kitaplar alır heyecanla okurduk.

Nebi Hezri ismini ilk kez edebiyat hocası Zeynelabidin Makas’tan duymuştum. Makas Hoca uzun uzun şairden söz etmiş ve bizim için manasız gibi gelen “Hezri” takma isminin Bakü’deki rüzgârdan alındığını bize izah etmişti. Ardında da şairin ilginç bir şiirini okumuştu:

“Meğer ömür sürer mi
Ürek candan hebersiz?
Men esrimden heberdar…
Esrim menden hebedar…
Bir mısra da yazmadım
Men zamandan hebersiz.”

Gidip göremediğimiz ülkenin şairlerinin sözleri bizim genç gönüllerimizde başka manalarda anlaşılırdı. Oradan gelen her sözü bin bir manaya yorardık. Bu mısralar üzerine de o çocuksu aklımızla çeşitli şekilde yorumlamıştık. Güya şair bizden, yani Anadolu’dan habersiz yaşamanın anlamsızlığını anlatıyordu. Artık on beş, on altı yaşın Orhan’ı için Nebi Hezri bizi bilen, bizi özleyen ve bize şiirleriyle gizli mesajlar gönderen bir şairdi.

Biraz daha büyüdük. Kiril harflerini öğrendik. Azerbaycan’dan az da olsa gelen kitapları okumaya başladık. Hafızamızda Bahtiyar Vahapzade, Nebi Hezri, Neriman Hesenzade, Memmed Aslan, Sabir Rüstemhanlı, Halil Rıza tanıdık, bildik şairler olarak yer aldılar. Bazı siyasi tartışmalara bile onların dizeleriyle cevap veriyorduk.

Lise birdeyken Ankara’ya gittim. En çok Mehmet Emin Resulzade’nin mezarını merak ediyordum. Sanki onun mezarına gidersem yüreğimde o yaşıma kadar yer etmiş hasretimin duyguların herkese duyurabilecektim. Uzun aramalardan sonra mezarı buldum. Yarım saat kadar onun mezar taşını okşadım ve ağladım. Sonra tanımadığım Ankara sokaklarında dalgın, kırgın halimle yürüdüm. Akşamın çöküşüyle korkunç bir yalnızlık hissiyle ürperdim. Binlerce insanın arasından çıkarak tanımadığım sokaklara kendimi vuruşumun ve yalnızlık hislerimin hangi sebeplerden kaynaklandığı hakkında bir fikrim yoktu. Tam Kızılay’dan Anafartalar’daki otelime giderken ani bir refleksle köşedeki kitapçının önünde durarak vitrinde duran kitaplara baktım. Kitapların ortasında kapağı kımızı güllerle süslenmiş ve güllerin arasına Azerbaycan bayrağındaki renkleri andıran motiflerle kaplı bir kitap dikkatimi çekti. Yazarın da tanıdık bir isimdi: Yavuz Akpınar. Altında ise “Seçilmiş Şiirler, Nabi Hezri” yazıyordu. Bu yalnızlık ve yabancılık duyguları içinde Nebi Hezri yeniden kendisini bana göndermişti. Hemen içeri girerek temizlikle meşgul olan satıcıdan kitabı satın aldım. Daha kitapçının önünden ayrılmadan kitabı açarak gözüme çarpan ilk şiiri okumaya başladım:

“Gel, bölek dünyanın ikilikte biz
Dere mene düşsün, dağı sen götür.
Kalsın yer yüzünde goşa izimiz,
Kara mene düşsün, ağı sen götür.”

Şair, sanki benim karamsarlığımı, kırgınlığımı, keder ve hasret duygularımı sezmiş ve bana şiiriyle mesaj yollamıştı. Sanki benim derdimi paylaşmak istiyor, “karayı bana ver ak senin olsun,” diye sesleniyordu. Sonra bana seslenerek sadece yalnızlığımı gideriyorum, kalbimdeki sızının sırrını da ifşa ediyordu:

“Sırlı sözler deyir üreğim menim
Sanki kim ise bu an gözleyir.
Ahı, ne isteyir üreyim menim?
Üreğim bir seven ürek isteyir!”

Evet, benim de yüreğim seven bir yürek istiyordu. Azerbaycan’la hemhal olan, bana Azerbaycan’ı anlatan ve Azerbaycan’ın kokusunu koklatacak bir sevda dolu yüreğe ihtiyacım vardı.

Hemen oteldeki odama döndüm. Yol boyu ezberlediğim “Seslenip külekte coşup denizde” şiirine bir nazire yazdım:

“Men seni dupduru akan bir çayın
İçinde parlayan ulduz görmüşem
Bir dertli ilimin, gusseli ayın
Gemini dağıtan bir gız görmüşem!”

Yazdığım şiiri ertesi gün Ahmet Kabaklı’nın yönettiği İstanbul’daki Türk Edebiyatı dergisine gönderdim. Bir ay sonra şiirim yayınlandığında dünyalar benim olmuştu. Çünkü bu benim yayınlanan ilk şiirimdi ve ayrıca Azerbaycan Türkçesinde yazılmıştı.

Bir yıl sonra okumak için Almanya’ya gittiğimde çekinerek aynı şiiri Nebi Hezri adına Azerbaycan’a gönderdim. Adresi olmadığı için mektubun ve şiirin Nebi Hezri’ye ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyordum. Ama bir süre sonra adresime gelen mektupla mektubumun ona ulaştığını öğrendim. Yıllar sonra o çocuksu duygularla yazdığım şiirin el yazmasını S. Mümtaz adına Dövlet Edebiyyat ve İncesenet Arşivinin direktörü Könül Nesibova Hanım bularak bana gönderdi. On yedi yaşın duyarlılığıyla ile yazdığım mısraları okuduğumda yine karşımda Nebi Hezri’nin hayali durmuştu.

Nebi Hezri o dönemler Türkiye’de az tanınmasına rağmen araştırmacıların sürekli dikkatin de olmuştur. Zaman zaman onun şiirlerini inceleyen Prof. Yavuz Akpınar gibi önemli araştırmacılar eserlerinde Nebi Hezri’ye özel yer ayırmışlardır:

“İkinci Dünya Savaşı sonrası yetişen şairler arasında Nebi Hezri lirik, romantik şiirleriyle özel bir yer tutar. Şiirlerinde değişik ve çok çeşitli konuları işlese de epik ve dramatik eserler yazsa da bu lirizm hep kendini gösterir. Dili çok güzel ve zevkli kullanır. Şiirleri şekil itibariyle hece veznine bağlıdır. Heceyi bilinen kalıpları kırarak kullanır.” (Yavuz Akpınar, Azeri Edebiyatı Araştırmaları 1994, sayfa 83)

Hiç görmediğim ve tanışmadığım Nebi Hezri ile ruhsal olarak karşılaşmam bunlarla da bitmedi. Dostum Tuğşad Ata Türkmen “Azerbaycan İçin Oku” başlıklı bir video projesi hazırlıyordu. O projede benim de bir şairden şiir okumamı istemişti. Kabul ettim. Okumam için gönderdiği şiir Nebi Hezri’nin şiiriydi:

“Tanrı dert çekmeye sabır dözüm ver
Hayatın yolları kıştır borandır
Dertliler dünyada yarım peygamber
Dertsizler dünyada yarım insandır.”

Nebi Hezri 2007 yılında vefat etti. Ama “Dereler, Pencereme Kondu Çiçek, Sen Danışanda” gibi dillerde gezen türkülere dönüşmüş şiirleri nasıl her seven yüreğe tercüman oluyorsa bir baba olarak büyük yürek ağrısı küçük yaşta ölen oğlu Ali Ekber’le ilgili mısralar da yüreği yaralı babaların gönüllerine tercüman olmuştur.

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir