Bir Fazlasıyla Hayat: Hasan Gökhan’ın Yolculuğu…

Geçen yıl Ankara’ya gitmiştim. Babam Ankara’da vefat ettikten sonra birkaç kez iş nedeniyle Ankara’ya gitmiş, bir gün sonra da adeta kaçarak ayrılmıştım Ankara’dan. Her gidişimde babamla son kez yürüdüğümüz sokak gözümün önüne gelecek diye korkuyordum.

Bu kez de Almanca’ya çevirip yayınladığım Âşık Veysel kitabı için kitap fuarına gitmiştim. Ankara Vilayet konağına yakın mütevazi bir otelde kalıyordum. Pencereden baktığımda Hitit güneşini ve geyiklerin boynuzlarını görüyordum.

Ankara’ya geldiğimi duyan okul arkadaşlarımdan Abdurrahman whatsapp gurubundaki öbür arkadaşlara da haber vermişti. Akşam oteldeyken beni arayan telefondaki sesi tanımakta bir hayli zorlandım. Kolay değil aradan tam kırk yıl geçmişti. Ama ismini söyleyince hemen hatırladım. Cevdet, Artvin’e,  Ağrı dolaylarından gelmiş, bizim gibi esmer, kavruk, utangaç bir çocuktu. Hatta bir grup içinde ikimizin bir fotoğrafı vardı. O fotoğraftaki çocuksu yüzü ve kocaman kravatıyla öğretmenin koluna sıkıca sarılmış esmer, kısa saçlı Cevdet geldi gözlerimin önünde durdu. Çoruh Nehri’nin azgın sularının kıyısında az mı yürümüş, bahçelerde dalları üzerinde olgunlaşıp patlamış narlardan az mı yemiştik? O geldiği bölge nedeniyle dağlara alışkındı. Kayalardan kayalara keklik gibi sekiyordu. Iğdır ovasından gelmiş ve dağlara tırmanmamış bizim gibi çocuklar için Artvin güç bir coğrafyaydı. Ama kısa zamanda bizim de bacaklarımız yokuşlara alışmış ve kol kola Korzul’dan Artvin şehir merkezine doğru şiirler okuyarak yürümüştük.

Telefonla konuşmadan kısa bir süre sonra Cevdet, eşi Nuray Hanım ve şampiyon oğlu Gökhan’la otele geldiler. Sanki aradan kırk yıl geçmemiş gibi heyecan ve sevinçle sarıldık birbirimize. İkimizin de saçları yer yer ağarmış, göz kenarları kırışmış ve dudaklarımıza acımsı bir hüzün yerleşmişti. İkimizin de anlatacak çok hikâyesi vardı. Ama daha ilk görüşte sevimliliği  ve neşesi ile gülücükler saçan Gökhan bütün bizim hikâyemizi unutturdu. Otelde birkaç saat Gökhan’ın hikâyesine odaklandık.

Cevdet ayrılırken de üzerinde Gökhan’ın bir fotoğrafının olduğu kitabını bana hediye etti. Gece uyku tutmadı. Balkona çıktım. Hava soğuktu. Birkaç dakika sonra tekrar odama döndüm ve masanın üzerinde kitabı gördüm. Doğrusu Cevdet’in okuldaki edebiyat dersi performansından pek bir şey hatırlamıyordum. Ama kitabın daha ilk cümlesi beni benden almıştı:

“Şaşırıp kalınacak her şey tükendi.”

Bu çok iddialı bir cümleydi ve düşündürücüydü. Tükenen neydi acaba? Öğretmen Okulu’nu kazanma sevinciyle havalara uçan Yağız ile Nuray’ın hikâyesinde tükenen neydi?

Kitabı okuyup bitirdiğimde sabahın ilk ışıkları perdeleri delmiş, odama dolmuştu bile. Yorgun değildim ama şaşkındım. Biri İç Anadolu’dan diğeri ise Ağrı Dağı’na yaslanan bir köyden kalkarak orta yerde buluşan iki insanın aşkı, ümitleri, çabaları ve artı birleri gerçekten de şaşırılacak her nesneyi hiçe indiriyordu.

Tanışma, göz göze gelindiğinde kabına sığmayan duygular, evlilik sonra çocuk beklentisi:

“Aileye bir “erkek” geliyor olmasının verdiği tatlı telaşla patikler, yelekler örülüyor, her dışarı çıkışta gördükleri ve oğullarına yakıştırdıklarını “şimdi alamazsak bir daha bulamayız belki” endişesiyle hemen satın almalar…”

Sonra sancılar, koşuşturmalar, hastane koridorları, bekleyiş, endişe….Kırık bir ağlama sesiyle bölünen sessizlik.

“Adı Hasan olsun, dedemin ismi” Hanımı yorgun bir sesle bir isim daha ekler:

“Bir adı da Gökhan olsun!”

Hasan Gökhan….

Bebeklik döneminde her şeyin yolunda gittiği sanılırken, akranlarından farklılaşan küçük belirtiler (göz temasının kesilmesi, ismine tepki vermeme) fark edilir. Bu aşamada her şey artık belirsizdir.

Teşhis o dönemde zordur. Herkes Hasan Gökhan’a bir farklı açıdan bakar ve farklı bir teşhis koyar.

Sürekli ağlayan bebeğin yanı başında çaresizce kıvranan Nuray ve Cevdet’in beynindeki tek soru nedir Hasan’ın bu durumu. Sonra da direnç…

O direnç duygusuyla çocuk ateşlendikçe, hırçınlaştıkça, ağladıkça çalmadık kapı bırakmazlar. Genç, tecrübesiz, yoksul ve hayatın daha başında duran iki genç insan…. Bazen ilaç almaya, taksiye binmeye para bulamazlar.

Hem iş yerlerindeki sıkıntı, stres hem de sürekli ateşlenen Hasan Gökhan… Akşam vakitleri hastane koridorlarında, doktor kabullerinde geçer…

“Şu ilaçları alın gelin!”      

Tesadüf bir hastanede Ayten Hanım isimli bir Doktor, Hasan Gökhan’ı muayene eder ve teşhisini koyar. Ama teşhis de kavram da Nuray ve Yağız için yabancı kavramlardır. Doktor açıklar. “Her insanda 46 kromozom vardır, Hasan Gökhan’da ise 47… Yani o hepimizden bir fazlaya sahiptir.”

Artık Nuray ile Yağız’a Hasan Gökhan’a bir fazlası olan insan gözüyle bakmaya başlarlar. Onun çabalarını, hasatlıklarını, ilk adım atmasını, konuşmasını, eğitimini adım adım izlerler. Bir artısı olan Hasan Gökhan eli bırakılacak birinin eli değildir. Gözleri, yanakları sürekli gülen, üzüldüğünde bir başka hüzünlenen bu çocuk onların kaderidir artık.

Ülkedeki karmaşa, düzensizlik, bu tür çocuklara olan kayıtsızlık onları zaman zaman yorsa da asla yılmazlar. Hasan Gökhan’ı adım adım takip eder, kurslara, şenliklere götürür, spora yönlendirirler. Hasan Gökhan heyecanla, azimle, sabırla katıldığı kurslarda hep bir adım öndedir.

2007’de on yedi yaşına bastığında profesyonel yüzücü olur. Sonra Türkiye, Avrupa şampiyonlukları peş peşe gelir. Bütün imkânsızlıklar, sıkıntılar hayata, hayatın bir fazlasıyla başlamış bu nur yüzlü çocuğu engelleyemez.

Ertesi gün kitap fuarına gitmeden Cevdet, Nuray Hanım ve şampiyon Hasan Gökhan tekrar geldiler. Gökhan’la kol kola Ankara’nın sıcaklığını adımladım.

İlk kez Hasan Gökhan kolumdayken Ankara’yı sevdim ve şehre, insanlara, binalara farklı gözlerle baktım. Onun kolumdaki sıcaklığı içimi öyle ısıttı ki bütün olumsuzlukları, önyargıları, kinleri nefretleri gönlümden silip attım.

Hasan Gökhan ve sevgili arkadaşım Cevdet’le kısa da olsa Altınoluk’ta bir kez görüştük. Zaman azlığı, yolculuk telaşı ile Ankara’da olduğu kadar Hasan Gökhan’ın aydınlığını gönlüme serpemedim.

Yolculuk devam ediyor ve ben şehirden şehre, ülkeden ülkeye koştururken hem Hasan Gökhan kitabını hem de onun yüreğindeki sevgiyi yanımdan ayırmamaya dikkat ediyorum.

Orhan ARAS

One Comment

  1. Efkan Ötkün Reply

    Âşık Veysel vesilesiyle başlayan yolculuğun, Cevdet’in kitabı ve Hasan Gökhan’ın hikâyesiyle varoluşsal bir sorgulamaya dönüşmesi, çok güzel. Özellikle “Şaşırıp kalınacak her şey tükendi.” Genel olarak hatıra, dostluk, kayıp ve umudu sade ama derin bir duyarlılıkla birleştiren güçlü bir anlatım. Keyifle okudum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir