Boralıoğlu: “Hangimiz Kendimizi Hoş Hissediyoruz Ki”

Gaye Hanım, eskiden Çinliler birine beddua etmek istediklerinde “tuhaf zamanlarda yaşayasın” derlermiş. O, beddua bize de mi değdi bilinmez ama çok tuhaf, çok garip zamanlarda yaşıyoruz. Doğruyla yanlışın, iyiyle kötünün, karanlıkla aydınlığın birbirine karıştığı zamanlar. İnsanlar kötüyü tercih edip iyilikten uzaklaşıyor. Tam böyle zamanda “Alâmetler Kitabı” adıyla bir öykü kitabı yayınladınız. Neydi bu kitabı yazma gayeniz? “Alâmetler kitabı” nasıl ortaya çıktı?

Gerçeğe dair bilginin flulaştığı, etik değerlerin öneminin kalmadığı, anlamlar ile göstergeler arasındaki farkın çok açıldığı tuhaf zamanlar… Tam da söylediğiniz gibi. Bu zamanlara nasıl geldik? Ekonomik sistem kadar teknolojinin ve internetin yarattığı netameli bilgi ortamı da buna neden oldu.

İnsanlığın üzerinde anlaştığı bir ortak idealin, bir ütopyanın olmaması da bu hali yarattı. Tabii daha pek çok neden sayılabilir, ama bu benim işim değil. Ben buradan nereye doğru gidebileceğimizin edebi ihtimaline bakmak istedim. Bu kaosun alâmetleri nelerdir ve bu alâmetler nereye götürecek bizi? Alâmetler Kitabı’nı yazarken kafamda bu sorular vardı.

Yukarıda soruya bağlantılı olarak sormak isterim. “Alametler Kitabı”nı ortaya çıkarırkenki ruh dünyanızdan bahseder misiniz?

Epeyce karanlık tabii. Hem dünyanın hem Türkiye’nin siyasi atmosferindeki boğuculuk,  üstüne gelen pandemi koşulları… Hangimiz kendimizi hoş hissediyoruz ki. Üstümüzde bir kara bulut var ve hepimiz bir şekilde kendi araçlarımızla onun altında yaşamanın ya da daha güçlü olanlarımız bu bulutları dağıtmanın yollarını arıyor. Benim yolum edebiyat, kelimelere yaslanarak, hayal etmenin sonsuz imkânlarında dolaşarak, gökyüzüne üç beş cümle bırakacağımı düşünerek idare ediyorum.

İlk kitabınız “Hepsi Hikâye”den bu tarafa mizahi bir üslubunuz olduğu görülüyor. Aslında kitabın adı “Hepsi Hikâye” bile bu mizahı ortaya koyuyor. Üslubunuz hakkında neler söylersiniz?

Bir düşünme üslubu olarak ironiyi önemsiyorum ve kıymetli buluyorum. Bence ironi olmasaydı edebiyat tarihi gayet karanlık ve sıkıcı olabilirdi. İroni katı gerçekliği kırmanın, ezberlerimizi bozmanın yaratıcı bir yoludur. Sinizm ya da alaycılıktan bahsetmiyorum eleştirel bakmaktan, verili olanı evirip çevirmekten, nihayetinde özgürleşmekten bahsediyorum. Hepsi Hikâye de bu anlamda mizahtan çok ironi içerir bence.

Mizah daha düz, daha doğrudan bir ifade yoludur, ironide görüntünün arkasında birbirine çarpan bir şeyler vardır,  bazen rahatsız etse bile daha derinden bir sorgulamaya, isyana götürür insanı.

“Alâmetler Kitabı”nda mizahın daha çok ironiye dönüştüğünü ve bu ironik anlatımın okuyucuyu güldürmek yerine sinirlendirdiğini gözlemledim. “Derin Soruşturma”, “Zoltan”, “Kanuni Orospu” gibi öykülerinizde sisteme ironik dokunmalarınız var. Hele “Kanuni Orospu” öyküsünün baş karakteri hem bir genelevde vesikalı çalışıyor hem de bakire. Neler söylersiniz?

Okurun sinirlendiği kişi ben değilsem sorun yok. Zaten amaçladığım bir şey bu. İroniyi sistem aleyhine kullanmak, okurla değil sistemin saçmalığıyla dalga geçmek, sahnede olmayan, durumu izleyen, izlemek zorunda kalan seyirciyi (okuyucuyu) yerinden zıplatıp sahneye davet etmek. Bu bahsettiğiniz öyküler ve ayrıca özellikle de Malum Şahıs adlı öykü okuyucular arasında gizli bir ortaklık olduğunu gösterdi bana, hepimiz aynı şeye sinirden gülüyorduk. Bu çok iyi bir his.

Kitaplarınızda genel olarak baktığımızda rüya metaforu ve masal anlatma öne çıkıyor. Öykü karakterleriniz çok rüya gören ve masal anlatmayı çok seven tipler. “Meçhul” romanınızdaki İbrahim, “Alâmetler Kitabı”ndaki Hande örneğin. Hatta Hande: “Kimse bir şey farketmedi, hayatımda hiçbir şey değişmedi, sadece rüyalarım değişti. Bir daha su görmedim mesela, ağaç, yaprak görmedim rüyamda, hep karanlık, fena kâbuslar kapladı gecelerimi” diye konuşuyor. “Kanuni Orospu” öyküsündeki baş karakter de masal anlatma sayesinde bakireliğini muhafaza ediyor. Rüya ve masal neden çokça yer alıyor metinlerinizde?

Her şeyden önce rüyalar ve masallar bence arkaik bir bilgiyi günümüze dek taşıyorlar. Anlamların, göstergelerin altüst olduğu bir evrende ruhla dilin saf buluşması. Rüyalara da, masallara da anlamları biz sonradan yüklüyoruz, oysa saf hallerinde çok daha gizemli bilgiler var.

Yazmaya başladığımdan beri o kadar çok rüya görmüyorum ama çocukken, ilk gençliğimde çok rüya görürdüm adeta geceleri ayrı bir âlemde yaşıyordum. Ve masallarla büyüdüm, daha okuma yazma bilmeden ablam sayesinde Andersen’den Masallar kitabını, Japon Masalları’nı ezberlemiştim. Babam da çok masal anlatırdı. Bilinç altımda oralardan gelen gizli bilgiler var ve bir şekilde edebiyatıma sızıyor.

“Barınak”, “Alınyazısı”, “Eşyanın Tarihi” gibi öykülerinizi merkeze alarak “Alâmetler Kitabı”na distopik bir anlatı diyebilir miyiz?

Ben demem, çünkü orada anlattıklarım distopya kadar uzakta değil, biraz dikkatle bakınca yaşadığımız çağda da görebiliyoruz bu hikâyeleri. Ege’nin gayet turistik bir kasabasında köpek barınaklarında yaşayan Suriyeli mülteciler var mesela.  Ya da alnına dağlanmamış olsa da sosyal medya aracılığıyla sosyal ölüme mahkum edilmiş yüzlerce binlerce kişi… Ve Eşyanın Tarihi… Evlerimizde bir yerlerde karanlık tarihin izlerini taşıyan bir eşya bulunmadığını kim iddia edebilir! Öte yandan distopik denmesini anlamıyor değilim. Sonuçta bu öyküler belli bir zamansallık içermeyen, bilerek ve isteyerek bundan uzak duran öyküler, dolayısıyla distopya hissi uyandırıyor olmasını doğal karşılıyorum.

“Alâmetler Kitabı”ndaki “Barınak” öyküsünü içim sızlayarak okudum. Bu öyküyü insanlığını yitiren ve gittikçe mekanikleşerek bir makineye dönüşen insanlığın trajedisi olarak okuyabilir miyiz?

İyilik yaptığımızı düşünerek ezberden ilerleyen pek çok davranışımızın arkasında sistemin kanalizasyonları var. Onlara düşmemek için çok sorgulayıcı, çok dikkatli olmak lazım. 

Yazma sürecinde okur musunuz? En çok hangi tür kitaplar okuyorsunuz?

Okurum, hatta yazma sürecindeysem daha çok okuyorum. Klasik romanları dönüp dönüp tekrar okurum, yazdığım konunun edebiyat tarihindeki izlerine bakarım muhakkak. Örneğin Dünyadan Aşağı’yı yazarken Don Kişot, Oblomov gibi anti kahraman romanlarını ya da baba-oğul meselesi yüzünden Kafka’yı yeniden okudum. Alâmetler Kitabı’nı yazarken Zamyatin, Orwell elimin altındaydı. Onun dışında dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş yazarları takip etmeye çalışıyorum. Bir de olabildiğince ilgilendiğim alanlarda felsefe okuyorum.

Gaye BORALIOĞLU

    • İstanbul’da doğdu.
    • İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde sistematik felsefe ve mantık okudu, aynı bölümde yüksek lisans yaptı.
    • Gazeteci, reklam yazarı ve senaryo yazarı olarak çalıştı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Eylül Fırtınası” filminin senaryosunu yazdı.
    • İlk kitabı Hepsi Hikâye 2001’de, Meçhul 2004’te, Aksak Ritim 2009’da, Mübarek Kadınlar 2014’te, Dünyadan Aşağı 2018’de İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Bir gençlik romanı olan İçimdeki Ses Günışığı Kitaplığı’ndan 2013’te, Ümit Kıvanç ile birlikte kaleme aldıkları Haysiyet Kıraathane Kitapları’ndan 2019’da çıktı.
    • Kitapları ve öyküleri çeşitli dillere çevrildi.
    • “Mi Hatice” adlı öyküsü kısa film olarak çekildi ve çeşitli festivallerde ödüller aldı.
    • Aksak Ritim ile 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü Mansiyonu’nu, Mübarek Kadınlar ile 2015 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü, Dünyadan Aşağı ile 2019 Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazandı. Almanca’da Der Fall Ibrahim adıyla yayımlanan Meçhul romanı 2017 Frankfurt Kitap Fuarı’nın “Satırlar Arasında” programına seçildi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir