Çiçero Eflatun’dan esinlenerek diyalog biçiminde “Dostluk Üzerine” isimli kitabını kaleme almıştır. Kitapta Çiçero’nun kayınpederi Laelius, “hayatta en güzel şey nedir?” sorusuna şöyle cevap verir:
“Kendinle konuşuyormuş gibi her şeyi teklifsizce konuşabildiğin birine sahip olmaktan daha güzel ne var?”
Bizim dilimizde de dostlukta bir kutsallık vardır. Farsça “dost” sözü aslında Zerdüşt’ün Avesta’sındaki “zuşta” sözünden alınmıştır. Belki de bu yüzden Türk halk edebiyatında “Gönül gel seninle muhabbet edelim” sözleri de dostluğun gönülle, aşkla yoğrulması anlamına gelir. Sohbetin muhabbete, yani aşka bulanmış sözlere dönüşmesi de ancak candan dostla ilgilidir.
Yıllardır dostluğun en samimiliğini yaşadığım Ebulfez Süleymanlı ile nerede tanıştık doğrusu hatırlamıyorum. Ama gönül sözlerimiz bir yerde kesişti ve tanışıklığımız, arkadaşlığımız sıkı bir dostluğa dönüştü. Yüzündeki çocuksu ifade, gözlerindeki içten gülüş onu benim gönlümde unutulmaz dostlar arasına kattı. Her İstanbul’a gelişimde ilk aradığım insanlardan biri oldu. Onunla Üsküdar’ın en kuytu yerlerini gezdik, kalabalık kahvelerinde oturduk, bir zamanlar zengin ailelerin oturduğu eskimiş köşklerin önünden geçtik, modern binaların köşesinde garip kalmış türbelere içimizi çekerek baktık. İstanbul’un manevi atmosferi dostluğumuzu, kardeşliğimizi daha da pekleştirdi.
Onunla zaman zaman yüreklerimizdeki sızıdan, aşınmış duygulardan konuştuk. Birbirimize şiirler yazıp gönderdik. Ama en çok yurdumuzun geçmişinden, geleceğinden konuştuk. O anlattıkça ülkesinin taşına, toprağına nasıl bağlı bir insan olduğunu öğreniyor ve seviniyordum. İçimden hep, “iyi ki Türkiye gibi büyük bir ülkeye Ebulfez gibi gözü, gönlü açık hocalar gelmiş,” diyordum. Çünkü sermayesi yurdunun, kültürü, acısı, ağrısı olan insan benim gözümde gerçek bir insandı. Sürekli servetinden, şanından, yaşadığı lüks hayattan, makamından söz eden egosu tavan yapmış, yapmacık insanlardan hep uzak durmuştum.
Batı’nın mitolojisinde insan narsistir ve Freud’un söylemiyle de insanın ruhu “ego”, “id” ve “süper ego”dur. Jung’a göre ise “ego”, bastırılan bilinçtir. Belki de bu yüzden Nietzsche öfkeyle tanrıyı öldürürken aslında insanı, onun egosunu da öldürmek istiyordu.
Doğu’nun bütüne efsane ve edebi külliyatında “Diğerkâmlık” (altruizm) vardır. Yani başkasını kendine tercih etme… Dini terminolojide buna “ithar” denir. İyilik uğruna kendini feda etme ithardır…Şehirleşmeyle birlikte ferdiyetçiliğin ve yalnızlığın zirveye ulaştığı toplumlarda bu eski kavramlar artık “empati” olarak telaffuz edilmeye başlandı. Ebulfez Süleymanlı’nın dostluğunda hep bir fedakârlık vardır. Çalıştığı üniversitede bütün arkadaşları ve öğrencilerine beni tanıtırken onu her seferinde mahcubiyet duyarak dinlemişimdir. Çünkü bizim dostluğumuza olan sevgisi ve bağlılığı beni onun gözünde farklı bir yere taşımıştır.
Bir defasında birlikte sosyoloji hocası ve ünlü düşünürümüz Cemil Meriç’in kızı Prof. Ümit Meriç ile görüşmeye gittik. Ümit Hoca bizi Türk misafirperverliğine yakışır bir sıcaklıkla karşıladı. Ben Ümit Hoca’yı ilk kez görüyordum. Ebulfez bey birkaç cümle ile beni tanıttı. Ama o cümleler o kadar dostluk dolu cümlelerdi ki Ümit Hoca kırk yıllık dostuymuşum gibi benim bir saatten fazla sohbet etti.
Ümit Hoca dışında uzun yıllardır İstanbul’da yaşayan Prof. Selahattin Halilov ile tanışmamız da Ebulfez Bey sayesinde olmuştur. Bütün dostlarını büyük bir ilgi ile karşılayan Selahattin Hoca ile İstanbul’a her gidişimde görüşerek onun değerli düşüncelerinden yararlanmış ve sağlam bir dostluğun temellerini atmıştık. Selahattin Hoca’nın Beylerbeyi’ndeki Felsefe Evi denilebilecek ofisinin merdivenlerinden defalarca çıktık ve Hoca’nın sevgi dolu gözlerine beraber baktık.
Her buluşmamızda kendisi gibi toplumumuz üzerine kafa yoran, gecesi, gündüzü ilimle, irfanla yoğrulmuş insanlarla beni tanıştırıyordu. Üsküdar’ın irfan ehlinden Şamil Kuçur Bey bunlardan biriydi. İstanbul’da gazetecilik yapan Şamil Bey veya yine ortak dostlarımızdan Fethi Gedikli Bey yalnız olduğumuzda Ebulfez Bey’den sitayişle söz ederlerdi.
Ebulfez Bey’in uzun yıllar çalıştığı Üsküdar Üniversitesi’ndeki dostları benim de dostlarım oldu. Bu dostlardan ilk aklıma gelenler Zülfikar Özkan, Uğur Canpolat ile daha ilk karşılaşmada Ebulfez Bey’in himmetiyle birbirimizle kaynaştık. Hatta onun öğrencileriyle de tanıştım. Benden önce üniversiteye benim “Ayrılığın Rengi Hüzün” kitabım gitmişti. Ebulfez Bey derslerinde kitabı sayfa sayfa öğrencilere okutmuş, onların duygu ve düşüncelerini öğrenmişti. O aslında benim yüreğimdeki Iğdır’ı, Iğdır’daki anamı, babamı, topraklarımızı, yani Azerbaycan’ın irfanını bu yolla Türkiye’deki üniversiteye ve öğrencilerine taşımıştı. Bu tür faaliyetler bazı çıkarcıların attığı yüksek sesli “Türkçülük, Turancılık” sloganlarından bin kat daha etkiliydi. Çünkü bu tür kitap ve derslerle halkımızın ortak duyguları, yüreklerindeki hasret genç öğrencilerin benliklerinde yer ediyordu.
Bizim yüz yıllık tartışmalarımızın konusu olan “Milli Kimlik” meselesi onun Türk dünyasına sunduğu ilk araştırmasıdır. Ama çeşitli dönemlerde yazdığı makalelerle de “Milli Kimlik” meselesinin bizim geleceğimizle ne kadar ilgili olduğunu bilimsel dille anlattı.
“Azerbaycan Türkleri Milletleşme Sürecinde” makalesi bu konuya eğilen her araştırmacının başvuru kaynağı oldu. Yine aynı konuda yazılmış “Sovyetlerin Milli Kimliği Yok Etme Yönündeki Faaliyetleri” makalesi de Türk okuyucusu için çok yeni bir araştırma kaynağıdır.
Özellikle pandemi döneminde yazdığı makaleler ve verdiği seminerlerde “Aile, ”Yalnızlık”, “Zorunlu Göç”, “Gurbet” gibi mevzular onun nasıl bir bilim adamı olduğunun da göstergesiydi. Çünkü zamanında toplumun nabzını tutmak, araştırmak ve çözümler ileri sürmek ayrı bir duyarlılık ve derinlik içermektedir. Bunların dışında Türkiye’deki Suriye’deki göçmenler konusunda da araştırmalar yapmış ve yayınlatmıştır.
Ebulfez Bey ile diğer bir manevi yakınlığım onun buraya gönderilen ilk öğrencilerden biri olmasıdır. Bilindiği gibi 1920 yılında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti en yoksul ve zor zamanlarında yedi milyon ruble ayırarak 100 talebeyi Avrupa’ya okumaya göndermiştir. Avrupa’ya giden öğrencilerden Hilal Münşi, Abbas Bey Atamalıbeyov gibi öğrenciler Sovyet döneminde Azerbaycan’a dönmeseler de şuurlu, yüksek entelektüel yetenekleriyle orada kültürümüzü tanıtma adına çok önemli işlere imza atmışlardır.
Prof. Ebulfez Süleymanlı da Türkiye’ye gönderildiği 1991 yılından günümüze kadar halkımızın ümidini boşa çıkarmamış, genç yaşta babasını kaybetmesine rağmen gece gündüz çalışarak Türkiye’de bilimsel makamın en üst noktasına çıkarak profesör olmuştur. Bütün bu başarıların arkasında elbette ki erken kaybettiği demir yol çalışanı babası Davut Süleymanlı, kırk yıl öğretmenlik yapan ve onun eğitimi için her fedakârlığı göze alan annesi Sıdıka Rüstemova’nın katkıları yadsınamaz.
O, iyi bir baba ve çocuklarının da hocası olarak iki çok zeki oğul yetiştirmiştir. Mühendis Davut Süleymanlı Teknofest’de altın madalya kazanmıştır. Elçin Süleymanlı ise geleceğin doktoru olarak İzmir’de tahsiline devam etmektedir.
Yüzünde daha gençliğin bütün ışıltıları olan Ebulfez Bey kamil yaşı olan elli yaşına adım basmaktadır. Onu yeterince anlatamasam da ona sağlık ve uzun ömür diliyorum.
Orhan ARAS

Son Yorumlar