Elektriğin İki Farklı Veçhesi, İki Farklı Modernite: Dr. Frankenstein versus Mösyö Elektrik

Ondokuzuncu yüzyıl, insanlık tarihinin en dramatik dönüşümlerinden birine tanıklık etmiştir, bilhassa epistemolojik alanda. Bu dönem, sadece makinelerin ve fabrikaların yükselişiyle değil, aynı zamanda insanın doğaya, Tanrı’ya ve kendi yaratıcı gücüne olan bakış açısının kökten değişmesiyle karakterize edilir.  Bilim ve teknoloji, sadece doğayı anlama aracı olmaktan çıkıp, toplumsal düzeni, inanç sistemlerini ve insanın ontolojik konumunu yeniden tanımlayan egemen bir paradigma haline gelmiştir. Bilimin fennî bir disiplin olarak kurumsallaşması, özellikle elektriğin keşfi ve uygulanabilir hale gelmesiyle birlikte, edebiyatta iki temel kutbun doğmasına yol açmıştır. Bilimsel bir iyimserlikle beslenen ütopik gelecek kurguları ve bilimsel aşırılığın felaket getireceğine dair derin endişeler taşıyan distopik uyarılar. Coğrafya tahayyülümüzü Doğu ve Batı olarak iki kutba bölecek olursak, Batı dediğimiz coğrafyayı bu minvalde Mary Shelley’nin “Frankenstein ya da Modern Prometheus”[1] adlı eseri temsil ederken Doğu dünyasını da Ahmet Faik (Faik Sabri Duran) tarafından kelame alınan “Mösyö Elektrik”[2] temsil eder dersek çok da yanlış bir konumlandırmada bulunmayız.

Her iki eser de özünde bilimsel bilginin ve teknolojik gücün insan hayatına müdahalesini konu edinmektedir. Elektiriği merkezlerine alsalar da, bu güce yükledikleri anlamlar, yazıldıkları toplumların bilimsel ve felsefi olgunluk düzeylerini, korkularını ve umutlarını yansıtmaktadır. Aralarındaki yaklaşık bir asra yaklaşan zaman farkı ve doğdukları coğrafyaların sosyo politik gerçeklikleri, bu ortak temayı taban tabana zıt sonuçlara taşımıştır. Shelley’nin eseri, bilimsel pozitivizmin kontrolsüz yükselişine karşı romantik bir çığlık ve korku metni olarak okunurken; Ahmet Faik’in eseri, pozitivizmi bir kurtuluş reçetesi olarak sunan ütopik bir davet metnidir. Pozitivist dünya görüşünün bu iki eserde nasıl hayat bulduğunu, materyalizm ile vitalizm tartışmalarının metinlerdeki yansımalarını ve nihayetinde eserlerin maruz kaldığı toplumsal ve siyasal akıbetleri (biri küresel bir mite dönüşürken diğerinin sansürlenmesi) derinlemesine incelenirse anlaşılabilecektir.

Osmanlı’da Fennî Bilimlerin Doğuşu ve Pozitivizmin Gölgesi

Osmanlı İmparatorluğu için 19. yüzyılın sonu, bir beka mücadelesinin bilim ve teknolojiyle iç içe geçtiği bir dönemdir. İmparatorluk, toprak kayıpları, ekonomik bağımlılık ve askeri yenilgilerle boğuşurken, Osmanlı aydınları için bilim ve teknoloji, ontolojik bir tehdit değil, varoluşsal bir zorunluluk, bir panzehir olarak görülüyordu. Tanzimat ile başlayan modernleşme hareketleri, devletin askeri ve ekonomik çöküşünü durdurmak için Batı’nın teknik bilgisine sarılmasını zorunlu kılmıştı. Bu süreçte bilim ve teknoloji, sadece birer araç olmaktan çıkıp aynı zamanda toplumu da medenileştirecek ve devleti de kurtaracak bir sihirli iksir olarak algılanmıştır.

Ahmet Faik (Faik Sabri Duran) tarafından kaleme alınan Mösyö Elektrik, tam da bu ütopik edebiyat anlayışının bir ürünüdür. Eser, çocuklara yönelik öğretici bir kurgu olmasına rağmen, arkasında teknolojizm olarak adlandırabileceğimiz güçlü bir ideolojik program barındırır. Osmanlı aydını için Frankenstein’ın canavarı diye bir korku lüksü yoktur. Asıl canavar, geri kalmışlık, karanlık sokaklar ve ilkel üretim araçlarıdır. Bu nedenle, Faik Sabri’nin eserinde teknoloji eleştirilmez, aksine fetişleştirilir ve yüceltilir.

Osmanlı entelektüel dünyasında pozitivizm, Avrupa’daki kökenlerinin aksine dinle çatışan ideolojik bir unsurdan ziyade, toplumsal kalkınmanın pratik bir anahtarı olarak telakki edilmiştir. Bu süreçte medreseler ve geleneksel eğitim kurumları, bilimsel gelişmelere ayak uyduramadıkları gerekçesiyle skolastik düşünce merkezleri olarak kodlanmış ve tasfiyesi gereken yapılar olarak görülmüştür. Bu geleneksel yapıların yerini alan Mülkiye, Harbiye ve Tıbbiye gibi modern eğitim kurumları, pozitivist düşüncenin Osmanlı topraklarında kök salmasına uygun bir zemin hazırlamıştır. Ancak bu Osmanlı pozitivizmi, Batı’nın sadece tekniğini alıp ahlakını ve dini yapısını dışarıda tutma çabasıyla şekillenmiş hibrit bir yapıdır.

Aydınlar arasında fen bilimleri, “İslamiyet terakkiye (ilerlemeye) engeldir” iddiasına karşı bir savunma kalkanı olarak kullanılmıştır. Örneğin, Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın “Rüyada Terakki ve Medeniyeti İslamiyeyi Rüyet” adlı eseri, dindarlığın ilerlemenin asıl itici gücü olduğunu savunarak, 23. yüzyılın teknolojik İstanbul’unu kurgular. Seda Uyanık, doktora tezi olan Osmanlı Türk Anlatılarında Bilime Yönelişin Mantığı ve Gelecek Tasarıları (19. Yüzyıl Sonu ve Erken Yirminci Yüzyıl) konuyu Ahmet Mithat’tan Celal Nuri İleri’ye, Yahya Kemal Beyatlı’dan Hasan Ruşeni Barkın’a dönemin aydınları özelinde ayrıntılı bir şekilde inceler.[3] Bu anlatılarda fen bilimleri, toplumun terakki etmesi için erişilmesi gereken kutsal bir hedef olarak sunulur. 19. yüzyıl sonunda Osmanlı edebiyatında bu tarz fenni roman diyebileceğimiz tür, toplumu eğitme ve bilimsel farkındalık yaratma amacıyla popülerleşmiştir. Ahmet Faik’in (Faik Sabri Duran) “Mösyö Elektrik” adlı eseri, Osmanlı’nın teknolojiye bakışındaki iyimser tutumun en çarpıcı örneklerinden biridir. 1902 yılında “Çocuklara Mahsûs Gazete”de on bölüm halinde tefrika edilen ve daha sonra kitaplaşan bu eser, elektriğin gizemli doğasını çocuklara ve halka tanıtmayı amaçlayan erken bir popüler bilim kurgu denemesidir.

Hikâyenin ismi, ilk bakışta bir kişileştirme sanatı izlenimi verse de, okuyucu bu yeni teknoloji kaynağını tamamen içselleştirmiş ve adeta bu enerjiyle özdeşleşmiş bir kahramanla tanışır. Mösyö Elektrik karakteri, dönemin bilim insanı arketipinin Osmanlı versiyonudur. O, laboratuvarına kapanmış karanlık bir figür değil, bilginin ışığını topluma yayan bir rehberdir. Eserin ana konusu, elektriğin aydınlanma, ulaşım, iletişim gibi farklı alanlarda nasıl kullanılabileceğini ve bu fenni/teknik gücün insan hayatını nasıl kolaylaştıracağını sergilemektedir. Anlatıda teknolojik unsurlar, aşılması gereken tehlikeler değil, erişilmesi gereken modern hedefler olarak sunulur. Bu yönüyle eser, üreten bir nesilden ziyade, Batı’nın sunduğu teknolojik imkanları doğru kullanan ve tüketen bir toplum yapısını teşvik eder niteliktedir.

Mösyö Elektrik‘te elektrik, adeta cansız nesnelere hayat veren ilahi bir enerjinin sekülerleşmiş halidir. Ancak bu hayat verme eylemi, Mary Shelley’nin Frankenstein‘ında olduğu gibi bir felaketle değil, tam tersine bir kurtuluş ile sonuçlanır. Eserde, elektrik kullanımının yol açabileceği olası zararlar sadece bir iki cümle ile geçiştirilerek, bu gücün her zaman kontrol altında olduğu ve insanlığın hizmetinde kalacağı mesajı verilir. Faik Sabri Duran’ın bu eseri yazarken benimsediği pedagojik yaklaşım, dönemin Osmanlı aydınlarının bilime yüklediği misyonu özetler niteliktedir. Bilim, toplumun içinde bulunduğu karanlığı aydınlatacak bir meşaledir. Bu iyimserlik, Batı’da bilimin sınırlarının çoktan tartışılmaya başlandığı bir dönemde, Osmanlı’nın henüz teknolojiye duyduğu taze hayranlığın bir yansımasıdır.

Mary Shelley ve Frankenstein: Pozitivizmin Eleştirisi

Mary Shelley, Frankenstein eserini kaleme alırken, Batı dünyası Aydınlanma rasyonalizminin zirvesindeydi. Ancak Shelley, bir bilim insanı olan babasının çevresindeki tartışmalardan ve dönemin bilimsel keşiflerinden ilham alarak, bu rasyonalizmin karanlık yüzünü görmüştür. Dönemin İngilteresi, Sanayi Devrimi’nin yarattığı toplumsal sarsıntılarla ve bilim dünyasındaki şiddetli felsefi tartışmalarla çalkalanmaktaydı. Eserin entelektüel omurgasını, dönemin tıp ve biyoloji çevrelerinde süregelen vitalizm ile materyalizm arasındaki çatışma oluşturmaktadır.[4]

Dr. Frankenstein, sadece bilgi arayışında olan bir öğrenci değil, aynı zamanda yaratılışın en derin gizemlerini çözmeye odaklanmış tutkulu ve saplantılı bir karakterdir. Victor’un temel motivasyonu, ölümsüzlüğü bulmak veya cansız bir maddeye hayat vermek gibi tanrısal bir güç elde etmektir. Bu arzu, onu antik simyacıların mistik hedefleriyle modern bilimin metodolojisini, biraz da ters yüz ederek tabi, birleştirmeye iter. Frankenstein’ın modern Prometheus olarak adlandırılması, onun tanrılara veya doğaya ait olan ateşi yani hayat kıvılcımını çalma cüretine yapılan bir göndermedir. Ancak Victor’un trajedisi, yaratma eyleminden ziyade, yarattığı varlığın sorumluluğunu üstlenmeyi reddetmesinde yatar. Kendi başarısından dehşete düşerek yaratığını terk etmesi, bilimin etik sonuçlarını düşünmeden hareket eden sorumsuz bilim insanı imgesini edebiyat tarihine de kazımıştır.

Shelley’nin romanı, yazıldığı dönemin en güncel bilimsel teorilerinden biri olan galvanizm üzerine inşa edilmiştir. Luigi Galvani’nin ölü kurbağa bacaklarını elektrik akımıyla hareket ettirmesi, dönemin toplumunda elektriğin yaşamın özü olabileceği düşüncesini doğurmuştur. Galvani’nin yeğeni Giovanni Aldini‘nin idam edilmiş suçlular üzerinde yaptığı elektrik deneyleri, halk arasında ölülerin diriltilebileceği korkusunu ve merakını tetiklemiştir. Shelley, bu bilimsel verileri kullanarak, elektriği doğanın düzenini bozan yapay bir güç olarak tasvir eder. Victor’un laboratuvarındaki hayat kıvılcımı, bilimin doğayı manipüle etme ve onun sınırlarını zorlama kapasitesinin bir simgesidir. Ancak bu kıvılcım, aydınlık getirmek yerine Victor’un ve sevdiklerinin hayatını karanlığa gömen bir yangına dönüşür.

Frankenstein, bilimsel pozitivizmin erken bir eleştirisi olarak okunabilir. Pozitivizm, her şeyin ölçülebilir, analiz edilebilir ve kontrol edilebilir olduğunu savunurken, Shelley insanın bu gücü kullanma kapasitesindeki ahlaki ve duygusal eksikliklere dikkat çeker. Shelley, bilginin sadece verimlilik ve sonuç odaklı hale gelmesini eleştirir. Victor, deneyini yaparken sadece nasıl yapabileceğine odaklanır, neden yapmaması gerektiğini veya sonuçlarının ne olacağını sorgulamaz. Pozitivist bakış açısı doğayı fethedilmesi ve sömürülmesi gereken bir nesne olarak görür. Victor’un doğanın gizli yerlerine nüfuz etme arzusu, bu tahakkümcü zihniyetin bir yansımasıdır. Shelley, bilimin saf rasyonaliteye dayanarak etik otoriteyi dışlamasını, insanlık için varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Yaratığın bir canavar haline gelmesi, bilimin yarattığı fiziksel formun, toplumun etik ve duygusal normlarıyla bütünleşememesinin bir sonucudur.

Frankenstein‘ın sonundaki felaket, Mary Shelley’nin mensup olduğu Romantik akımın Aydınlanma ideallerine ve Sanayi Devrimi’ne duyduğu tepkinin bir sonucudur. Romantikler, Aydınlanma’nın soğuk rasyonalizmini ve Sanayi Devrimi’nin doğayı katleden makinelerini insan ruhuna aykırı buluyorlardı. Romanın yazıldığı yıllarda Sanayi Devrimi, tarım toplumunu hızla yıkıyor ve şehirleri kömür dumanıyla karartıyordu. İnsan emeğinin yerini makinelerin alması, insanın makineleşmesi ve doğadan kopuşu gibi endişeleri beraberinde getirmişti. Frankenstein‘daki yaratık, parçalardan birleştirilmiş yapay bir varlık olarak, sanayileşmenin yarattığı dehumanizasyon olarak adlandırılan insanlık dışı koşulların ve yapaylığın bir sembolüdür. Daha sonrasında Karl Marx bu durumu yabancılaşma teorisi üzerinden dile getirecektir.

Romantizm için doğa, evcilleştirilmesi gereken bir kaynak değil, yüce olanın, yani aynı anda hem huşu hem de dehşet uyandıran ilahi bir gücün mekanıdır. Victor Frankenstein, doğanın yasalarını ihlal ettiğinde, doğa ona karşı bir intikam mekanizması olarak çalışmaya başlar. Romanın sonunda Victor’un Kuzey Kutbu’nun sonsuz buzulları arasında, kontrol edemediği doğa güçleri tarafından yutulması, rasyonalizmin doğa karşısındaki nihai yenilgisini temsil eder. Shelley, Jean-Jacques Rousseau’nun doğal insan fikrinden de etkilenmiştir. Yaratık başlangıçta masum ve iyidir. Onu canavarlaştıran, rasyonalist toplumun önyargıları ve yaratıcısının ve bilimin ve aynı zamanda tekniğin onu reddetmesidir. Bu, bilimsel ilerlemenin toplumsal ve duygusal gelişimle desteklenmediğinde sadece yıkım getireceğine dair bir uyarıdır.

İki Dünyanın Karşılaş(tırıl)ması

İki karakter arasındaki farklar, Batı ve Doğu arasındaki bilimsel olgunluk ve teknolojik kaygı düzeyindeki uçurumu gözler önüne serer. Victor Frankenstein ve Mösyö Elektrik, bilim insanı arketipinin iki zıt kutbunu temsil ederler. Frankenstein, modern bilimkurgunun ilk distopik örneği olarak kabul edilebilir. Shelley, bilimin sınır tanımaz ilerleyişinin, insanı insan yapan değerleri (aile, sevgi, empati) yok edebileceğini öngörür. Victor’un laboratuvarı, bir yaratım mekanı değil, bir mezar gibidir, ölümden yaşam çıkarmaya çalışırken kendi yaşamını ve sevdiklerini ölüme sürükler. Buna karşılık Mösyö Elektrik, saf bir teknolojik ütopyadır. Faik Sabri’nin dünyasında teknoloji ile etik arasında bir çatışma yoktur. Makine, insan iradesine mutlak bir itaatle bağlıdır. Eserdeki tek sorun, bu teknolojinin henüz İstanbul’a gelmemiş olmasıdır. Osmanlı pozitivizmi, teknolojiyi sadece bir alet olarak görür, onun getireceği kültürel ve felsefi dönüşümleri ya göremez ya da görmezden gelir çünkü öncelik kurtuluştur.

Victor Frankenstein, bilimi bir iktidar ve hakimiyet alanı olarak görür. O, doğanın sırlarını zorlayan ve bu süreçte etik değerleri bir kenara bırakan bir figürdür. Onun yaratımı, toplumdan izole edilmiş bir ötekidir. Öte yandan Mösyö Elektrik, bilimi bir hizmet ve medeniyet unsuru olarak sunar. O, elektriği halkın evine giren, trenleri yürüten ve geceleri aydınlatan dostane bir güç olarak kurgular. Victor’un elektriği öldürücü bir kıvılcımken, Faik’in elektriği yaşatıcı bir enerjidir. Her iki eserde de cansız bir varlığa hayat verme teması merkezi bir öneme sahiptir. Ancak bu eylemin sonuçları, eserlerin yazıldığı dönemlerin hakim ideolojileriyle doğrudan ilintilidir.

Shelley’nin döneminde Batı, bilimsel keşiflerin insan doğasını ve toplumsal düzeni nasıl sarsabileceğini bizzat tecrübe etmeye başlamıştı. Bu nedenle Frankenstein’daki hayat verme eylemi bir hata ve felaket olarak kurgulanmıştır. Bu felaket, insanın Tanrı’nın veya doğanın rolünü çalmaya çalışmasının kaçınılmaz cezasıdır. Batı edebiyatında bu tema, bilimin etik sınırlarını sorgulayan uzun bir geleneğin başlangıcı olmuştur. Ahmet Faik’in eserinde ise hayat verme eylemi, sönmekte olan bir imparatorluğu fenn (ve teknik) ile yeniden canlandırma arzusunun sembolik bir ifadesidir. Osmanlı aydını için teknoloji, korkulacak bir canavar değil, tam tersine geç kalınmış bir mucizedir. Bu nedenle Mösyö Elektrik’te hayat verme, toplumsal refahın ve kalkınmanın bir ön koşulu olarak sunulur. Osmanlı bilim kurgusu bu dönemde, bilimin yıkıcı potansiyelinden ziyade, medeniyet yolundaki hızı ile ilgilenmektedir.

Mary Shelley ve Ahmet Faik, farklı coğrafyalarda ve farklı zaman dilimlerinde yaşasalar da, elektriğin büyüleyici gücünü eserlerinin kalbine yerleştirmişlerdir. Shelley, bu gücü insan kibrinin ve rasyonalizmin sınırlarını göstermek için kullanırken, Ahmet Faik ise onu bir toplumun modernleşme sancılarına derman olacak bir teknolojik ilaç olarak sunmuştur.

Frankenstein, bilimin insanlıktan çıkaran etkilerine karşı evrensel bir uyarı niteliği taşırken, Mösyö Elektrik, bir milletin teknoloji aracılığıyla yeniden doğuş hayalini yansıtır. Her iki eser de bize şunu hatırlatır: Bilim ve teknoloji, kendi başına ne iyi ne de kötüdür. Onlara anlamını veren, insanın bu güçle kurduğu etik, duygusal ve toplumsal ilişkidir. Bugün yapay zeka ve genetik mühendisliği çağında veya endüstri 4.0 Shelley’nin uyarısı ile Faik’in ilerleme arzusu arasındaki dengeyi kurmak, insanlığın en büyük sınavı olmaya devam etmektedir.

Efsaneden Sansüre Kültürel Mitler

Eserlerin edebi içerikleri kadar, yayınlandıkları andan itibaren maruz kaldıkları muamele ve ulaştıkları (veya ulaşamadıkları) kader de, dönemin pozitivist dünya görüşlerinin siyasi sonuçlarını gözler önüne serer.

Frankenstein, yayınlandığı andan itibaren tartışmalar yaratmış, ancak hiçbir zaman devlet otoritesi tarafından sistematik bir sansüre uğramamıştır. Aksine, eser hızla popüler kültürün bir parçası haline gelmiş, tiyatro oyunlarına ve daha sonra sinemaya uyarlanmıştır. Batı toplumu, Sanayi Devrimi’nin getirdiği anksiyeteyi Dr. Frankenstein üzerinden sağaltmıştır. Eser, bilimsel etiğin temel referans metni haline gelmiş, klonlama, yapay zeka ve genetik mühendisliği tartışmalarında sürekli atıf yapılan bir uyarı levhası olmuştur. Shelley’nin pozitivizm eleştirisi, modern dünyanın vicdanı olarak kurumsallaşmıştır. Faik Sabri’nin eseri ise, tam tersi bir kaderle yüzleşmiştir. Kitap, 1902 yılında basıldıktan kısa bir süre sonra II. Abdülhamid’in sansür[5] kurulu tarafından yasaklanmış ve toplatılmıştır. Bu yasaklamanın nedenleri, Osmanlı pozitivizminin devlet katındaki algısını ortaya koyar. Mösyö Elektrik’te anlatılan bireysel ve ev içi teknoloji kullanımı, devletin tekelinde olmayan elektrik şebekesi gibi çok daha karmaşık bir güç alanına işaret etmekte olduğu için, denetimi zor bir yapı olarak algılanmış ve tehdit olarak algılanmıştır. Bilimi ve teknolojiyi yücelten, çocuklara moderniteyi aşılamaya çalışan bir eser, bizzat modernleşmeye çalışan devlet tarafından tehlikeli bulunarak sansürlenmiştir.

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ve Ahmet Faik’in Mösyö Elektrik’i, bilimin insanlık tarihindeki en büyük sıçramasına verilen iki farklı, ancak birbirini tamamlayan tepkidir. Biri (Shelley), ışığın gölgesini görmüş ve ne oluyoruz? sorusunu sorarak distopik tarzda bizi kendi yarattığımız canavarlara karşı uyarmıştır. Diğeri (Ahmet Faik), karanlığın içinden o ışığa hasretle bakmış ve ne olabiliriz? sorusunu sorarak bir medeniyet rüyası/ütopyası kurmuştur. Batı toplumu Frankenstein ile korkarak modernleşmeyi öğrenmiş ve bilimsel ilerlemeyi etik fren mekanizmalarıyla dengelemeye çalışmıştır. Osmanlı toplumu ise, Mösyö Elektrik gibi eserlerin yasaklanmasıyla, teknolojiyle barışık ve hayalperest bir ilişki kurma fırsatını kaçırmış, modernleşme süreci daha çok devlet eliyle, yukarıdan aşağıya ve travmatik bir şekilde gerçekleşmiştir. Bugün yapay zeka ve biyoteknoloji çağında, insanlık hala bu iki eserin arasında bir sarkaç gibi sallanmaktadır. Bir yanımız Mösyö Elektrik’in vaat ettiği konforlu ütopyaya koşmak isterken, diğer yanımız Frankenstein’ın canavarının ayak seslerini duyup ürpermektedir.

Haydar Barış AYBAKIR

Kaynaklar

[1] Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, Çevirmen: Yiğit Yavuz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019

[2] Ahmet Faik, Mösyö Elektrik, Karakum Yayınevi, Ankara, 2020

[3] İlgili doktora tezi daha sonradan İletişim Yayınlarınca kitaplaştırılmıştır. Seda Uyanık, Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013

[4] Ayrıca Erinç Özdemir de “Frankenstain’ın Yazarı” Mary Shelly’nin Romancılığı (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004) kitabında meseleyi romantik ideoloji ve domestik değerler çatışması olarak da ele alır.

[5] Mösyö Elektrik kitabı ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirme ve sansürlenmesi hakkında bilgi için Serhat Küçük’ün, Osmanlı Algısında Garp Teknolojisi: “Mösyö Elektrik’in Sergüzeşti” (Belleten, 2013) isimli makalesi önemli bir çalışmadır: “Müfettiş Hilmi Efendi işbu tezkiresiyle takdim olunan <<Mösyö Elektrik>> nam risâle körpe Çocuklara Mahsûs Gazete’ye tefrika suretiyle derc edildikten ve Matbûât-ı Dâhiliye İdare-i Aliyyesi sansür memurları tarafından tedkiî olunduktan sonra tab ve neşr edilmiş ise de Nezâret-i Celîlelerinden ruhsat-ı resmîyyesi ikmâl edilmemiş olmasına nazaran emsâli misillü tevkîf kılınmış olmağla nüsha-i sairesinin dahi toplattırılması lüzûmu Dâhiliye Zâbitinin ve Rüsûmât Emanet-i Celîleleriyle, Posta ve Telgraf Nezâret-i Aliyyesine ve ta’mîmen Maârif İdarelerine işâr edilmesi kararlaştırılmış ol babda hazret-i menlehü’l emrindir.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir