Muriel Spark, der ki: “çağdaş yazarların ellerinde iki silah kaldı; mizah ve ironi”. Buna bir de Bakhtin’in “eğlencelilik” öğlesini katalım, üstüne de “kendisiyle dalga geçme” cesaretini (bunu da ben söylemiş olayım) koyalım ortaya Mustafa Everdi çıkar. Everdi, uzun zamandır zevkle okuduğum, birikimine hayran kaldığım, okumalarından yaptığı çıkarımlarını bir saki maharetiyle servis etme yeteneğini takdir ettiğim bir yazar. Her kitap yazan için yazar, her şiir yazan için de şair sıfatını kullanmak düpedüz edebi savurganlıktır. Biri bana yazar dediği zaman haya ediyorum. Bence Everdi bu sıfatı fazlasıyla hak eden bir yazar. Yazının başlığını onun “İnsan Okudum” başlıklı kitabından ödünç aldım. O, başkalarını, bense bu yazıyla Onu okumaya çalışacağım. Bu arada Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin sosyal medyadaki paylaşımı benim burada yazacaklarımın uzun bir fragmanı, hatta daha fazlası gibi.
Bir yazarı sevmek ayrı şeydir, onun edebi kişiliğini, derinliğini, üslubunu, kompozisyon gücünü anlamak ve takdir etmek ayrı. Bir yazarı salt yakınlığından ya da dostluğundan dolayı övmek, sevilmediği için de gömmek edebi ahlaka aykırıdır. Allah razı olsun, kalemine, yüreğine sağlık gibi ifadeler edebi eserin estetik yönü konusunda bize bir şey söylemez. Bu tür değerlendirmeler daha çok, bizden biri hakkında gönlümüzden geçenleri onaylamaktan ibarettir. Oysa yazar, her fırsatta, bana vurmak serbesttir gibi bir yetki belgesi dağıtır okuyucuya. Bu yazının odağında Kekeme Edebiyat olacaktır çünkü “kekemelik” edebiyatımızın en önemli engellerinden biridir.
Sohbetlerimizde en çok konuştuğumuz konulardan biri, bizim neden sınır ötesine geçen eserlerimizin olmadığı konusudur. Öyle ya, Saramago’nun, hiç de yabancısı olmadığımız bir konuyu ele alan Körlük romanı neden Türkiye’de 450 bin satar da, bizimkilerin eserleri bunun kırkta biri kadar bile okuyucu bulamaz. Biz neyi yazamıyoruz, niye yazamıyoruz? Bunda edebiyat gettoları oluşturup, okuyucu yerine taraftar yığmanın bir etkisi var mıdır, bilmiyorum. Edebiyat bazen konuşmaz; susar. Ama suskunluğu da temiz değildir. İçinde söylenememiş cümleler, yarım bırakılmış düşünceler, yutulmuş kelimeler vardır. Mustafa Everdi Kekeme Edebiyat’ta tam da bu suskunluğun içindeki pürüzlere odaklanır. Yazar, edebiyatın neden sustuğunu değil neden düzgün konuşamadığını sorgular. Malum, kekemelik burada ne biyolojik bir arıza ne de basit bir mecazdır; bir zihniyetin, bir korkunun, bir alışkanlığın adıdır.
Everdi, daha kitabın genel havasında bile akıcı bir anlatı kurmaktan özellikle kaçınıyor gibidir. Metin ilerlemez; dolaşır. Bazı cümleler serttir, bazıları bilerek eksik bırakılmış hissi verir. Çünkü iddia nettir: Akıcılık çoğu zaman hakikatin değil, konforun dilidir. Edebiyat rahat konuştuğu yerde genellikle tehlikeli olanı atlatır, kalem özgürleşir.
Kitabın merkezinde şu var; Edebiyat, insanı mı anlatıyor, yoksa bir kimliği mi? Everdi’ye göre çağdaş Türk edebiyatının önemli bir kısmı insanı, bütün karmaşıklığıyla ele almak yerine, onu bir temsil nesnesine dönüştürmektedir. İnsan, acı çeken, çelişkiler yaşayan, kararsız kalan bir varlık olmaktan çıkıp bir davanın, bir aidiyetin, bir duruşun taşıyıcısı hâline gelir. İdeolojik ortodoksizm. Cari olana uymama tehlikesi kekemeliğin dozunu belirler. İnsan konuştuğunda risk alır, kimlik konuştuğunda güvenli cümleler kurar.
Everdi’nin metninde sık sık sezilen bir rahatsızlık vardır: “İnsanı anlatmak zordur; çünkü insan savunmasızdır.” Ferasetli okuyucu bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilir ve bu savunmasızlık, edebiyat için hem büyük bir imkân hem de büyük bir tehdittir. Dostoyevsky, Pushkin, Çehov, Faulkner gibi büyük edebiyatçılar, bu tehdidi göze alırlar. Karamozof Kardeşler’de Dimitri’nin sorduğu sorular her babayiğidin harcı değildir, Raskolnikov’u yaratmak yürek ister. Kafka’nın dünyası da bu yüzden güvenli liman değildir. Neden mi? Çünkü onlar bir fikri temsil etmez, bir insanın içindeki yarılmayı görünür kılar. Everdi, Türk edebiyatının bu yarılmaya yaklaşmakta çekingen davrandığını ileri sürer. “Bizim metinlerimiz insanın içine girmek yerine, etrafında dolaşmayı tercih eder”, der.
Kekemeliğin sadece yazarı değil okuyucu da kötürümleştirdiğini söyler. Çünkü bağıran, tartışan, bî-perva davranan kahraman karşısında okuyucu kendisini rahatsız hisseder. Everdi yazarı ve okuyucuyu eleştirirken, kendisini dışarıdan tutmaz, biz, diye konuşur. Ama bu “biz”, kapsayıcı bir rahatlık değil, suç ortaklığına çağıran bir sestir. Edebiyatın bu hâlinden yalnızca yazarlar değil, okurlar da sorumludur. Çünkü okur da çoğu zaman rahat okunur, tanıdık, güvenli metinleri tercih eder. Okuyucu teselli ve onay peşindedir.
Everdi’nin biraz daha ileri giderek eleştirinin, edebiyatın kendisi kadar kekeme olduğunu söyler, ileri sürer. Metinlerin nasıl yazıldığından çok, kim tarafından yazıldığına bakan, estetik risklerden çok ideolojik pozisyonları ölçen bir eleştiri dili… Bu dil konuşur ama bir yere varmaz. Çünkü metnin kalbine değil, çevresine dokunur. Everdi’nin ifadesiyle, eleştiri de “metni anlamaktan çok, metni hizalamakla” meşguldür.
Everdi için evrensellik romantiklik değildir. Batı’ya benzeme çabası ya da yerelden vazgeçme de değildir. Tam tersine, evrensellik insanın en yerel, en mahrem, en rahatsız edici hâline sadık kalabilmektir. Bu yüzden kitapta Rus edebiyatına yapılan göndermeler bir üstünlük kompleksiyle değil, bir hatırlatma niyetiyle vardır: Büyük edebiyat, ait olduğu yeri inkâr etmez ama ona mahkum da olmaz.
Kitapta dikkat çeken başka bir nokta da şudur: Kekemelik bazen bilinçlidir. Yani edebiyat, gerçekten konuşamadığı için değil; konuşmaktan korktuğu için kekemeleşir. Yanlış anlaşılmaktan, dışlanmaktan, yalnız kalmaktan korkar. Oysa Everdi’ye göre edebiyatın tarihsel işlevi tam da bu korkuyla yüzleşmektir. Yalnız kalmayı göze almayan bir edebiyat, kalabalıklar içinde bile sessizdir.
Kekeme Edebiyat bir yüzleşme metnidir. Okuru rahatlatmaz, yönlendirmez, “doğru edebiyat” listesi sunmaz. Edebiyatın konuşma biçimini ve yaklaşımını sorgular. Belki de bu yüzden kitabı bitirdiğimizde aklımızda cevaplardan çok sorular kalır. Ve bu, bir eleştiri kitabı için ciddi bir başarıdır. Çağrısı basittir ama kolay değildir.
Edebiyat, düzgün konuşmak zorunda değildir ama sahici konuşmak zorundadır. Kekemelik, eğer örtülmezse, bu sahiciliğin başlangıcı olabilir. Korku ve kimlik baskısının yarattığı tıkanıklık, insanı temsil nesnesine indirgemek, yerel mahremiyete sadakat, güvenli metin tercihi bir yazar için yaratıcılığa doğrudan ve dolaylı tehditlerdir.
Kekeme Edebiyat kendi içine kapanmış, sınır ötesini geçemeyen edebi-sanatsal geleneğimize cesur bir eleştirel ses yükseltiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar konforunun yerine zamana seslenecek, geleceği kuracak bir ses…
Hasan BOYNUKARA

Son Yorumlar