Güller: “Benim İçin Öykü, Bir Dil Dünyası Yaratmaktır.”

“Zürafanın Bildiği” son öykü kitabınız. Şubat ayında yayımlandı. Okuru bol olur umarız. “Zürafanın Bildiği” ilginç bir kitap adı. Neden böyle bir ad seçtiniz? Ne biliyor Zürafa?

Öncelikle çok teşekkür ederim. Aslında mesele zürafanın bildiklerinde değil yapamadıklarında. Zürafa da biliyor, biz de biliyoruz ama zürafanın yapamadığını biz de yapamıyoruz nedense. Neler bildiğini ise kitabı okuyanlar görecekler.

Zürafanın sembolik anlamı gerçek dünyayla bağlantıyı kaybetmeden gerçekliğe daha yüksek bir bakış açısına sahip olmayı, her zaman en iyiye ulaşmayı hedeflemeyi, başkalarının göremediğini görmeyi içerir. Sizin zürafa metaforunu kullanmanızın bu sembolik anlamlarla ilgisi var mı?

Kesinlikle var. Zürafalar uzun boyunlarıyla her şeyden yukarıdalar ve uzaktan gelen tehlikeleri diğer hayvanlardan önce görüyorlar. Ama bazen görebilmek yetmiyor. Biz de bugün artık zürafalar gibi uzakları ve hatta geleceği görme yeteneğine sahibiz. İnternet, yapay zekâ derken bazı şeylerin gelmekte olduğunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Ama maharet zürafanın bildiğini bilmekte değil, yapamadığını yapabilmekte. İnsan olarak sınırsız yapabilme gücümüzü ne kadar kullanıyoruz, bunu sorguladım aslında. Hedefler var, uzaklar görünüyor ama bunun karşısında insan ne yapıyor? Eyleme mi geçiyor yoksa kafese kapatılmış bir hayvan çaresizliğiyle başına gelecekleri mi bekliyor?

İlk öykünüz “Yüksek”te bir plazanın yirmi beşinci katındaki modern iş yerinde Çaycı İsmet buranın deposunda herkes gittikten sonra bir zürafa görüyor. Burada eğitimli, okumuş yazmış, unvanı olanların değil de çaycının zürafa görmesi ilgi çekici. Çaycının zürafa görmesi ne anlama geliyor?

Bazen bir odaya kapatılmış zürafayı görmek için eğitim yeterli değildir. Unvan, mevki, kariyer, hepsi güzel şeyler elbette. Bazı kapıları açıyor hayatta, bazı şeyleri görmeyi sağlıyor. Ama bunların her biri kafeslerimize birer parmaklık daha ekliyor. Gönül gözümüz kapanmaya başlıyor. Kaybedeceklerimiz çoğaldıkça eylemsizliğe sürükleniyoruz. İsmet dışarıdan bir göz. Zürafa kadar yabancı oraya, onun kadar dışarıdan. Onun bakış açısı aslında zürafanınkiyle benzer.

Öykülerinizde zıplaya zıplaya, sıvazlaya sıvazlaya, nazlı nazlı, fıkır fıkır, eğlene eğlene, uzun uzun, flap flap, çabuk çabuk, ters ters, içip içip, sollaya sollaya, tıngır, mıngır, eğe büke… gibi çok yer veriyorsunuz. Bunun herhangi bir sebebi var mı?

İkilemeler Türkçenin zengin söz dağarcığının önemli bir parçası. Aynı atasözleri ve deyimler gibi. Bu nedenle metinlerimde kullanmayı seviyorum. Derslerimde de ikilemelere önemli bir yer ayırırım. Hatta ilginç ikilemeleri de topluyorum duydukça veya rastladıkça. İkilemelerin duygusal etkisi yoğun, betimleme ve canlandırma gücü yüksek. Bundan faydalanmak mutlu ediyor beni. Özellikle bir çaba da sarfetmiyorum artık. Zaten dilime yerleşmiş durumdalar.

“Zürafanın Bildiği”nde yer alan öykülerinizde modern zamanlardaki iş hayatını, iş ortamlarını, iş arkadaşlığını eleştiren bir bakış var. “Kara” adlı öykünüzdeki şu cümleler: “İşini hiç sevmediği gerçeğini aklından çıkarıp atamıyor bir türlü. İş arkadaşları gözüne tuhaf yaratıklar gibi görünmeye başlıyor. Her gün ofise gidip gelen, çıkışta düğmeleri kapatılan robotlar… Hiçbirinin gerçek bir hayatı yok diye düşünüyor. Kendilerini oyalıyorlar.” tespitimizi onaylıyor. Neler söylersiniz modern zamanlar ve modern insanla alakalı?

Bu öykülerde anlattığım türde iş çevrelerinde çok uzun yıllar boyunca çalıştım. Bir süre sonra neyin gerçek neyin sahte olduğunu ayırt edemez olursunuz. Mekanik işler sizi robotlaştırmaya başlar. Günün uykudan arta kalan zamanının neredeyse tamamını bir iş yerinde geçiriyorsanız gerçekten yaşamaya, istediğiniz, sevdiğiniz şeylerle ilgilenmeye vakit kalmaz. Hele bir de yaptığınız işi sevmiyorsanız bu çark sizi öğütür, içinizdeki yaşama sevincini öldürür. Günümüz iş hayatında gelinen nokta da bu. Yaşamak için çalışıyoruz ama yaşamaya vaktimiz kalmıyor. Modern insan ne için çalıştığını çoktan unuttu. Hele bugün Türkiye’de artık yalnızca hayatta kalabilmek için çalışır oldu insanlar. Çıta bu kadar düşünce, iş yerlerinden de sağlıklı ortamlar beklemek pek olası değil maalesef.

Öykülerinizde kısa, kesik, devrik cümleler kullanıyorsunuz. Bunu öyküyü daha canlı kılmak için mi yapıyorsunuz? Ayrıca dilimizde yerelde ve genelde kullanılan sözcükleri de bir araya getiriyorsunuz. Çok hafiften argo da var. Dilde bir ritim arayışı görüyoruz. Bütün unsurları ritmik, akıcı, anlamlı bir şekilde bir araya getirmek. Okuyucu yakalayıp metnin içine çekmek… Bütün bunlarla ilgili neler düşünüyorsunuz? Neler söylersiniz?

Benim için öykü, bir dil dünyası yaratmaktır. Ne kadar bana özgü ve benim anlatım ritmime uygunsa o kadar uygundur öykü için de. Her kitap, her öykü için bir dil ararım. Öykü neyi gerektiriyorsa onun peşinden giderim. Bazı öykü kısacık cümlelerle anlatılmayı ister, fazlalığa tahammülü olmaz. Bazısı uzamak, gerinmek ister kâğıdın üzerinde. Benim işim öykünün içinden bunu bulup çıkarmaktır.

Öykü yazabilmek için ne yazacağımı bulmak yetmez, nasıl yazacağımı da keşfetmem gerekir. Her öykünün dilini, yabancı bir dil öğreniyor gibi öğrenirim. Hepsinde amaç öykünün benim damarlarımdan doğrudan okurunkine nüfuz etmesidir. Ben duygumu ne kadar kuvvetli aktarabilirsem okur da o denli içselleştirecektir anlattıklarımı.

“Zürafanın Bildiği”nde bilmeceler, tekerlemeler kullanılmış. “Sıra sıra odalar, birbirini kovalar”, “yeraltında yağlı kayış”, “bal ninem, baldan tatlı ninem”, “can ninem, canların canı ninem”… Metinlerde rüyaya da çok önem atfettiğiniz görülüyor. Neler söylersiniz? Sözlü kültürle ilgili misiniz? Malum bilmeceler, tekerlemeler ve rüya imgesi sözlü kültürde çokça yer alır.

Sözlü kültür; masallar, tekerlemeler ve bilmecelerle çocukluğumdan beri hayatımın içinde. Bunların kaybolup gitmesini de istemem. Çoğu bana anneannemin mirasıdır. Bu nedenle bir nevi kayıt altına almaya çalıştım bunları. Rüyalar ise bambaşka bir yerde duruyor benim için. Çok rüya görürüm ve sembollerini çözmek için uğraşırım. Bu kitabın nüvesi de bir rüyadır aslında. Bir gece rüyamda bir zürafa gördüm ve o duygu bana neyi nasıl anlatmam gerektiğini gösterdi. Edebiyatta rüya ilgimi çeken konulardan biri. İyi kullanıldığında olağanüstü olanaklar yaratır. Kötüsü ise yazdığınız şeyi bir çırpıda siler atar.

Öykülerinizde uyuyuvermek, gelivermek, anlatıvermek, çömelivermek, donakalmak… gibi birleşik fiiller de var. Birleşik fiil kullanma gayenizle ilgili neler söylersiniz?

Siz söyleyene kadar dikkatimi çekmemişti inanın. Bilinçli yaptığım bir şey değil. Demek ki anlatı, dil onu gerektirmiş.

Öyküleriniz çoğunda hayvanlar ana karakterlere dönüşüyorlar. Genelde hayat, doğa ve diğer canlılar insanların gözünden bakarak değerlendirilir. Siz bu kitabınızda hayvanların gözünden insanların dünyasına bakıyorsunuz. Hayvanların gözünden insanların değerlendirilmesi… Oradan neler gözüküyor? Asıl kafese konulanlar hayvanlar mı yoksa insanlar mı? İnsanlık etrafına örülmüş mesleki, bürokratik, yaşamsal duvarların farkında mı?

Çok güzel bir tespit bu. Anlatmak istediğimle de doğrudan ilintili. Kafestekiler aslında biziz. Ama bu kafesleri kendimiz yarattık. Ve gün geçtikçe daha da sıkışıyoruz bu parmaklıklar arasında. İşin en acı yanı da kapıyı açıp çıkmaya niyetimiz olmaması. Onun yerine kilit üstüne kilit vuruyoruz prangalarımıza. Buradan baktığımızda kafese konulmuş çaresiz hayvanlardan hiçbir farkımız yok.

Hayvanat bahçeleri, hayvan parkları, akvaryumlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bunlar maalesef hayvanların özgürlüklerinin kısıtlandığı, gösteriler uğruna çeşitli eziyetlerle hayvanların terbiye(!) edildiği acıklı yerler. Sirkleri de buna dâhil etmek istiyorum. Kitaptaki “Kafes” öyküsü gerçek bir hikâyeye dayanıyor.

Tiflis’te yaşanan bir nehir taşkınından sonra yaşanan gerçek olaylar var orada. Yolum düşüp de bu hayvanat bahçesini gördüğümde gözlerim dolmuştu. Hayvanların o zavallılığı, çaresizliği, bakımsızlığı beni derinden etkilemişti. Bu öyküyü onun üzerine yazdım.

Özellikle “Yüksek” ve “Araba” adlı öykülerinizde ana karakterler kendilerini yaptıklarının zıddını yapan diğer karaktere göre konumlandırıyorlar. “Yüksek”te Çaycı İsmet diğer çalışanlara göre kendini ifade ederken “Araba”daki ana karakter sürekli koşuştururken, işe giderken otoparkta arabasının içinde oturan karaktere göre kendini ifade ediyor. Neler söylersiniz bu tarz anlatınızla ilgili?

Her şey zıddıyla var olur. Bir yerde bir görüş, bir yaklaşım, bir fikir varsa mutlaka tersi de mevcuttur. Tezatların anlamı pekiştirdiğini düşünürüm. Hayatta kendimizi konumlandırdığımız yerler bazen özgür irademizle seçtiğimiz şeyler değil, yalnızca bir şeye karşı olduğumuz için savrulduğumuz uç noktalar. Bu nedenle anlatırken bu zıtlıklardan faydalanmayı seviyorum. Bana bambaşka anlatım olanakları sağlıyor.

Öykülerinizde bir diğer metafor da kaplumbağa. Kaplumbağa da sembolik olarak koruyuculuğu, bilgeliği, ölümsüzlüğü, sabrı ve istikrarı temsil eder. Siz neden kaplumbağa metaforu kullanıyorsunuz?

Benim öykülerimde de benzer bir metafor olarak yer alıyor. Herkes gelip geçiyor ama kaplumbağa hâlâ orada. Dinliyor, görüyor, biliyor ama yavaşlığı nedeniyle harekete geçemiyor. Yapabildiği yalnızca kendini korumak.

“Beklerken” adlı kısa bir öykünüz var. Çok yoğun bir duygusallık hissediliyor. Öyküyü babanıza ithaf etmişsiniz. Şiirsel bir dil var bu öyküde. Ölüm var, beklemek var. Bu öyküyle ilgili neler söylersiniz?

Sanırım yazarken en zorlandığım öykü bu. Babamın uzun süren bir hastalık döneminden sonra yaşadığımız kaybı ertesinde, ressam Mehmet Bayraktar’ın resimleri üzerine yayına hazırladığım bir kitap için yazmıştım. (İşte Hayat Böyle Bir Şey, YEM Yayınları, 2019) Her resme farklı bir öykücü ses vermişti.

Benim payıma düşen resim ise, ressamın yaşadığım yası bilmeden uygun gördüğü bir tabloydu. Görür görmez etkilendim ve bu öyküyü kaleme aldım. Hâlâ her okuduğumda beni ağlatır.

Acıyla hesaplaşmak en zoru sanırım. Ölüm; çare bulamadığımız, en sevdiklerimizi bizden koparıp alan bir gerçek. Bana da çok şey öğretti. Bu süreçte ölmenin hem ne kadar zor hem de ne kadar kolay olduğunu gördüm…

Gamze Hanım öykülerinizi okurken sinematografik bir dil arayışı görüyoruz. Ayrıca “Kuşlar” öyküsünde ünlü gerilim filmi yönetmeni A. Hitchcock ve “Kara” öyküsünde “Doktor Jekyll ve Mr. Hyde” filminin adı geçiyor. Neler söylersiniz? Sinemayla aranız nasıl? 

İyi bir sinema izleyicisiyim. Mimarlık eğitimimle de birleşince görsellik benim için anlatıda ön planda oluyor. Sinemadaki belli başlı dramatik unsurlar edebiyatta da karşılık buluyor benim için. Mekân tasarlamayı ve atmosfer yaratmayı seviyorum. Sanırım bu nedenle yazdıklarım daha sinematografik hissediliyor. İyi bir öykünün iyi bir film gibi damakta güzel bir tat bırakmasını istiyorum. Bunun için mekân ve nesneler anlatının vazgeçilmez bir parçasına dönüşüyor.

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Gamze GÜLLER

    • Ankara’da doğdu.
    • İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde, lisans ve yüksek lisans öğrenimini İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı.
    • Öykülerden oluşan ilk kitabı İçimdeki Kalabalık 2008’de,
    • 2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan kitabı Beşinci Köşe 2012’de,
    • Kısa romanı En Çok Onu Sevdim 2015’te yayımlandı.
    • 2017’de ise Beşinci Köşe ve İçimdeki Kalabalık bir arada kitaplaştırıldı.
    • 2018’de İşte Hayat Böyle Bir Şey adlı çok yazarlı öykü derlemesini yayına hazırladı.
    • 2020’de öykü kitabı Durmuş Saatler Dükkanı,
    • 2024’de öykü kitabı Zürafanın Bildiği yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir