Kuran’da Biyoiktidar Eleştirisi

Kuran’ı doğru okumanın bir yolu, onu, indiği çağda ne anlama geldiğini merkeze alarak, tarihselci bir metotla ele almaktır. Bu okuyuş Kuran’ı indiren evrensel ve çağlar üstü ıstıraplarla hemhal olmayı sağlar. Fakat bu okuyuş Kuran’ın mucizeliğinin ve lafzının çağlar üstülüğünün hakkını veremez. Ve bu perspektifle sınırlı bir Kuran okuması, kişiyi eninde sonunda “Kuran Allah’ın değil, Hazret-i Muhammed’in sözüdür” demeye götürür.

Kuran’ı doğru okumanın ikinci bir yolu ise, onun çağlar üstü bir sanat klasiği olma vasfını merkeze alarak, Kuran’ı ele almaktır. Kuran kendi deyimiyle eşi benzeri getirilemeyecek bir mucizedir. Bu mucizelik, bir yandan Kuran mesajının insanlığa sunduğu tam teşekküllü ideal ve mutlu hayatı başka hiçbir seküler filozofun ve medeniyetin sunamayacak olması, bir yandan Kuran’ın her çağda o çağda taze nüzul ediyor oluyormuş gibi okunabilmesi, bir yandan Kuran’da saklı çağlar üstü hakikatlerin ağırlığının bir beşerin tahammülünün fevkinde olması, bir yandan da Kuran estetiğinin eşi benzeri getirilemez bir sanat mucizesi olması gibi bazı temel gerçeklere dayanır.

Kuran bu mucizeliği birkaç yolla sağlar. Kuran kendi deyimiyle alabildiğine zor hakikatleri son derece kolaylaştırmış bir kitaptır. Kuran evrensel hakikatleri düz anlamlı cümleler kullanarak değil, misaller ve temsiller yoluyla verir, kendi deyimiyle. Bu misaller ve temsiller yoluyla Kuran, kendi deyimiyle ‘müteşabihen mesani’ bir kitap haline gelir: yani sembolik ve çift anlamlı bir kitap haline… Bu sebeple müfessire düşen, Kuran’ın sembolik, çiftanlamlı ve kolaylaştırılmış dilinin derinliklerinde yatan evrensel ve zor hakikatlere ulaşmaktır. Müfessir, bunu yapabilmek için, çağının bilgi seviyesini ve çağının sorunlarını çok iyi tanıyan bir vasfa sahip olmalıdır. Ve bu vasfa sahip her müfessir Kuran’ın sembolik dilinin altında yatan farklı hakikat katmanlarına ulaşır. Yani Kuran, her müfessire, müfessirin birikimine göre ayrı şey söyler.

Kısa konuşursak, iyi bir müfessirden beklenen, çok iyi bir edebiyat mütehassısı olması ve çağının bilgi birikimine hakim bir yerden Kuran ayetlerini anlamlandırmasıdır. Müfessir bu vasıflara sahip değilse ve Kuran’ı içinde yaşadığı çağın sorunları ekseninde değil de, bin dört yüzyıllık bir geleneğin sorunları istikametinde anlamaya çalışıyorsa, o tefsirden çağımız namına bir ışık beklemek yanlış olacaktır.

Kuran’ın insana ve topluma dair her temel konuda çağın bilgi birikimini kuşatan bir yerden konuştuğunu makalelerim boyunca göstermeye çalışıyorum. Bu makalede Kuran’ın biyoiktidar hakkında beyanlarını teşrih etmek niyetindeyim. Yani devletin, kapitalizmin, bilimin ve ideolojinin insan bedenine nüfuz ederek işleyen ve insanı kontrol eden siyasetine dair Kuran beyanını teşrih etmek… Benim iddiam odur ki, her konuya dair misaller getirmiş olan Kuran, hakkı verildiği takdirde, biyoiktidar mevzuunda da mümine oldukça ciddi ışık tutacak hakikatleri dile getirir.    

GİZLİ İŞ ÇEVİREN DERİN GÜÇLER

ENAM 112. Böylece Biz, her peygambere insanların ve cinlerin şeytanlarını düşman etmişizdir; bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dileseydi bunları yapmazlardı. O halde onları iftiraları ile başbaşa bırak! 113. -Bir de ahirete inanmayanların gönülleri o yaldızlı söze meyletsin, ondan hoşlansınlar ve onların işlediği günahları işlesinler diye yaldızlı söz fısıldarlar.

Yukarıdaki ayetlere sathi bir bakış, bu ayetlerin günümüz ile bir ilişkisi olmadığını söyleyecektir. Zira bu ayetlere göre cinler insanlara yaldızlı sözler fısıldıyorlarmış ve bu yolla cinler insanları Allah’tan ve onun dininden uzak tutuyorlarmış. Bu ayete sathi bakacaksak, cinci hocaların da siyaset yaparken kaale alınması gerektiği türden hurafe cümleler söylemek zorunda kalırız.

Oysa yukarıdaki ayet oldukça günceldir. Zira Kuran’da ‘cin,’ çok farklı anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Örneğin Süleyman’a hizmet eden cinler, Süleyman’ın emrindeki yabancı asker, bilim insanı ve sanatçılardır. Zira Kuran’da cin sadece ateşten yaratılan gaybi mahlukları kastetmez; Kuran’da cin ‘bilinmeyen’, ‘yabancı’ gibi anlamlara gelir.

Bu ayetlerdeki ‘cinler’in ne anlama geldiğini yine aynı ayetlerin geçtiği pasaja soracak olursak ayet birden bire güncelleşir. Aşağıdaki ayetlere bakın: 

ENAM 123. Böylece her şehirde o şehrin günahkarlarının büyüklerini, orada hilekarlık yapsınlar diye, işbaşında bulundurmaktayız. Oysa onlar, hilekarlığı başkalarına değil, kendilerine yapıyorlar da farkına varamıyorlar.

Bu ayetleri daha önce verdiğim ayetlerle beraber okuyunca, insanlara yaldızlı sözler fısıldayan cinlerin kim olduğu da anlaşılmış oluyor. Bu ayetler beraber okunduğunda ‘cinler,’ başka hiç kimse değil, fakat toplumu hileli, gizli saklı ve entrikalı yollarla yöneten ekabir ve güçlüler takımına dönüşüyor. Bu gerçeği her toplumda yaşarız zaten. Pek çok zaman bozuk temellere yaslanan toplumları kolay yönetebilmek için, toplumun güçlüleri hileli, entrikalı işlere başvurur. Buradaki ayetlerin bu tabakaya ‘bilinmeyen’ anlamına gelen ‘cin’ kelimesiyle hitap etmesi, onların gizli saklı, karanlık işler çevirmesinden dolayıdır.

Kuran toplumu yönetmek için gizli saklı işler çeviren bu taifenin özelliklerini daha da detaylı olarak teşhir eder başka surelerde. Örneğin aşağıdaki ayetlere bakın:

DOKUZ ÇETE

NEML 46. Salih dedi ki: “Ey benim kavmim, iyilikten önce niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Ne olur Allah’a istiğfar etseniz, belki rahmetine ulaşırsınız.” 47.  Onlar: “Biz, senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.” dediler. O da: “Sizin uğursuzluğunuzun sebebi Allah tarafından biliniyor. Doğrusu siz imtihana çekilen bir kavimsiniz.” dedi. 48.          Şehirde dokuz çete vardı ki, bunlar o yerde bozgunculuk yapıyor, iyilik yapmaya yanaşmıyorlardı.

Yukarıdaki ayetlere göre, daha önce gizli, saklı ve entrikalı işler çevirdiği için ‘cinler’ olarak anılan ve halka yaldızlı sözler fısıldayarak toplumu kontrol ettiği söylenen güçlüler ve ekabir tabakası, tek bir bloktan oluşmuyormuş. Aksine onlar dokuz çeteden müteşekkilmiş.

Çağımızı müdrik bir insan olarak bu dokuz çetenin günümüzde karşılığı nedir diye sorulduğunda, bu ayetler birden bire güncelleşir. Zira günümüzde küresel toplumu kontrol eden birden fazla ifsat çetesi var. Bu çeteler de zaten toplumsal düşünürler tarafından teşrih edilmiş durumda: küresel silah sanayi sektörünün, küresel finans sektörünün ve küresel eğlence sektörünün liderleri ve Siyonizm, neoconlar, CIA ve Davos gibi oluşumlar sahip oldukları gücü eksen alarak toplumu dizayn eder ve kontrol altında tutarlar. Haliyle yukarıdaki ayetlerdeki dokuz çete günümüz için oldukça taze bir hakikati ifşa etmektedir.

Kuran bu çetelerin nasıl bir mantıkla çalıştığını da anlatır. Ve bu ele alış şekli de Kuran’ı çağımız toplumsal düşünürlerinin ışık alabileceği bir muhtevaya kavuşturur. Aşağıdaki ayetlere bakın:

ALTHUSSER (Devletin Baskıcı Aygıtları, Devletin İdeolojik Aygıtları)

SEBE31. Bununla beraber, o küfredenler: “Biz ne bu Kur’an’a inanırız, ne de önündekine! dediler. Fakat o zalimler yakalanıp Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman birbirlerine laf atarken bir görsen! Bir taraftan zayıf düşürülenler, o büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız kesinlikle biz mü’min olurduk!” diyeceklerdir. 32. Diğer taraftan büyüklük taşıyanlar, zayıf düşürülenlere; “Ya, size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suçluydunuz!” diyecekler. 33. O zayıf düşürülenler de büyüklük taslayanlara: “Hayır işiniz gece ve gündüzün hilesiydi; çünkü sizler, bizlere hep Allah’a küfretmemizi ve ona eşler koşmamızı emrediyordunuz.” derler ve böyle atışırlarken, azabı gördükleri zaman, içlerinden pişmanlık duymaktadırlar. Biz de o küfredenlerin boyunlarına tomrukları geçirmişizdir de yalnızca yaptıklarının cezasını çekiyorlardır.

Yukarıdaki ayetlerde vurgulamak istediğim ibare ‘gece ve gündüzün hilesi’ ibaresi. Bu ibare bir mecazdır. Zira Kuran’da pek çok yerde gece, sükunetimiz ve güvenliğimiz içindir. Kuran’da pek çok yerde ise gündüz, Allah’ın yarattığı maddi nimetlerin peşinde koştuğumuz, yani bireysel çıkarlarımızı güttüğümüz alandır. Haliyle gece ve gündüz, bu sembolizma içerisinde güvenliğimizi sağlayan devlet, ve bireysel çıkarlarımız peşinde koştuğumuz sivil toplum anlamına gelir. Örneğin Kuran bir kavmin helakinin onlar gece uyurlarken ya da gündüz oynarlarken geleceğini söyler. Burada açıktır ki kastedilen bir toplumun 11 Eylül gibi güvenlik ve devlet merkezli bir azap yaşaması ya da 2008 ekonomik krizi gibi sivil toplum merkezli bir felaket yaşamasıdır.

Bu ayetlere göre güçlüler ve ekabir takımı toplumu kontrol etmek için gecenin ve gündüzün hilesine başvururlarmış, yani devletin ve sivil toplumun hilesine… Althusser okuyanlar için söyleyeyim: bu ayetlerdeki gecenin hilesi, en başta, bir devletin devlet aygıtlarını kullanarak toplumu kontrol altında tutmasıdır; yani yargı, polis, asker gibi güçlerle… Gündüzün hilesi ise toplumun güçlüler takımının sivil toplumun araçları yoluyla toplumu kontrol altında tutmasıdır; yani medya, eğitim, eğlence, kilise, spor vs yollarla… Yani bu ayetlerdeki gecenin ve gündüzün hilesi, tam da, Althusser’in adlandırdığı şekliyle ‘devletin baskı aygıtları (DBA) ve devletin ideolojik aygıtları (DİA) anlamına gelir.

Kuran bu dokuz çeteden üçüne çok özel önem verir. Aşağıdaki ayetleri okuyun:

SİYASAL-EKONOMİK-KÜLTÜREL ALANLAR

MÜMİN 23. Andolsun Musa’yı âyetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik. 24. Firavun’a, Haman’a ve Karün’a; onlar dediler ki: “Bu bir sihirbaz, bir yalancı.”

Kuran’da “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyen Firavun, en başta bozuk bir siyasi egemenliğin tecessüm etmiş ve kolaylaştırılmış formudur. Kuran’da parayı kontrol eden Karun, bozuk bir iktisadi sistemin, bugün için kapitalizmin müşahhas hale getirilmiş ve kolaylaştırılmış formudur. Kuran’da Haman ise, bozuk bir bilgi sisteminin, bozuk bir tekniğin ve ideolojinin yedi yaşındaki çocuğun anlayabileceği bir muhtevaya sokulmuş temsilidir.

Yani Firavun, Haman ve Karun eleştirel toplum düşünürlerinin ‘siyasal, iktisadi ve kültürel kerteler’ dediği alanlarının oldukça sade bir dille ifade edilişidir.

Kuran Firavun, Haman ve Karun’u sadece ismen zikretmez. Onların egemenliklerinin çalışma biçiminin bozukluğunu da resmeder.

Aşağıdaki ayetler Firavun’un egemenliğinin nasıl bozuk temellere dayandığını anlatıyor.

FİRAVUN’UN BİYOİKTİDARI

KASAS 3. Sana Musa ile Firavun kıssasından bir kısmını iman edecek bir topluluğa ibret olsun diye, bütün gerçeği ile okuyacağız. 4. Çünkü Firavun, o yerde başkaldırmış ve halkını birbiriyle çatışan gruplara ayırıp arkasına takmıştı; onlardan bir grubu zayıf kılmak istiyor; oğullarını boğazlatıyor, kadınlarını hayatlandırıyordu (istihya ediyordu). O kesinlikle bozgunculardandı.

Yukarıdaki ayetlere göre Firavun’un siyaset tarzı pek çok modern toplum düşünürünün uğruna mücadele ettiği değerlere karşıydı. Firavun halkı çatışan gruplara ayırıyordu. Yani kardeşlik ilkesine aykırı hareket ediyordu. Firavun halkın bir grubunu eziyordu. Yani eşitlik ilkesine karşıydı.

Firavun özgürlük ilkesine de aykırı hareket ediyordu, ayete göre… Zira ayetteki ‘erkekleri boğazlamak, kadınları hayatlandırmak/istihya etmek’ ibaresi bir deyimdir. Firavun eğer gerçekten Beniisrail erkeklerinin hepsini boğazlıyor olsaydı, Beniisrail nesli devam etmezdi. Buradaki erkek ve kadın birer deyimdir. Ve erkek, Firavun’a aktifçe direnen insanları; kadın, Firavun’a pasifçe itaat eden insanları kasteder. Firavun’un erkekleri boğazlaması, Firavun’un ona direnen insanları köle gibi şiddete maruz bırakarak onurlu ve mutlu bir hayattan mahrum etmesi eylemidir. Firavun’un kendine itaat edenlere bahşettiği ‘hayatlandırma ve istihya etme’ fiili ise onun kendine itaat edenlerin haz duygusunu ve yaşama duygusunu kışkırtarak kendine köle edinmesi siyasetidir. Zira Kuran’da ‘istihya’ kelimesinin bir manası ‘haz duygusunu kışkırtmak’tır. Örneğin Şuayb’ın kızı, gücüne ve delikanlılığına hayran olduğu Musa’nın önünde istihya ile yürür, yani Musa’nın haz duygusunu kışkırtarak…

Buradan bakınca Firavun’un kendine itaat edenlere sunduğu istihya Herbert Marcuse ile beraber okunmayı hak ediyor. Zira Marcuse’ye göre kapitalizm insanları itaat altına alabilmek ve onları gerçek ve onurlu özgürlükten mahrum edebilmek için, tebaasının haz duygusunu kışkırtır ve onları hazzın kölesi haline getirir.

Yani kardeşlik ve eşitlik ilkelerine aykırı hareket eden Firavun, kendine direnenleri köle gibi baskı altında tutarak ve kendine itaat edenlerin haz duygusunu kışkırtarak onları egemenliği altına alınca, aslında özgürlük idealine de aykırı savaş vermiş oluyordu. Yani Firavun’a karşı savaş vermek, bir anlamda, kardeşlik, eşitlik ve özgürlük değerleri uğruna mücadele etmektir, Kuran’a göre…

Kuran sadece Firavun’un değil, Haman’ın, yani bozuk bir bilgi sisteminin, kültürün ve ideolojinin işleyişini de oldukça sade kelimelerle, fakat bu sade kelimelere yoğun anlamlar yükleyerek ifşa eder. Aşağıdaki ayetlere bakın:

HAMAN VE ATEŞLE TUTUŞTURULAN BEDENLER

KASAS 38. Firavun ise şöyle dedi: “Ben, sizin için benden başka bir tanrı bilmiyorum. Ey Haman, haydi benim için balçık üzerine bir ateş yak.”

Burada vurgulamak istediğim ibare Haman’ın balçık üzerine ateş yakması eylemidir. Bu ibare bir deyimdir ve bozuk siyasetlerde bedenler üzerinde işleyen iktidarın nasıl bir mantıkla çalıştığını anlatır. Zira Kuran için ‘balçık’ pek çok sefer insan bedenin kasteder. Kuran için ise ‘ateş,’ bizim bugün de kullandığımız anlamındaki gibi bizi harekete geçiren tutkulardır. Haliyle Haman’ın balçık üzerine ateş yakması, her şeyden önce toplum fertlerinin bedenlerinin tutkularla alevlendirilerek itaat altına alınması eylemidir. Bunu komünist Rusya ‘devrim ve ütopya’ söylemiyle yapıyordu, çağdaş kapitalizmde ise bedensel tutkuları ateşleyen hedonist ahlakı pompalama yoluyla. Her iki devlette de bu işten sorumlu insanlar kültürü, ideolojiyi ve bilgiyi tekelinde tutan ve toplumu kontrol amacıyla kullanan entelektüeller, yani Haman’lardı.

Kuran bozuk bir egemenliğin egemenliği devam ettirmek için yaptığı harcamaların, yönetilen toplumu nasıl daha da bozuk hale getirdiğini de çok sade bir dille zikreder. Yine bu sade dilin arkasında çok derin bir yoğunluk vardır. Ve bu yoğunluğu görebilmek için müfessir çağını çok iyi tanımalı, çağının bilgi birikimiyle hemhal olmalıdır. Ayetler şöyle:

ADORNO: KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ  

ALİİMRAN 116. Küfredenleri, kesinlikle ne malları ne de çocukları Allah’tan kurtaramayacaktır. Onlar, cehennemin sakinleridirler ve hep orada kalacaklardır. 117. Bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine/hars’larına isabet edip onu mahveden kavurucu soğuk bir rüzgara benzer. Allah, onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Bozuk bir toplumda egemenler, halkı itaat altında tutabilmek için eğitime, eğlence sektörüne, spora, medyaya, din sektörüne vs ciddi harcamalar yaparlar. Fakat yaptıkları bu harcamalar iyi niyetle ve toplumu ıslah namına yapılmadığı için, bozuk bir toplum ve kültür yaratırlar. Ve sonuçta bu kültüre göre yetişen insanlar da toplumu ifsat ederler. Örneğin Birinci Dünya Savaşından önce halkı itaat altına almak için okulllarda ve kiliselerde oldukça milliyetçi bir kültür yaratıldı. Sonuçta bu kültür iki dünya savaşını doğurdu. Medya, sanat ve eğlence sektörünün kültürü ifsat eden bu özelliğine ise Adorno ‘kültür endüstrisi’ adını veriyor ve bu endüstrinin insan yaşamını tahrip ettiğini söylüyordu. Bugün kırk yıllık neoliberalizmin eğlence, medya ve spor endüstrisi yoluyla yarattığı kültürün insan yaşamını ifsat ettiğini de Byung Chul Han gibi ciddi sosyologlar söylüyor.

Yukarıdaki ayetlere göre egemenlerin egemenliklerini korumak için yaptıkları harcamalar bir ekini/hars’ı tahrip edermiş nihayetinde. Hars ve ekin Kuran dilinde bir mecazdır ve toplumun ‘kültür’ünü kasteder. Örneğin Kuran “işleri münafıklara bırakırsan ‘hars’ı ve ekin’i tarümar ederler” der. Buradaki hars ve ekin aşikardır ki, o toplumun kültürüdür. Haliyle bu ayetler Adorno’nun ‘kültür endüstrisi’ düşüncesiyle beraber okunmalıdır.

Kuran için bozuk bir toplumsal yapılanma; egemenler toplumu kontrol etmek için hiçbir harcama yapmasa bile; kendi içinde kültürü ifsat edicidir. Aşağıdaki ayetler bu hususu vurguluyor.

HABERMAS: KÜLTÜRÜ İFSAT EDEN KAPİTALİZM

ENBİYA 78. Davud ile Süleyman’ı da. Hani ikisi de ekin/hars hakkında hüküm veriyorlardı. Hani bir kavmin sürüsü/ganem’i ekin/hars içinde geceleyin yayılmıştı; Biz de hükümlerine şahittik.

Kuran’da ekin ve hars’ın kültür anlamına geldiğini söylemiştik. Yukarıdaki ayette geçen ‘ganem’ kelimesi ise sadece bir koyun ve davar sürüsü değildir. Zira etimoloji sözlüklerine bakıldığında ‘ganem’ ‘elde etmek için çaba gerektiren her kazanç’ anlamına gelir.

Yani düz anlamıyla bir çoban toplumu ile bir tarım toplumu arasındaki çatışmayı anlatan ibare, sembolik anlamıyla serbest piyasanın ve kapitalist ahlakın bir toplumun kültürünü bozması halini anlatır. Zira sembolik okumada ‘ganem,’ bizlerin serbest piyasada kazanç elde etmek için giriştiğimiz rekabeti anlatır. Kuran’a göre işte bu çaba kültürü tarümar ediyormuş.

Buradan bakınca bu ayetleri bir anda Habermas’la beraber okumak zorunda kalınır.. Zira Habermas’ın da derdi kapitalist çabanın sömürgeleştirdiği ve tarümar ettiği kültürü ve yaşama evrenini yeniden ihya etmekten ibaretti.

Kuran sadece kapitalizmin insan yaşamını tahrip edici nitelikleri hakkında kayda değer sözler söylemez. O aynı zamanda Adorno ve Horkheimer’ın ‘araçsal akıl’ diyerek mahkum ettiği bir toplumsal yaşam tarzına da karşıdır. Aşağıdaki ayetler bu hususu ele alıyor:  

ADORNO VE FOUCAULT: ARAÇSAL AKIL ve UN UFAK OLAN İNSAN

HACC 31. Allah için, O’na ortak koşmaksızın birliğini tanıyan kimseler olun. Her kim Allah a ortak koşarsa, sanki gökten düşüp de kendisini kuşlar kapışmış veya rüzgar kendisini un ufak edici bir yere sürüklemiş atmış olur.

Yukarıdaki ayetlere göre, Allah’ı ve dinini bırakırsak, gökten düşüp de kuşların paramparça ettiği ettiği insanlara dönüşürmüşüz.

Kuran için ‘kuş’ kelimesi bir deyimdir. Ve etimoloji sözlüklerine bakıldığında “şöyle yaparsan şöyle olur, böyle yaparsan böyle olur. Sen en iyisi böyle yap” diyerek strateji çizen insanlara ‘kuş’ denirmiş. Zaten Davud’la beraber tesbih eden kuşlar da bir savaş dehası olan Davud’un stratejisyenleriydi.

Buradan bakınca ayet bir anda Adorno ve Horkheimer’la beraber okunmak zorunda oluyor. Zira bu iki isme göre, bizler, modern zamanlarda yaşamımıza bir birlik, bütünlük ve amaç veren Tanrı’yı ve dini bıraktık. Ve güce ve çıkara hizmet eden bir toplum yarattık. Bu yeni toplumun egemenleri biz insanları başlı başına bir değer olarak görmüyor. Egemenlerin amaçları etrafında sadece bir araç olarak değer kazanıyoruz çağımız toplumunda. Yani bu modern toplumda hepimiz belli stratejilerin aracından öte bir değere sahip değiliz.

İşte ayetteki “Allah’ı ve dinini bırakırsan kuşların ve stratejisyenlerin kapıştığı bir araca dönüşürsün” demek, tam da Adorno ve Horkheimer’ın bahsettiği bu içler acısı durumu anlatıyor.

Ayetteki ikinci ibare ise Foucault’ya temas ediyor; yani “Allah’ı ve dinini bırakırsan, seni un ufak edici bir yere sürüklenirsin” ibaresi… Zira Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler’de söylediği gibi, modern zamanlardan önce, kişisel ve yaşamsal bütünlüğümüzü Tanrı aynası karşısında kendimizi inşa ederek tesis ediyorduk. Fakat sonra Tanrı’yı ve dini bıraktık ve kendimizi seküler bilimlerle tanımlamaya başladık. Seküler bilimlerse her gün değişiyor. Ve seküler bilimlerin gözünde artık sürekli çizilen ve sürekli yeniden un ufak olan siluetlere dönüşüyüruz. Yaşamımızın birliğini, bütünlüğünü ve anlamını yitiriyoruz.”

Kuran Foucault’ya daha derin temaslarda da bulunuyor. Aşağıdaki ayete bir bakın: 

FOUCAULT: GÖZETİM TOPLUM

74. (Salih, kavmine şöyle dedi:) Ve düşünün ki, O, sizi Ad kavminden sonra onların yerine getirdi; sizi bu topraklarda yerleştirdi ovalarında (suhûl’ünde) köşkler (kusûr) kuruyor, dağlarında (cibal) evler (buyût) yontuyorsunuz. Artık hep, Allah’ın nimetlerini anın yeryüzünü bozgunculuk yaparak berbat etmeyin!” dedi.

Yukarıdaki ayetin sathi manası, Salih’in kavminin doğaya hükmedebilen endüstriyalist bir kavim oluşu gerçeğidir. Fakat ayetin ikinci bir tabaka manası daha var. Ve o mana da Foucault’nun keşfi olan ‘gözetim toplumu’ fikrine işaret ediyor.

Kuran için ‘dağ’ kelimesinin bir anlamı çok kuvvetli topluluk, yani ‘ordu’dur. Kuran için ‘ev’ kelimesinin bir manası ‘egemenlik’tir. Kuran için “dağlarda evler yontuyorsunuz” demek, mecazına bakıldığında “ordularınızla egemenlik kuruyorsunuz” yani “emperyalizm yapıyorsunuz” demektir.

Kuran için ‘suhûl’ ise bir yandan ova, bir yandan da ‘hoşgörü’ anlamına gelir. Ve hoşgörü, sivil toplumun merkezi ilkesidir. Yani ordu ve askerin karşıtı olan sivil toplumu vurgular ‘suhûl’ kelimesi. Kuran için ‘kasr/kusûr’ ise bir yandan ‘köşk,’ bir yandan ‘gözünü dikip bakmak’ anlamına gelir. Örneğin, Kuran’daki hurilerin hep ‘kasr’edici özelliği vurgulanır, ki bu ‘hurilerin gözünü erkeklerine kısmış olması’ anlamına gelir.

Yani ayete göre ‘yerin suhûlünde kusûr yapmak,’ bir yandan ovalarda köşkler yapmak, bir yandan da hoşgörünün merkezi olan ‘sivil toplumda gözetleme evleri yapmak’ anlamına gelir -ki mecazi anlatım merkeze alındığında, ibare açıkça Foucault’nun gözetim toplumu eleştirileriyle beraber okunmalıdır.

Fakat bu makalenin başından beri söylemek istediğim üzere biyoiktidar söz konusu olduğunda Kuran kendini herhangi bir düşünüre teslim etmez. Aksine Kuran, her konuda olduğu gibi bu konuda da konu hakkında tüm söylenebilecekleri şamil metafizik bir mevkiden, kuşatıcı bir bakışla derdini beyan eder.

Biyoiktidar konusu hakkında ele alacağım son ayet, Foucault’yu daha ileri mevzilere taşıyan Agamben’in Kutsal İnsan kitabında siyasetin ve biyoiktidarın merkezi olarak gördüğü hususu ifşa eder. Ayet şöyle:   

SCHMITT VE AGAMBEN: EGEMEN İSTİSNA VE ÇIPLAK HAYAT

SEBE 14. Sonra Süleyman’ın (egemenliğinin) ölümüne hükmettiğimizde onlara onun ölümünü sezdiren olmadı, yalnız bir güve (dabbetülarz) dayandığı asasını (minseeteh) yiyordu. Bu sebeple yere yıkıldığında besbelli oldu ki, eğer cinler gaybı bilselerdi, o horlayıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.

Pek çok müfessirimiz bu ayeti sathi bir biçimde okuyarak bu hikayeyi alabildiğine hurafe bir hale getirdiler. Oysa bu ayetin sade mitolojik dilinin altında nice çağlar üstü hakikatler saklıdır. Bunu görmek için yapılması gereken ise edebiyat zevki edinmek ve bu hikayenin Tevrat’taki anlatımını okumaktır.

Ayetin en az üç katman manası var. İlk mana göründüğü gibi mitolojik bir hikaye… Fakat ikinci katman daha farklı. Süleyman’ın cinlerinin ona hizmet eden ateşten yaratılmış varlıklar olmadığını, bu cinlerin Süleyman’a hizmet eden yabancı bilim insanları, sanatçılar ve askerler olduğunu daha önce söylemiştim. ‘Asa’ ise Kuran için bir insanın sahip olduğu bilgeliğin mecazıdır. Örneğin Hazret-i Musa’nın asası, onun sahip olduğu teorik bilgeliktir. Ayette güve olarak çevrilen dabbetülarz ibaresi ise güve anlamına gelmez. Aksine dabbetülarz yeryüzünde hareket etme yeteneğine sahip herhangi bir canlı demektir. İnsan olsun, böcek olsun, sırf hareket ettiği ve debelendiği için tüm canlılar Kuran’a göre dabbetülarz’dır.

Buradan bakınca… Hikayenin Tevrat’taki anlatımı ayetin ikinci tabaka manasını verir. Zira Tevrat’a göre, Süleyman öldüğünde yerine oldukça deneyimsiz ve genç bir oğlu kral oldu. Yine Süleyman öldüğünde ona itaat eden yabancı halklar ayaklandı. Ve genç ve deneyimsiz yeni kral “ne yapmalıyım şimdi?” diye danışmanlarına sorunca, danışmanlar yeni krala son derece basiretsiz nasihatler verdi. Yani kral bu basiretsiz tavsiyeleri uygulayınca da Süleyman’ın krallığı parçalandı.

Ayeti bu gözlerle yeniden meallendirince Süleyman’ın (egemenliğinin) ölümünü bildiren şey şuydu: bu egemenliğin basiretini (asa) kemiren isyancı halk yığınları (dabbetülarz.)

Fakat benim vurgulamak istediğim husus ayetin bu ikinci tabaka manası değil de, daha derinden yatan üçüncü tabaka manası –ki bu üçüncü tabaka tam da bizim biyoiktidar tartışmamızın özüne temas ediyor.

Bu üçüncü tabakayı görebilmek için önce Agamben’in Kutsal İnsan’da “siyasetin özü nedir?” sorusuna verdiği yanıta bakalım. Agamben için siyaset akıllı insanların bir sözleşme yoluyla kendilerine bir egemen atama ve işlerini ortak akli kararlarla sürdürme meselesi değildir. Agamben için siyasetin iki tarafı vardır: Birinci tarafı Carl Schmitt’in ifşa ettiği üzere kendi koyduğu kanunlara uyma mecburiyeti olmayan ve kendi koyduğu kanunlara ‘istisna hali’ yaratma yetkisine sahip egemendir. Siyasetin, egemenin karşısında duran ikinci tarafı ise, egemenin, üzerinde işlemeye ve ona şekil vermeye kendini haklı gördüğü çıplak hayattır. Yani akıllı, ruh sahibi olması yönüyle değil, sadece yaşaması, hareket etmesi ve debelenmesi niteliğiyle hayat. Agamben siyasetin merkezinde duran bu ilişkiyi “egemen istisna karşısında duran çıplak hayat” kelimeleriyle özetliyor.

Şimdi yukarıdaki ayete bir daha bakalım: Kuran’ın Süleyman’ın asa’sı yerine kullandığı tabir ‘minseeteh’dir. Minseeteh, ‘nesee’ kökünden gelir. Ve kurallara istisna koyma yeteneğine vurgu yapar. Örneğin, Kuran için kafirler, haram aylarda nesee yaparlar. Yani haram aylar söz konusu olduğunda, bazı yıllarda yasayı işletmezler, yasaya istisna hali uygularlar. Dolayısıyla Süleyman’ın asa’sı ‘minseeteh’, Süleyman’ın bir egemen olarak yasalara istisna hali koyma yeteneğidir.

Süleyman’ın asa’sını kemiren ise ‘dabbetülarz’dır. Dabbetülarz’ın güve anlamına gelmediğini daha önce söylemiştim. Dabbetülarz, tam kelime çevirisiyle ‘yeryüzünün debeleneni’ demektir. Ve insan olsun, kuş olsun, böcek olsun bir canlı sırf hareket edebilme, sırf debelenme ve sırf yaşama niteliğiyle vasıflandırıldığında ‘dabbetülarz’ adını alır. Dolayısıyla Süleyman’ın asasını kemiren dabbetülarz, Agamben’in egemen istisna karşısında duran ‘çıplak hayat’ına tam olarak tekabül eder. Fakat dediğim gibi ayetin bu mucizevi vasfını görebilmek için Kuran’a edebiyat zevkiyle yaklaşmak ve çağın bilgi birikimine ve çağın sorunlarına duyarlı bir halde Kuran tefsiri yapmak gerekir.

Biyoiktidar konusunda Kuran’ın siyasi tavrının ne olduğunu da söyleyerek bu makaleye nihayet verelim. Bu yazı İslam’ın bütünsel mesajının ve onun insanlığa ne vaat ettiğinin tartışması değil. Sadece İslam peygamberinin insanı zincirleyen ve köleleştiren tüm bağları ve zincirleri söküp atmak gibi bir derdinin olduğunu ve bu derdi taşımayan bir din anlayışının gerçek İslam sayılamayacağını söylemek için aşağıdaki ayetleri vereceğim. Zira bu ayetlere göre Peygamber insanı her türlü kölelik bağından ve zincirinden kurtarmak için gelmiştir.   

ÖZGÜRLÜK PEYGAMBERİ

ARAF 157. Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları elçiye, o okuyup yazma bilmeyen peygambere uyarlar. O, onlara iyilik emreder ve onları kötülükten alıkoyar, temiz, hoş şeyleri kendileri için helal, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indirir atar. İşte o zaman ona iman eden, ona tam saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler; işte o asıl maksada ulaşan kurtulmuşlar, onlardır.

Kuran tefsirini, ölmüş bir medeniyetin bin dört yüzyıllık geleneğinden başka bir müfredata sahip olmayan ilahiyat fakültelerimize tahvil ettiğimiz sürece, İslam’ı yeniden diriltebilmemiz ve Kuran’ı çağa hitap edebilir hale getirebilmemiz mümkün değil gibi.

Kuran’ın çağımızla yaşadığı sorundan bir çıkış arayan Muhammed Abduh, 19. Asrın sonlarında takipçilerine şöyle bir tavsiyede bulunmuştu: “Kuran’ı tefsir ederken Zemahşeri, Razi, Taberi gibi geçmiş otoritelere müracaat etmeyin. Çağınızı, çağınızın sorunlarını ve çağınızın bilgi birikimini merkeze alın. Ve ‘Kuran çağımıza dolaysızca ne söylüyor,’ onu açığa çıkarmaya çalışın.” Yine aynı sorunla yüzleşen ve modern çağda Kuran’a hayat üflemeye çalışan Bediüzzaman Muhakemat’ında yeni tefsir usulünün temellerini atmış ve “Kuran, edebi sanatlarla dolu estetik bir mucizedir. Bu estetiğe duyarlı bir biçimde tefsir yazmaya çalışın” demişti. Yine Bediüzzaman, Kuran tefsirinin hakkını verebilmek için “bu işi her biri birkaç fende mütehassıs bir heyetin yapması gerekir. Kuran bir dağı bile paramparça edebilecek çok yoğun hakikatler barındırıyor içinde. Bilginin alabildiğine genişlediği günümüzde tek bir müfessirin kendi çabasıyla bu işin altından kalkabilmesi mümkün değil” demişti.

Sonrasında, okuyabildiğim kadarıyla Muhammed Esed, Elmalılı, Seyyid Kutup, Mevdudi, vs  bu işi bir yerinden tutmaya çalıştılar. Ve bizi 20. Yüzyılda taşıdılar. Fakat 21. Yüzyıl için yeni bir tefsir yazmadığımız takdirde, 20. Yüzyıl tefsirlerimizin dinimizi geleceğe taşıyabilmesi mümkün değil.

Ben makalelerim ve kitaplarım boyunca böylesi bir tefsir adına okuyucularımı motive etmek için yazıyorum. Tefsirde son söz değilim. Ve benim tefsir ettiğim pek çok ayette başka müfessirler başka derin manalar bulacaktır muhakkak. Bu durumu Mustafa İslamoğlu, İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan gibi müfessirlerimizi okuduğumda gözlemliyorum. Zira Bediüzzaman’ın dediği gibi Kuran her çağda her tabaka insana farklı hakikatleri fısıldayabilen çağlar üstü bir sanat klasiğidir. Maturidi’den, Zemahşeri’den, Razi’den hala öğreneceğimiz çok şey olduğunu da onları okuyunca tasdik ediyorum. Fakat geleneksel otoriteler bugünümüz için yeterli değil.

Bu yazıda Kuran’ın biyoiktidar üzerine söyleminin çağdaşlığını ifşa etmeye çalıştım. Başka yazılarımda ve tefsirlerimde çok daha başka hususları ele almış durumdayım. Ve iddiam hep şu oldu: Kuran’ın da meydan okuduğu gibi, hiçbir çağ ve hiçbir medeniyet ve hiçbir düşünür Kuran’ın eşini benzerini getiremez. Gerek içinde taşıdığı hakikatlerin yoğunluğu itibariyle, gerek bu zor hakikatleri ilkokul mezunu bir çocuğun bile anlayıp zevk alabileceği bir forma sokabilmesi itibariyle, gerek bağrındaki yoğun sanatsal zevk itibariyle, gerek de insana vaat ettiği bütünlüklü ve mutlu yaşam felsefesi itibariyle, gerekse de vs… Yedinci Asırda inmiş Kuran Muhammed’in değil, Allah’ın kelamıdır. Ve Allah Kuran’ı indirirken bir gün 21. Asrı da yaratacağını çok iyi biliyordu…

Okuyucularımda bir iz bırakabilmiş ve onları ellerine Kuran’ı alma ve onu taze gözlerle okuma hususunda motive edebilmiş olmak dileğiyle…  

Esat ARSLAN

One Comment

  1. Necati ilmen Reply

    Gönlünüze sağlık. Keyifle okudum. Akif’in dediği gibi “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı…” Hakikaten Kur,anı Zamanın şartlarına göre edebiyat zevkine sahip, psikoloji, sosyoloji vesair bilimlere vakıf entellektüel birikimi olan kişi ya da kişilerin marifetiyle tekrar yorumlanması şart. Aksi takdirde Kuran’ın sadece zahiri manasına takılan ve kendine göre bir anlam veremediği bazı ayetlerden dolayı gençlerin deist, ateist vesaire olma ihtimalleri her geçen gün artıyor .

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir