Murat Gülsoy’un “Kuşku” Adlı Öyküsü Üzerine…

Murat Gülsoy, İstanbul için, “Kalbinden içeri girilen başka bir şehir var mıdır?” diyor Kuşku adlı öyküsünün finalinde.

Lizbon’u görmedim ama internetten ve televizyondan izlediğim kadarıyla İstanbul’a çok benziyormuş. Tabii, bizim derdimiz şehirleri yarıştırmak değil. Modern öyküde -en azından bir şiir dizesi kadar- dolu bir cümleye rastlamanın mutluluğu bizimkisi. Hatta genç yazarların kulağına küpe yapması gereken bir söz daha buldum bu öyküde: “Gerçek yaşamın tersine romanlarda her şeyin bir açıklaması vardır.”

                                                                       ***

Kahraman (birinci kişi) anlatıcı, Kuşku adlı öyküde, adadan İstanbul’a dönerken başından geçenleri anlatıyor. Başkahramanın tanıtımından bu öznenin, muhtemelen yazar olduğunu çıkarıyoruz. Orta yaşlı, eğitimli, roman okuyan biridir anlatıcı.

Yazar, öykünün girişini sinematografik ögelerle beziyor önce: Masmavi bir deniz, tepede güneş, püfür püfür esen rüzgâr ve -ortaya çıkmasa da- yazarın görmeyi hayal ettiği yunus balıkları.

Derken, anlatıcı kahramanın yanına bir genç gelip oturur. Anlatıcı, bir yandan genç hakkında varsayımlar üretirken diğer yandan da romanını okumaktadır. Söz konusu romanın gerçek mi, yoksa kurgu mu olduğu anlaşılmıyor ama anlatıcı özne (yazar) sık sık romandaki olaylardan söz edip kimi görüşler, varsayımlar ileri sürüyor.

Anlatıcı kahraman, yanına gelen gençle sohbet etmeye başlıyor. Delikanlı, yaptığı işten söz ediyor. İş yerinden bir hafta izin alıp adaya gezmeye geldiğini hatta giderken yolda yalnız bir genç kızla tanıştığını, onunla o gece aynı otelde kaldıklarını ve birlikte olduklarını anlatıyor. Aradan biraz vakit geçtikten sonra, delikanlı deniz tutmasından rahatsız olunca çantasını anlatıcıya emanet edip lavaboya gidiyor.

Delikanlı uzun bir süre gelmeyince anlatıcı, genç hakkında türlü senaryolar kurar. Hatta bu senaryoların başlangıcı, gencin çantasının kenarındaki gazetede okuduğu “ter-” hecesidir. Yazının geri kalanını okuyamamaktadır. Anlatıcı, “ter-  hecesinin peşine düşer. Aklına ilk gelen de “terör” sözcüğüdür. Çantadaki malzemenin bomba olduğunu hayal etmeye başlar anlatıcı. Gencin bombayı bırakıp kaçtığını düşünüp paniğe kapılır. O da çantayı başkasına emanet edip aşağıya iner. Gencin yüzünü çok da iyi hatırlayamamaktadır. Yüzlerce insan arasında onu bulmanın imkânı yoktur. Korku ve kuşku içinde genci arar ve nihayet onu bulur. Genç adamla çantaların olduğu üst güverteye çıkarlar. Yolculuk biter ve herkes yoluna gider.

Yazının başında Murat Gülsoy’un -en azından bu öyküde- sinema tekniği kullandığını söylemiştik. Malum, kamera odağıyla dış mekânları anlatmak kolaydır. Mesele kahramanların iç dünyası olunca anlatımda kamera yetersiz kalır ve burada edebiyat (dil) devreye girer. Yazar, gerek mekânın tanıtımı gerekse insanların görünen iletişimini dile getirme bakımından oldukça başarılı. Özellikle anlatıcının, önündeki çantanın bomba olabileceği kuşkusuna kapıldığı andan çanta sahibi gencin dönüşüne kadarki kısacık zaman dilimini öyle heyecanlı, öyle gergin anlatmış ki okur bu sahnelerde âdeta nefes alamıyor. Bir öyküyü okutan en önemli unsurdur içerikteki heyecan. Yazar bunu hakkıyla kotarıyor. Yine, çantanın işlevsel nesne olarak kullanımı da oldukça isabetli bir seçim. Belki burada çantanın boyutlarının yeterince tanıtılmaması sorgulanabilir ama yazar belli ki okurun peşin hüküm vermesini istememiş, dolayısıyla da çanta hakkında çok da detaylı açıklamalar yapmamış.

Öykü türünün bir roman özeti olmadığının en güzel örneğidir bu öykü. Zira modern öykü, kısacık bir anın anlatımı ya da o anın kahramanlarda bıraktığı izlenimin yansıtılmasıdır. M. Gülsoy, bir ada yolculuğunun kısacık bir anında yaşananları ipeksi, arı duru bir Türkçeyle anlatıyor. Şiirdeki hamaset perişanlığı gibi öyküde de illaki bir ders verme kolaycılığına kaçmıyor yazar. Rahat, doğal ve gerçekçi sahnelerle de büyülü bir öykü oluşturulabiliyormuş demek ki…

Eleştirmen Fethi Naci, “İyi bir roman, sıradan insanların gündelik hayatlarında yaşadığı ya da tanık olduğu ama o anda dikkat etmediği detaylardan oluşur.” der. Murat Gülsoy, hayat tecrübelerinden edindiği kimi incelikleri öykülerinde kullanıyor. Örneğin bu öyküde yazar, toplum içinde kitap okumanın, bir bakıma, bireyin kendisini insanlarla iletişime kapatmak anlamına gelebilecek kaba bir hareket olduğunu söyletiyor anlatıcıya.

Yine bir başka sahnede anlatıcı kahraman, ilerleyen sayfalarda yaşayacağı bomba paniğinin gerçekliğine inandırmak için okura henüz ilk sayfalarda kendisinin ne kadar paranoyak bir insan olduğu konusunda altyapı oluşturmak için kimi bilgiler veriyor.

M. Gülsoy metninde bilinçli- bilinçsiz seciler (düzyazı uyağı) kullanıyor. Örneğin:

           “Anlaşılmaz bir dur-UM.
           kendimi alamıyord-UM.”
           “Mutlaka çözülebil-İR.
            …..nedensiz değild-İR.”

M. Gülsoy bu hikâyede okuru, öğrencisi gibi görmekten kendini alamamış: “Okuduklarımı düşünsel olarak kendi yaşantım üzerinde tartmaktan büyük bir haz aldığım için ‘gerçeğe bir de başka yönünden’ bakmayı denemeli diyordum kendi kendime.” diyerek okura bir bakıma yol gösteriyor.

Yazar, kimi incelikli davranışları özgün ifadelerle dile getiriyor. Örneğin: Delikanlının çantaları bırakıp alt kata gidişinin uzun sürmesinden huylanan anlatıcı kahraman, alt kattaki kalabalık arasında delikanlıyı ararken “Birini aradığımı belli etmeye çalışarak koltuklara bakıyordum ‘Yanlış anlamayın, sizi değil bir başkasını arıyorum’ bakışıydı bu.” ifadelerini kullanıyor. Gerçekten de konuyla ilgili olmayan insanlarla mecburen göz göze geldiğimizde, hareketlerimizle böyle ifadeler kullanmak isteriz. Bu durumlarda yazarlar da en uygun ifadeyi bulup söyleyen (yazan) insanlardır.

Yazının başına aldığımız, yazarın öykü ve İstanbul hakkındaki cümlelerinin, öykünün sonunda olması tesadüf değildir. Zira kimi yazarlar, öykü ve romanda vurucu final sahnelerinden sonra okuru o heyecandan çekip çıkarmayı severler. Murat Gülsoy da bu öyküdeki final sonrası durağanlığın ilhamını, Anna Karenina romanında Anna’nın trenin altında kalıp ölmesinden sonra Tolstoy‘un Kont Voronski’yi Osmanlı-Rus Savaşı’na göndermesinden almış olmalı.

M. Gülsoy elbette ki öykü ve romanla meselesi olan bir yazar. Öykü ve roman atölyelerinde onlarca yazar yetiştirdiğini de biliyoruz. Dolayısıyla bu öyküde üst kurmaca tekniğiyle anlatıcının, okuduğu bir romanda yaşananları ve onların hakkındaki düşüncelerini öyküye dikiş izi olmaksızın monte etmesi, öğrencilerine ders niyetine okutulabilir.

Kısacası, usta bir kalemden usta işi bir öykü okuduk. Zira onun kaleminden dökülen sözcük incileri; şiirsel bir üslup, Kafkaesk bir tedirginlikle Sait Faik tadında bir deniz öyküsüne dönüşmüş.

Samle ÇAĞLA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir