Ferit Burak Aydar ile Cem Soydemir’in Türkçeye kazandırdıkları Körlük ve İçgörü üst ve Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler alt başlıklı kitabı, Metis Yayınları’nın gayretiyle raflardaki yerini aldıktan sonra, yayımlanan nitelik düzeyi yüksek her kitabın makûs talihini paylaştığı için, eleştiriden analize doğru direksiyon kıran söylemi üzerinde yeterince durulmayan Paul de Man, sözü edilen çalışmasında; Murat Belge, Jale Parla, Nurdan Gürbilek, Orhan Koçak gibi isimlerin başını çektiği zümre tarafından tartışmaya açılan Kanon kavramı ve bu kavramın inşacısı Harold Bloom ile, kitabın ortasından konuşmayı ihmal etmeden hesaplaşmıştı.
Mustafa Zeki Çıraklı’nın, titizliği halının altına süpürdüğü Türkçesiyle Paradigma Yayınları arasından çıkan Okuma Alegorileri üst ve Rousseau, Nietzsche, Rilke ve Proust’ta Figürel Dil ve Fatma Büşra Helvacıoğlu’nun Çıraklı’yı gölgede bıraktığı bir dille okuruna Ketebe Yayınları’nın mesaisiyle ulaşan Teoriye Direnç’te Bloom ve ondan uzaklaşıyormuş gibi davransa da esaretini bir şekilde ilan eden, Türkiye’nin teorisyenleri tarafından de Man’a göre daha fazla benimsenen Northrop Frye’a da lafını esirgemeyen Paul de Man’ın kurgudaki karşılığının Carlos Fuentes olduğunu vurgulamak mümkün çünkü Fuentes sadece; Dostoyevski ve Proust gibi kalemlerin izini takip ederek edebiyatı araç olarak kullanmakla kalmamış, aynı zamanda Kanon gibi sorunlu kavramlarla cedelleşmekle birlikte eleştirinin ebediyete intikal ettiğini ve artık çok katmanlı analitik perspektifin ipi en önde göğüslemek için yaş aldığını vurgulayan de Man gibi teorisyenlere ses vermek için kalemini çalıştırmıştır.
Gabriel Garcia Marquez gibi Büyülü Gerçeklik’ten beslense de, gerçeğin üst aşamasında duran hakikatte otağını kuran Fuentes’in cümleleri üzerinde gözlerini öylesine yormayanlar, yaşlanmayı değil, yaş almayı tercih ettiği için son nefesini vermeden önce de kanı deli gibi akan okurlarını çoğaltma arzusuyla çalışma masasının karşısına oturan bir imzayla tanışırlar.
Bu özelliğiyle Marquez kadar Mario Vargas Llosa ile de buluşan Fuentes’i onlardan ve diğer Güney Amerikalı edebiyatçılardan ayırarak, bir başka Güney Amerika menşe’li kalem olan Ernesto Sabato’ya yaklaştıran saik, modernizme aba altından sopa sallamasıdır.
Marquez ile, Büyülü Gerçeklik’e onun kadar bağlanmayan Llosa, modernizme yüklenmişler ama ona alternatif getiremedikleri için karşısında sessiz kalmayı tercih etmişlerdir.
Sabato’dan, edebiyat özelinde kutsallığın her türüne ve pasifizme sırt çevirmesiyle ayrılan Fuentes, aynı coğrafyanın popüler imzalarından Jorge Amado, Miguel Angel Asturias, José Vascencelos ve hele hele, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba adlı romanını intihali gündeme getirilmeyen, Türkiye’de diğerlerinden daha fazla önemsenen Paulo Coelho ile bir araya getirilemez çünkü Amado gibi konformizmle, Asturias gibi gündelik ve refleksif siyasetle ve Coelho gibi, vasatın altında tur atmaktan vazgeçmeyen, Vascencelos gibi de çocuksuluğun anaforunda savrulan bir dille canciğer kuzu sarması olmamıştır.
Guilllermo Cabrera Infante, Fuentes’e daha yakındır ama Fuentes ondan da dille oynama dâhil, abartının her türlüsünden uzak durmasıyla ayrılmıştır.
Aslı Biçen’in altın teri döktüğü Türkçesiyle okuruna kanat açan Doğmamış Krisof’ta sömürgeci söylemin kirli çamaşırlarını sergilerken, Kelt Rüyası’nda, Belçika’nın Kongo’yu sömürgeleştirmesine ateş püsküren Llosa kadar sert değildir ama heykeli tarumar edilen Colomb’u ve onu destekleyenleri rahat bırakmak gibi bir düşüncesi de yoktur. Sertliği de, nahiflikle bir şekilde yer değiştireceğini düşündüğü için tercih etmemiştir.

Llosa’nın, sözü edilen kitabının dışında Ortada kuyu var, yandan geç stratejisini pratiğe dökmesine rağmen Fuentes’in her daim sözü dolandırmadan ilerlemesi, torbadan sertliği çekmemekte ne kadar isabetli davrandığını da gözler önüne sermektedir.
Güney Amerika’nin Avrupailik giriftarı yazarlarından Manuel Puig ve adları anılan edebiyatçılar kadar ve hatta onlardan daha fazla cinselliği odağına alan Fuentes’i onlardan ayıran teşhirciliğe ve beden taarruzuna pabuç bırakmamasıdır.
Dünyaya geldiği Meksika’nın, Amerika Birleşik Devletleri’nin burnunun ucunda olmasına rağmen olabildiğince rahat hareket etmesinden rahatsız olan ve bu rahatsızlığın ilhamıyla eserlerini çoğaltan Fuentes, yıllar sonra da, de Man gibi nev’i şahsına münhasır teorisyenlerin hislerine tercüman olan, aynı düzeyde bir kurgucu olarak hatırlanacaktır.
Mehmet Âkif ERTAŞ

Son Yorumlar