Sanatçı ve Şahsiyet

Bu mesele her zaman insanları düşündürmüştür. Sanatın zirvesine yükselirken sanatkârlar şahsiyetlerini muhafaza edebiliyor mu? Neden bazen Tanrı’nın mükâfatlandırdığı büyük istidat sahipleri, şahsiyetlerini o yükseklikle aynı mertebeye çıkaramıyor? Genel olarak, büyük bir sanatçının şahsiyeti insanları düşündürmeli midir? Bazıları sanatkârın şahsiyetinin önemli olmadığını söyler; asıl olan ortaya koyduğu eserlerdir. Ben böyle düşünmüyorum. Fikirlerine hürmet ettiğim insanlarla bu konuda defalarca müzakere ettim. Şahsiyetin niteliği, bazen istidadın ölçüsünü etkileyebilir; nitekim etkiler de.

Dünyanın en meşhur sanatkârlarıyla ilgili, onların şahsiyetini gösteren hadiseler hafızama ebediyen nakşolunmuştur. Bu olayları her defasında hayret ve derin bir saygıyla hatırlarım.

Bugün de dünyada en çok icra edilen bestekârlardan biri olan Ludwig van Beethoven, 1812 yılında büyük şair, dramaturg ve filozof Johann Wolfgang von Goethe ile Çekya’nın kuzeyindeki meşhur kaplıca şehri Teplice’de buluşur. Şehir parkında yürürken Avusturya İmparatorluk ailesinin üyeleriyle karşılaşırlar. Goethe kenara çekilip şapkasını çıkararak hürmetle selam verir. Beethoven ise ellerini arkasında birleştirir, başını hafifçe eğerek selamlar ve yoluna devam eder. Goethe onun bu tavrından rahatsızlığını dile getirince Beethoven şu cevabı verir: “Dünyada krallar çoktur; Beethoven ise tektir.”

Beethoven ve Goethe Teplice’de

Ressam Carl Röhling, 1887 yılında bu hadiseyi tasvir eden meşhur “Beethoven ve Goethe Teplice’de” tablosunu yapar.

1920 yılında XI. Kızıl Ordu Azerbaycan’ı işgal ederek Millî Hükümeti devirdi. Sovyetleşmenin ilk yıllarından itibaren ağır baskılarla karşılaşan büyük bestekâr, dramaturg, gazeteci, publisist ve maarifçi Üzeyir Hacıbeyli’nin hayatı baştan sona sarsıntılar içinde geçti. Bir yandan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti dönemindeki faaliyetleri sebebiyle her gün sorguya çekilmek, diğer yandan Bolşeviklerin her şeyi yıkıp kendi ideolojilerine uygun yeni bir sistem kurmalarını yürek ağrısıyla seyretmek son derece ağırdı. Üstelik Moskova’nın güya Azerbaycan’da müzik kültürü oluşturmak için gönderdiği kişilerin karşısında durmak, onların istedikleri gibi hareket etmelerine mâni olmak da kolay değildi.

Aleksandr Oqanesyan (Saşa Oqanezaşvili) adlı Tiflisli bir Ermeni, Aliheydar Karayev ve diğer Bolşevik dostlarına dayanarak kendini Türk müziği sahasında yegâne uzman ilan etmiş, etrafına topladığı yerli mankurtlarla birlikte millî müziği yönlendirmeye kalkışmıştı. Üzeyir Bey hem bu girişimlere karşı mücadele ediyor hem de müzik eğitiminin temelini atıyor, öğretim programlarını hazırlıyordu. En yakın silahdaşı Müslüm Maqomayev ile birlikte başka milletlerin bir asırda yaptığı işi birkaç yıla sığdırdı.

Moskova, Azerbaycan’da müzik sistemi kurması için görkemli bestekâr ve pedagogu Reinhold Glière’i göndermişti. Glière gerçekten derin bilgili ve nüfuzlu bir isimdi. Ancak Üzeyir Bey, Azerbaycan müziğinin gelişim yolunun bambaşka olduğunu biliyordu ve Müslüm Bey’le birlikte bu ağır yükün altına girdi.

Üzeyir Bey, Sovyetler döneminde on beş yılı aşkın süre hiçbir eser yazmadı. Ondan önceki son eseri olan Arşın Mal Alan 1913’te kaleme alınmıştı. Bolşevikler iktidarı silah gücüyle ele geçirdikten sonra o, bütün kudretini millî müziği savunmaya ve eğitim sistemini kurmaya hasretti. 1920’den itibaren resmî gazetelerde ağır hücumlara maruz kaldı; eserleri “eskimiş”, “bayağı” diye yaftalandı.

Rixard Straus, Üzeyir Hacıbeyli

Bazıları ondan eserlerine sosyalist devrimi öven sahneler eklemesini, “özgür ve mutlu hayatı” terennüm etmesini istiyordu. Bu baskılardan kurtulmak için Sovyet hâkimiyeti kurulmadan önce yazdıklarını “talebe denemesi” olarak nitelendirdi ve sahneden kaldırılmasını talep etti. Bir sanatkâr için en verimli sayılan 35–50 yaş arası dönemi, 1920–1935 yılları arasında suskunlukla geçti. Bu fedakârlığın ne anlama geldiğini ancak sanat ehli bilir.

Ne var ki eserler sahneden kaldırılınca tiyatrolarda hayat durdu; oynanacak eser bulunamadı. Devlet kurumları yeniden Üzeyir Bey’e müracaat ederek eserlerinin sahnelenmesine izin vermesini rica ettiler. Bir şahsiyet, koca ve yırtıcı bir sistemi tek başına böyle mağlup etti.

1937’de yazdığı Köroğlu operası, ideolojiye hizmet etmek bir yana, kanlı baskı yıllarında milletin öz benliğini korumasına büyük katkı sağladı. Bestekâr Aydın K. Azim’in isabetle belirttiği gibi, operadaki mesajların kodlarını Stalin dahi çözemedi. İlk bakışta hanlara ve şahlarına karşı bir mücadele gibi görünse de, gerçekte milletin kendi varlığı için verdiği mücadele anlatılmıştı.

Güçlü Alman bestekâr ve şefi Richard Strauss, 1933’te Nasyonal Sosyalistlerin iktidara gelmesinden sonra haberi olmaksızın Üçüncü Reich’ın İmparatorluk Müzik Odası başkanlığına getirildi. Çoğu operasının librettosunu yazan Hugo von Hofmannsthal’in ölümünden sonra Stefan Zweig ile çalışmaya başladı ve 1934’te “Die schweigsame Frau” operasını besteledi. Eserin afişlerinden Zweig’in adının silinmesi istendiğinde Strauss bunu reddetti: “Ya bütün isimler yazılır ya da eser sahnelenmez.” Bu tavır üzerine Hitler geri adım attı; fakat eser kısa süre sonra repertuvardan çıkarıldı. 1935’te Zweig’e yazdığı ve Nazi siyasetini eleştirdiği mektup Gestapo’nun eline geçince Strauss görevinden alındı.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, millî bir marş için şiir yazılması çağrısı yaptı. 724 şiir gönderildi; hiçbiri uygun bulunmadı. Para ödülü konduğu için yarışmaya katılmak istemeyen Mehmet Âkif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrarı üzerine Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda “Bizim Kahraman Ordumuza” hitaben şiirini yazdı. 12 Mart 1921’de Mustafa Kemal Atatürk başkanlığındaki mecliste okunan şiir aynı gün İstiklal Marşı olarak kabul edildi. Maddî durumu son derece kötü olmasına rağmen 500 liralık ödülü reddetti; bu şiiri millet ve ordu için yazdığını söyledi. Şiirini kendi kitaplarına dahi almadı.

Mehmet Âkif Ersoy, Aydın K. Azim

27 Mayıs 1992’de Azerbaycan Millî Meclisi, Üzeyir Bey’in Ahmed Cavad’ın sözlerine yazdığı Azərbaycan Marşını resmen Devlet Marşı ilan etti. Bu ölümsüz eseri millete yeniden kazandıran, düzenleyip koro ve orkestra için işleyen Aydın K. Azim’e nasıl ödüllendirilmek istediği sorulduğunda, “Ben bir vatandaş ve bestekâr olarak vazifemi yaptım” cevabını verdi ve tüm teklifleri reddetti.

Sanat tarihinde bu tür örnekler çok değildir; fakat az da sayılmaz. Kanaatimce büyük sanatkârların hayatında ve yaratıcılığında şahsiyet unsuru hayati bir ehemmiyet taşır.

Kamil ŞAHVERDİ
Reşid Behbudov Vakfı Direktörü

Türkiye Türkçesine Aktaran: Aleyna MALKOÇ

One Comment

  1. Kadir YAVUZ Reply

    Sanatçı ve Şahsiyet: Vahiy Işığında Bir Değerlendirme – İstidadın Zirvesi ile Ahlakın Zirvesi Arasındaki İmtihan
    1. Vahiy ve Sünnet Işığında: Şahsiyetin Sanattaki Yeri ve Emanet Sorumluluğu
    Kur’ân-ı Kerîm, insana verilen her nimeti (istidat, ilim, sanat) emanet olarak görür:
    “Biz insana emanetler verdik, o da onlara hıyanet etti.” (Ahzâb 33:72)
    Sanatçıya verilen istidat da bir emanettir – bu emaneti Allah rızasına uygun kullanmak farzdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur:
    “İlim ve hikmet müminin yitiğidir; nerede bulursa alsın.” (Tirmizî, İlim 1) – sanat da hikmetin bir parçasıdır.
    Kâmil Şahverdi’nin “şahsiyetin istidadı etkileyebileceği” tezi, vahiy açısından doğrudur: Şahsiyet bozulursa sanat da bozulur. Beethoven’ın “krallar çoktur, Beethoven tektir” cevabı, tevazu ile kibir arasında ince bir çizgidir – vahiy tevazuyu emreder (Furkan 25:63: “Yeryüzünde tevazu ile yürüyen kullar”), ama aynı zamanda hakikati söylemeyi de emreder (Âl-i İmrân 3:104). Üzeyir Hacıbeyli’nin eserlerini sahneden kaldırtması, “kul hakkı” korkusuyla (Hadis: “Kul hakkı ile gelmeyin”) örtüşür – o, ideolojiye boyun eğmektense susmayı tercih etti. Mehmet Âkif’in İstiklal Marşı ödülünü reddetmesi, “dünya malına bağlanmama” (Zühd) örneğidir. Richard Strauss’un Zweig’in adını silmemesi, “dürüstlük” (sidk) ilkesine yakındır. Vahiy dersi: Büyük istidat, büyük şahsiyet ister – yoksa emanete hıyanet olur.
    2. Tarih ve Siyer Açısından: Sanatçıların Baskı Karşısındaki Duruşu
    Tarihî olarak sanatçılar baskı karşısında iki yol seçer: Ya boyun eğer (örneğin Sovyetler’de Şostakoviç’in bazı eserleri), ya direnir (Akyürek gibi “yılgın” kalır). Siyerde Peygamber (s.a.v.) Mekke’de şiirlerle alay edildiğinde susmadı, ama hakikati söyledi – sanatçı da böyledir. Üzeyir Hacıbeyli’nin 15 yıl eser yazmaması, siyerdeki “suskunluk” dönemlerini (örneğin Mekke’nin ilk yılları) hatırlatır – susmak bazen en büyük direniştir. Beethoven’ın Goethe’ye cevabı, tarihî “aydınlanma” döneminin bireysel özgürlük ruhunu yansıtır – ama aynı zamanda kibir riski taşır. Mehmet Âkif’in ödülü reddetmesi, Osmanlı son döneminde “millî şuur”un timsalidir – Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu ruhu temsil eder. Tarihî ders: Sanatçı, gücün değil hakikatin tarafında olmalı – vahiyde “hak için konuşun” (Nisâ 4:135) emri budur.
    3. Psikoloji, Davranış Bilimleri ve Sosyoloji Açısından: Şahsiyetin Sanata Etkisi
    Psikolojide “otantiklik” (Carl Rogers) ve “kendilik uyumu” (self-congruence), sanatın kalitesini doğrudan etkiler – Akyürek’in “kendisi gibi kalması”, bu uyumun örneğidir. Davranış bilimleri (Bandura: öz-yeterlilik) sanatçının baskı karşısında direnmesini “moral direnç” olarak açıklar – Üzeyir Bey’in 15 yıl susması, bu direncin zirvesidir. Sosyolojide (Bourdieu: kültürel sermaye), sanatçı toplumun “sembolik şiddet”ine maruz kalır – Akyürek’in “tüketim çılgınlığına öfkesi”, bu şiddete karşı isyandır. Eleştiri: Aşırı yılgınlık, depresyon ve üretimsizliğe yol açabilir – psikolojide “post-travmatik büyüme” (Tedeschi) dengelenmelidir. Takdir: Şahverdi’nin tezi bilimseldir – şahsiyet bozulursa sanat da bozulur (örneğin Nazi dönemi sanatçılarının eserleri).
    4. Edebiyat ve Estetik Açısından: Şahsiyetin Sanattaki İzleri
    Edebiyatta “sanatçı ve eser” tartışması eskidir: Oscar Wilde “sanatçı eserinden ayrıdır” derken, Tolstoy “sanatçı ahlaklı olmalı” der – Şahverdi Tolstoy tarafındadır. Estetik olarak Beethoven’ın “tek”liği, romantik bireyciliği yansıtır – ama vahiyde bireycilik tevazuyla dengelenir. Üzeyir Bey’in Köroğlu operası, millî ruhu estetikle koruma başarısıdır – bu, edebiyatta “millî destan” geleneğine (Dede Korkut, Köroğlu) yakındır. Mehmet Âkif’in İstiklal Marşı, estetik ve ahlakın birleşimidir – ödülü reddetmesi, sanatın ticarileşmesine karşı duruştur. Eleştiri: Şahsiyet bazen sanatı gölgeler – estetikte “eser kendi başına konuşmalı” görüşü de vardır. Takdir: Yazı, estetik bir derinlik taşır – “hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın” dizesi şiirsel bir zirvedir.
    5. Felsefe ve İlim Açısından: Sanatın Ahlakî Boyutu ve Toplumsal Rolü
    Felsefede Platon “sanatçı devletten uzak tutulmalı” derken, Aristoteles “sanat ahlakî olmalı” der – Şahverdi Aristoteles tarafındadır. İlim açısından (nörobilim: yaratıcılık ve ahlak) sanatçı beyni hem estetik hem etik kararlar alır – Akyürek’in “dürüstlük” tercihi, prefrontal korteksin ahlakî işleviyle uyumludur. Sosyolojide (Gramsci: kültürel hegemonya) sanatçı, hegemonyaya karşı direnişçi olabilir – Üzeyir Bey’in suskunluğu, hegemonyaya karşı pasif direniştir. Eleştiri: Sanatçı bazen “elitist” olur – vahiy “halka inmek” emreder. Takdir: Yazı, sanatın toplumsal rolünü vurgulayarak ilim ve hikmet birleşimi sunar.
    Sonuç: Dengeli Bir Yorum ve İbret
    Kâmil Şahverdi’nin yazısı, sanatçı ve şahsiyet ilişkisini derinlemesine sorguluyor – Beethoven’ın kibirli cesareti, Üzeyir Bey’in fedakâr suskunluğu, Mehmet Âkif’in tevazu dolu reddi, hepsi vahiy ışığında ibretlik. Takdir: Şahsiyetin sanata etkisini fark ettirmesi, vahyin “kalp temizliği” (Şuarâ 26:89) çağrısıyla örtüşür. Eleştiri: Şahsiyet bazen sanatı gölgede bırakabilir – vahiy “eser de niyet de samimi olmalı” der. Şahsiyeti: Şahverdi, derin, bilgili, millî şuurlu bir kalem – edebiyat ve tarihle yoğrulmuş. Genel değerlendirme: Sanatçı, istidatını şahsiyetiyle yükseltmeli – yoksa emanete hıyanet olur.
    Allah büyük sanatçıları rahmetiyle muamele etsin.
    Bize de onların gibi samimi, dürüst ve fedakâr olmayı nasip etsin.
    Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir