Güven Pamukçu’nun Sana İnandığım İçin Yine Kendime Kırıldım ([i]) ile Veda: Bakır Yırtık – Bipolar Öyküler ([ii]) adlı öykü kitapları okuduğunda bir edebiyat emekçisinin nasıl olması gerektiğini öğrenir, insan. İddiasız, beklentisiz hep kendinden veren, sessizce durmadan okumaya ve üretmeye çabalayan bir yazı emekçisinin…
Pamukçu’nun kitaplarını açıp okuduğunuzda ilk gözünüze çarpan şey öykü anlatımının biçimidir. Cümleler parçalı ve kesintili bir yapıyı, diziliş şekli ise şiiri andırır. Aykırı gibi gelse de bu biçimsel tarz, özellikle iç monolog ve bilinç akışı tekniklerini kullanan yazar tekniğini oluşturur ve Pamukçu’yu bireyin zihinsel kırılmalarını ve toplumsal baskılarla iç içe geçmiş ruh halini parçalı, kesintili cümlelerle aktarmayı tercih eden yazarların çizgisinde buluşturur. Örneğin parçalı anlatımı, sessizlikleri ve metaforik yoğunluğu ile bireyin iç dünyasını derinlemesine işleyen Bilge Karasu ile… Örneğin içsel kırılganlıkları, kısa ve kesik cümlelerle aktaran ve bireysel deneyimi toplumsal bağlamla birleştiren Tezer Özlü ile…
Pamukçu’nun öyküleri, bireysel yalnızlık ile toplumsal sorumluluğu şiirsel bir üslupla buluşturan bir damar taşır. Söke’den başlayan yolculuğunu köylere kütüphane kurma girişimleriyle toplumsal duyarlılığa dönüştürürken, bu kitaplarında bireyin ruhsal dalgalanmalarını edebi bir dile aktarmayı büyük duyarlılıkla yalın bir şekilde yapar. Onun öykülerinde cafcaf, aforizma ve büyük laflar yoktur ama büyük insan hikayeleri vardır.
O edebiyatını hem bireyin içsel hesaplaşmalarını hem de toplumcu bir yeniden kurma arayışını aynı anda üstlenen bir görev olması gerektiğini savunarak üretir. “Ben Doktorumu isterim” ([iii]) başlıklı öyküsünde Pamukçu, bireysel kırılganlık ile toplumsal gerilimin iç içe geçişi iyi hissettirir.
“Gidiyorum.
Tabii ki oraya da: İç Hastalıkları, Kardiyoloji, Göğüs Hastalıkları,
Nöroloji, Genel Cerrahi…
Tabii, tabii oraya da: İntaniye, Üroloji, Beyin Cerrahisi…
Tabii ki oraya da: Ortopedi, Kulak Burun Boğaz…
Gittim.
Bir sözcüğün anlamı insani bu duruma getiremez, dedi doktor.
Eee, dedim: Yalan mı söylüyorum? Hayır, dedi. Eee, dedim:
Doğru mu söylediklerim? Bilmem, anlamaya çalışacağız…
Sesimi yutup oturdum bir süre karşısında.
Göz göze uzun uzun baktık! Servise çıktık.
Yatırdı beni. Tek kişilik bir oda…
Sarıldım ona. O da bana. Hüngür hüngür ağladık.
Haklısın, dedi. Ülkenin akıbeti liseli gençlerin eylemlerine kaldı.
Geleneği olan liselerde okuyanlar sırtını dönmüyor konuşkan yöneticilerine.
Bilgiyi yasaklayanlara, gücünden rahatsız olanlara…
Her saat gecenin içinde çıkanlara, uzuun karartıya…
Ben devlet memuruyum. Tek başıma dönemem ki, dedi doktor. Anlamaya çalış.
Sustum. Beş gün çıkarmadı beni psikiyatri odasından.
Olur-olmaz zamanda kapıyı açıp yanıma uzandı.
Saçlarını okşadım, sırtını sıvazladım.
İki gece yanımda kaldı doktor. Ermeni’ymiş.
Çok korkuyormuş büyük çözmekten.
Düğümü kesmek isteyen devlet işleri erbaplarından.
Bana dokunmadan uyuyamıyordu.”
Okunduğu gibi doktor ile hasta arasındaki sahneler, yalnızca bir tedavi sürecini değil, aynı zamanda ülkenin kaderine dair bir metaforu da barındırır. Kimliğiyle korkularını dile getiren doktor figürü, bireysel yalnızlığın devlet baskısıyla nasıl kesiştiğini gösterir. Sonuçta öykü hem kişisel hem de toplumsal düğümlerin çözülmezliğini insanın en mahrem anlarında bile ülke tarihinin gölgesinin varlığını hatırlatır.
Pamukçu, bu varlığı hatırlatmaz aynı zamanda rüya ile gerçek arasındaki sınırları bulanıklaştırarak savaşın dehşetini bireysel hafızaya ve kimlik sorgusuna taşır. “Ağlama Sen Anne” başlıklı öykü metninde olduğu gibi ([iv])…
“Kürtçe, Arapça yüzlerce isim… Kâğıttaki yazılı isimlerin üstünde patlamalar sanki… Bunlar ağır yaralı –yanık- ya da –yanarak- ölü… Benim adım Şizan. -Adımın bir anlamı yok- Yaralılar listesindeyim, ama… Bilmiyorum. Kâğıt görünüyor, sadece o, çok büyük. –gördüğüm o-. Kâğıttan mı çıkıyor o kadın sesi: Zişan, yanarak ölmüştü. Çok acı çekmişti, ama yine yaralı, bakın. Bu savaş böyle sürecek. En çok kadınlar ölüyor, diyor. Kadın konuşuyor. Kürt. Rüyamda. Ben Kürt’üm. Evet, rüyamda. Ağır yaralıyım. Sürekli patlamalar. Listedeki yüzlerce kişi yere uzanmış yatıyor. Üst üste, yan yana… Kimse korkmuyor. Hayır, Güneydoğu değil. Ege’deyiz. …ama sonra birdenbire Suriye… Bombalar… Mermiler yakıyor insanları, evet, kimyasaldan söz ediliyor. Duyuyorum. Çok acı çekiyor insanlar, ama belli etmiyorlar. Ölmek istemiyorlar. Ölmüyorlar. Herkes yarım. Rüyamda böyle görüyorum. Zişan kaç kez ölüyor. Saymadım. –Zişan’ın anlamı var.-”
Bu öyküde de kimyasal patlamalar, kadın ölümleri ve sürekli yinelenen “yaralı” imgesiyle, hem bireysel hem de toplumsal travmanın edebi bir yankısını kurar.
“Gelip Bana Sorsalar” ([v]) adli öyküde de kitaba adını veren cümle bulunur. Bu cümle yazarın kırılganlığını ve içsel hayal kırıklığını yoğun bir lirizmle ortaya serer.
“Beklemekten yoruluyorum. Evet, kendimi. Ne yapmaya karar vereceğimiinanın ben de bilmiyorum. Ne için karar vermem gerektiğini de ama sanki bir şeyleri değiştirmem gerek. Hem kendim hem başkaları için. Bu neydi Allahaşkınıza? Size bir şeylerden söz etmiş miydim? Ne olur söyleyin. Şimdikinden daha kötü olmaz bu. Bilmediğiniz bir şeyin gelmesini beklemek,var olduğu görülen her şeyi anlamsızlaştırıyor ya da kendi anlamanın dışına sürüklüyor.Şimdi buna örnek ver deseniz…
Sana inandığım için kendime kırıldım.
……………………
- Dünyadan bir şey götürmek istiyorum.
Sana inandığım için yine,kendime kırıldım.!
Aslında benim de son arzum sizi görmek isteği değildi.”
Pamukçu bu öyküsünde bekleyişin anlamsızlığı ve karar verememenin sancısı üzerinden hem kendine hem başkalarına karşı sorumluluk duygusunu sorgular.
Pamukçu, “Veda: Bakır Yırtık – Bipolar Öyküler “ adlı yeni öykü kitabında “Küçürek” ([vi]) öykülere de yer verir. Bu küçürek öyküler, Pamukçu’nun köylere kütüphane kurma girişimlerini bir tür kolektif hafıza ve toplumsal duyarlılık olarak yankılanmasını sağlar.
“Sen bile inanmazsın, nasıl yordum kendimi?
Gidişini bin kez içimden çıkardım da ayrıldığımız
Yere (düşündü.) varamadım.” (Gitti. Evin İçinde İzini Bırakarak)
ile
“Beni soracak olursanız: baharları sokağa çıkabiliyorum… Boş evlerin pencereleri içimi biraz daha tenhalaştırıyor; kapalı kapılar, seyrelmiş sokaklar, gölgesi bitmiş akşamlar. Aslında evet, kuvvetli bir içe dönüş bu. İçi boşalmış bir içe Herkesin gittiği yerde bulunmayanı nasıl ararsın; bunun böyle olduğunu bildiğin halde?
Aramazsın.
…çünkü hayat, en çok da aramaktır. “ (Sormayın) ([vii])
adlı her ikide öyküde vurgulandığı gibi aslında kişisel ayrılığın içsel kırgınlığı ile varoluşsal arayışın boş sokaklarda yankılanan yalnızlığı arasında bir bağ oluşması tüm öykülerde görülür. Bu bağ bireyin kaybı ve bekleyişi, hayatın özünü “aramak” olarak tanımlayan derin bir içle birleşir.

Özce, Güven Pamukçu çilekeş edebi yolculuğunda onca bireysel emeğine çabasına yapıtlarıyla güç toplar. Bu yapıtlarında bireyin ruhsal dalgalanmalarını, özellikle bipolar deneyimini, daha keskin bir şekilde edebi bir dile dönüştürmeyi de başarır. Pamukçu’nun bu başarısı öyle sıradan bir başarı değildir. Delilikle bilgelik arasında sallanan bir ömrün adanmasıdır, hebasıdır. Pamukçu’dan günümüzün o şaşaalı reklamlarıyla şişirilen, o her şeyi bilen ve üstten bakan, o yayınevlerinin eteğinin altına sığınarak caka satan ve günün eğilimine göre sipariş kitap yazarak kendini bir şey sananlar belki ders çıkartır. Umarım.
Adnan GERGER
[i] Sana İnandığım İçin Yine Kendime Kırıldım. Nisan,2019. 93 Sayfa. Yitik Ülke Yayınları
[ii] Veda: Bakır Yırtık – Bipolar Öyküler . Ekim.2025. 94 Sayfa.Yitik Ülke Yayınları
[iii] Sana İnandığım İçin Yine Kendime Kırıldım . Sayfa :12
[iv] a.g.e.Sayfa:37
[v] a.g.e. Sayfa:84-86
[vi] “Sesini Bırakanın Şarkısı”. “Gidenin Gidişini Beklemek”. “Ne Çok Giden” başlıklı tek cümlelik öyküler. (Veda: Bakır Yırtık – Bipolar Öyküler. Sayfa :40-41)
[vii] a.g.e. Sayfa:60 – Sayfa :93.

Son Yorumlar