Sırça Köşk’ten Dijital Mabetlere Şeffaflığın İktidar İllüzyonu

Modernite, kendi mabetlerini ve sömürü mekanizmalarını inşa ederken her zaman görsel bir ihtişama, sarsılmazlık illüzyonuna ve şeffaflığın getirdiği bir tür büyüleyiciliğe dayanmıştır. Yirminci yüzyılın en güçlü toplumsal gerçekçi kalemlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin alegorik masalı Sırça Köşk, iktidarın inşasını ve bu inşanın dayandığı kırılgan temelleri ele alırken; çağdaş düşünür Byung-Chul Han’ın Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü eseri, bu tahakkümün günümüzdeki dijital ve teolojik evrimini Apple’ın New York’taki amiral mağazası olan Flagship-Store üzerinden soruşturmaktadır. Her iki metin de görünüşte sarsılmaz, pürüzsüz ve tanrısal bir mükemmelliğe sahip olan yapıların, ister camdan bir saray olsun isterse şeffaf bir teknoloji mağazası, aslında halkın emeğinden ve ruhundan çalınan birer illüzyon olduğunu ve bu illüzyonun yıkımının ancak kolektif bir cesaret anına, yani o ilk taşı atma iradesine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.  

Byung-Chul Han, kapitalizmin modern dünyada yalnızca bir ekonomik sistem olmaktan çıkıp, insanın ölüm korkusunu ve varoluşsal kaygılarını sömüren bütüncül bir seküler din haline geldiğini savunur. Bu yeni dinin mabetleri, geçmişin karanlık ve kapalı kiliselerinden veya gizemli yapılarından farklı olarak, şeffaflık, ışık ve pürüzsüzlük üzerine inşa edilmiştir. Han’ın bu bağlamda kurduğu en çarpıcı karşılaştırma, Apple-Store ile Kabe arasındadır.

Han’a göre Kabe, geleneksel egemenlik biçiminin bir sembolüdür. Kapalıdır, sınırlı bir erişime sahiptir ve etrafında dönenler için (tavaf) mutlak bir öteki olan Tanrı ile bağ kurma amacı taşır. Kabe’nin siyah örtüsü ve ulaşılamazlığı, Walter Benjamin’in aura olarak tanımladığı o kutsal mesafeyi korur. Ancak günümüzün hiper kapitalist dünyasında bu aura yerini şeffaflığa ve teşhirciliğe bırakmıştır. Mağaza, mimari bir form olarak şeffaf küp yapısıyla, Kabe’nin kapalılığına bir antitez gibi sunulsa da aslında onun kutsallık işlevini devralarak dönüştürmüştür.  

Mağaza’nın şeffaflığı, bir özgürlük vaadi gibi sunulurken aslında Han’ın dijital totalitarizm olarak adlandırdığı yeni bir denetim biçimini sembolize eder. Kabe’nin kapıları yalnızca din adamlarına açıkken, mağazanın kapıları herkese açıktır. Ancak bu açıklığın da bir bedeli vardır. Bireyin bir müşteri olarak sisteme tam entegrasyonu şartıyla gerçekleşir. Mağaza içindeki teknoloji masaları etrafında dönen insanlar, dinsel bir ritüeli, yani tavafı bilinçsizce taklit ederler. Ancak bu modern tavafın nesnesi Tanrı değil, pürüzsüz ekranları olan akıllı cihazlardır. Akıllı telefonlar, modern insanın elindeki dijital tesbihlere veya her an günah çıkarılan mobil kürsülere dönüşmüştür.  

Kapitalizmin büyüme zorlamasının arkasındaki temel itki, Han’a göre insanın ölümle olan ilişkisidir. Sermaye, aslında modern bir “Mana” gibi işlev görür; yani öldürme eyleminden ve yaşamı kontrol etme arzusundan elde edilen gizemli bir güç tözüdür. Kapitalizm, ölümü bir mutlak kayıp olarak görür ve bu kaybı engellemek için kör bir sermaye birikimine zorlar. Han, kapitalizmin ölümü olumsuzladığını, üretim ve büyüme zorlamasının temelinde bu ölüm korkusunun yattığını belirtir.  

Bu birikim süreci, yaşamı mekanikleştirerek zombi yaşam denilen bir duruma yol açar. İnsanlar, sadece hazların peşinde koşan, ancak ruhsal olarak tükenmiş varlıklar haline gelirler. Mağazanın sunduğu pürüzsüzlük estetiği, bu zombi yaşamın dekorudur. Han’a göre pürüzsüzlük, dünyanın pürüzlerinden, çatışmalarından ve nihayetinde ölümün hatırlatıcısı olan negatiflikten arındırılmış bir sterilizasyon halidir. Bu mekanlarda düşünceye yer yoktur; çünkü düşünce pürüzlüdür, duraksama ve derinlik gerektirir. Oysa mağazanın parlak yüzeyleri sadece beğen kültürünün akışkanlığına izin verir.

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk Masalı 

Sabahattin Ali, Sırça Köşk masalında iktidarın nasıl suni bir ihtiyaç üzerinden inşa edildiğini ve bu inşanın halkın emeğini nasıl sömürdüğünü çarpıcı bir alegoriyle anlatır. Masal, çalışmadan yaşamak isteyen üç asalağın, zengin ve huzurlu bir kenti kandırarak kendilerine bir cam saray yaptırmalarıyla başlar. Bu saray, yani Sırça Köşk, Han’ın Apple Store analizindeki şeffaf küp ile aynı ontolojik kökenden beslenir. Görkemli, şeffaf, sarsılmaz görünen ama aslında asalak bir yapının ürünü olan bir hiçlik.  

Sırça köşkün sakinleri olan üç tembel arkadaş, yönetici sınıfı ve burjuvaziyi temsil eder. Onlar, halka köşkün şehrin şanı ve güvenliğin teminatı olduğunu vazederler. Halk, başlangıçta bu yapının ihtişamına kapılır ve köşkün idamesi için elinde ne varsa (koyunlar, tahıllar, emek) vermeye başlar. İktidar, kendini halka öyle bir kabul ettirir ki, köşkün varlığı şehrin varlığıyla özdeşleşir. Halk, köşke hizmet etmek için birbiriyle yarışır. Han’ın performans öznesi olarak tanımladığı modern insanın sisteme gönüllü köleliği gibi, Ali’nin halkı da köşkün bir parçası olmak için can atar.  

Ancak bu yapı, Han’ın sermaye birikimi teorisindeki gibi, büyüdükçe yıkıcı hale gelir. Köşke eklenen her kat, halkın belini daha da büker. Halkın içindeki homurdanmalar artmaya başlasa da köşkün sarsılmazlığına dair yaratılan algı, herhangi bir başkaldırıyı engeller. Sırça Köşk, hem içindekileri dış dünyadan yalıtan hem de dışarıdakileri büyüleyen bir şeffaf hapishane işlevi görür.  

Masalın en sarsıcı bölümlerinden biri, halkın elinde verecek hiçbir şeyi kalmadığında yönetimin sergilediği tutumdur. Elebaşı, halka şefkat göstererek koyunların kellerini dağıtacağını söyler. Ancak bu kellelerin beyni, dili ve gözü yoktur.

Bu sahte lütuf, aslında halkın tam bir biyopolitik denetim altına alındığının göstergesidir. İktidar, halkın bu organlara ihtiyacı olmadığını savunarak, onları sadece bedensel birer işgücü ve itaatkar birer kelle olarak konumlandırır. Han’ın dijital sürü olarak nitelendirdiği kitleler, Ali’nin masalındaki bu beyinsiz ve gözsüz kellelerin dijital versiyonlarıdır. Sadece duygusal patlamalar yaşarlar ama rasyonel bir direniş gösteremezler.

Sırça Köşk ve Apple Store

Hem Apple Store hem de Sırça Köşk, güçlerini estetik bir yıkılmazlık illüzyonundan alırlar. Ancak bu yapıların en büyük zaafı, tam da bu estetik mükemmelliktir. Sabahattin Ali’nin masalı şu uyarı ile bitirirken Han’ın sistem eleştirisiyle yıkımın imkânı noktasında birleşir: “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.” Bu öğüt, sadece fiziksel yapılar için değil, Han’ın tarif ettiği dijital ve ideolojik sırça köşkler için de geçerlidir. Ve canına tak eden halktan birinin “Bana böyle başın lüzumu yoktur!” diyerek kelleyi köşke fırlatması, sistemin kalbindeki o büyük korkuyu tetikler. O güne kadar sarsılmaz sanılan sırça köşk, basit bir kemik parçasının darbesiyle delinir. Bu an, Han’ın felsefesinde pürüzsüzlüğün kurtarılması (veya parçalanması) ile ilgilidir. Pürüzsüz bir yüzeyde tek bir çatlak oluştuğunda, o yüzeyin bütün büyüleyiciliği ve otoritesi yerle bir olur.  

Mağazanın şeffaf cam küpü de benzer bir kırılgınlığa sahiptir. Bu şeffaflık, herhangi bir karşı koyuşun, herhangi bir taşın etkisini geometrik olarak artırır. Ancak günümüz dijital düzeninde Han, bu taşı atacak öznenin yok oluşundan endişe eder. Zira modern birey, sistemin o kadar içindedir ve ona o kadar narsistik bağlarla (akıllı telefonlar üzerinden) bağlıdır ki, sistemi kırmak aslında kendi dijital varlığını kırmak anlamına gelir. Ali’nin halkı, korkacak bir şeyi kalmadığında o cesareti bulur. Han’ın performans öznesi ise yorgunluk ve depresyon içinde bu cesareti kaybetmiştir.  

Sırça Köşk’ün yıkımı fiziksel ve kolektiftir. Mağazanın ve temsil ettiği hiper kapitalizmin yıkımı ise zihinsel, ruhsal ve negatifliğin yeniden keşfiyle mümkündür. Han’a göre, sistemin bizi içine hapsettiği aynının teröründen kurtulmanın yolu, sistemi sarsacak o taşın yani yabancılığın, ötekiliğin ve derin sessizliğin savunulmasıdır.  

Şeffaflığa Karşı Mahremiyet ve Gizemi Savunmak

İlk taşı atma iradesi, salt fiziksel bir eylemden öte, sembolik bir kırılma anına işaret eder. Bu bazen Sırça Köşk’ün pürüzsüz işleyişine çekilen bir set, yani net bir hayır cevabıdır, bazen de hiper kapitalizmin dayattığı mutlak şeffaflığa karşı mahremiyeti ve gizemi savunma refleksidir. Hatta Byung-Chul Han’ın kavramsallaştırdığı üzere, sistemin bitimsiz gürültüsü içerisinde derin bir sessizlikte direnci bulma çabası…

Tahakkümün ontolojisi, özünde kırılganlık üzerine kurulu, yıkım ise her zaman bir taş atımı mesafede olsa da, bu zayıflık sistemin kendini yeniden üretmesine paradoksal bir şekilde engel teşkil etmez. Zira yerleşik düzenin dayanağı, mevcut kentleşme pratikleri ve onun doğurduğu yaşama biçimleri üzerinden kurulu iktidar ağlarıyla örülüdür. Bu yapı değişmediği müddetçe, her enkazın altından belki daha modern, belki daha sofistike yeni bir Sırça Köşk yükselecek ve kendini topluma dayatacaktır.

Tarihsel bir perspektiften bakıldığında ise eski Türklerin yerleşik iktidarların hegemonik kıskacından kurtulmak adına geliştirdikleri strateji dikkate değerdir. Zülkarneyn’in yol göstericiliğinde şekillenen göçer-evli yapı, mekâna hapsolmayı reddederek bu yollu iktidar ağlarını ve ilişkilerini işlevsiz kılan bir özgürlük arayışıydı. Ancak günümüzde böyle bir arayışın olmaması toplumları, böylesi bir çıkış imkânından kendilerini mahrum bırakmakta. Ashab-ı Kehf’teki gibi mekânsal ve zihinsel bir kaçış hattının yokluğu, elimizde kalan tek şey taş atmaktan ibaret olan reaktif bir eylemliliktir. Bu alternatifsizlik hali, mevcut iktidar yapılarını yeniden ve yeniden bir çevrim içerisinde tekrar tekrar üretmekten ve topluma dayatmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır.

Haydar Barış AYBAKIR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir