Geçen akşam televizyonda bir yarışma programı izliyordum. Yarışmacılardan biri kendini tanıtırken “Ben içerik üreticisiyim” dedi. Sunucu başını salladı, seyirciler alkışladı, ben ise o anda duraksadım. İçerik üreticisi… Bu ifadeyi son yıllarda o kadar çok duyuyoruz ki, artık sorgulamadan kabul ediyoruz. Ama o akşam, bu iki kelimenin yan yana gelişindeki tuhaflık beni düşündürmeye başladı.
Klasik üretimde cümle nettir: “Mobilya üretiyorum”, “Ayakkabı imalatı yapıyorum”, “Ekmek yapıyorum.” Ortada somut bir şey vardır, başı ve sonu bellidir. Peki “içerik üreticisi” ne üretiyor? İçerik. Peki içerik ne? Video, metin, fotoğraf; itiraf, öfke patlaması, dedikodu, manipülasyon… Hepsi aynı kaba “içerik” diye atılıyor. Peki bu içerik neyin içine konuyor? Platformun ekranına mı, algoritmanın veri havuzuna mı, izleyicinin zihnine mi?
Bu belirsizlik masum değil. “İçerik üreticisi” kavramı, tam da özne olma hissi verirken neyin üretildiğini görünmez kılan bir dil oyunu gibi işliyor.
Üretici mi, Ürün mü?
Modernizm insanı bir hayli pasifleştirmişti. Sanayileşmeyle birlikte işçi, üretimin yalnızca bir aşamasına muhatap oluyordu. Bir otomobil fabrikasında çalışan kişi, otomobilin tamamını görmeden, sadece bir vidayı sıkarak günlerini geçiriyordu. Marx buna “yabancılaşma” dedi: İşçi, ürettiği üründen, emek sürecinden ve nihayetinde kendinden kopuyordu. Varoluşçu düşünce ise bize şunu hatırlatır: İnsan kendini eylemleriyle var eder. Peki bugün “içerik üretmek” nasıl bir eylem? Dijital platformlar, “Herkes üretici olabilir!” sloganıyla insanlara özne olma vaadi sunuyor. Kendi kanalın, kendi içeriğin, kendi kitlen… Ama burada bir terslik var. Fabrika bandındaki işçi ürettiği malı görmezdi; içerik üreticisi ise ürünün bizzat kendisi haline geliyor. Sureti, sesi, duyguları, mahremiyeti, hatta ailesi ve çocukları, hepsi “içerik”e dönüşüyor.
Guy Debord, 1967’de yazdığı “Gösteri Toplumu”nda şöyle demişti: Artık yaşamıyoruz, yaşadığımızı sergiliyoruz. Bu öngörü bugün tamamen gerçekleşmiş durumda. İçerik üreticisi, kendini özne sanırken aslında platformun algoritmasını besleyen ham maddeyi üretiyor. Peki asıl ürün ne? Dikkat süreleri, davranışsal veriler, reklam verenler için hedeflenebilir kitleler. “Bu videoyu seven şu ürüne de açıktır” diye modellenecek insan kümeleri.
Yani kişi kendini “üretici” zannederken, aslında meta olan bizzat kendisi oluyor.
Etik Boşlukta Üretmek
Bir sakız ürettiğinizi düşünün. Bu sakız birini zehirlese, hukuken sorumlusunuz. Üretim süreciniz denetleniyor, geri çağırma prosedürleri var, tazminat ve ceza mekanizmaları işliyor. Peki ya “içerik” üretiyorsanız?
Geçenlerde sosyal medyada bir video gördüm. Birisi “tımarhane” kelimesinin etimolojisini anlatıyordu. İddiaya göre, eskiden akıl hastalarını atları tımarlatarak tedavi ediyorlarmış, kelime de buradan geliyormuş. Çok hoş bir hikâye, insanın içini ısıtıyor. Tek bir sorunu var: Tamamen uydurma! Tımarhane, Farsça “timar” (bakım, tedavi) ve “hane” (ev) kelimelerinden geliyor; atlarla hiçbir ilgisi yok. Ama bu video binlerce kişi tarafından izlendi, paylaşıldı, doğru kabul edildi.
Başka bir örnek: “Kadın şöyle yaparsa kesin senden hoşlanıyordur”, “Erkek böyle davranıyorsa kesin aldatıyordur” tarzı içerikler. Bunlar, insanların en kırılgan olduğu alanda, ilişkilerde, kesinlik diliyle konuşuyor. Bağlam yok, kişisel geçmiş yok, bağlanma stilleri yok. Sanki insan davranışı bir sudoku gibi çözülebilirmiş gibi sunuluyor. Zaten güvensiz bir eş, “bak videoda da böyle diyordu” diye paranoyasına delil buluyor. Çiftler, kendi özgül dinamiklerini kurmak yerine, sosyal medya şablonlarına göre birbirini yargılamaya başlıyor.
Peki bu içerikleri üretenlerin sorumluluğu ne? Hiçbir şey. “Bu sadece benim fikrim” veya “eğlence amaçlı” deyip geçiyorlar.
Burada işin psikolojik boyutu da var. Beğenilme ve görülme arzusu, insanın sorumluluk bilincini zayıflatıyor, vicdanı köreltebiliyor. Sırf ilgi çekmek, beğeni almak için sonuçları düşünülmeden içerik üretiliyor. “Bu bilgi yanlış olabilir mi?”, “Bu paylaşım birine zarar verebilir mi?” soruları, beğeni sayısının cazibesi karşısında sessizleşiyor. Her yeni bildirim, vicdanın sesini biraz daha kısıyor.
Doktorun, avukatın, mühendisin, psikoloğun, öğretmenin meslek etiği var. Hatalı uygulamaya dair hem hukuki hem ahlaki çerçeveler mevcut. “İçerik üreticiliği” ise bir tür mesleğe dönüşmüş durumda ama ortak bir etik sözleşme yok, denetleyen bağımsız bir yapı yok, etik tartışma ancak büyük bir skandal sonrası gündeme geliyor. Böylece absürt bir tablo oluşuyor: Zehirli sakız üretirsen hukuken suçlusun; zehirli düşünce, zehirli ilişki şeması, zehirli “bilgi” üretirsen çoğu zaman kahramansın. “Çok net anlatmış hocam”, “Tam da beni anlatıyor” yorumları yağıyor.
Elbette bütün içerik üreticilerini aynı kefeye koymuyorum. Emek vererek bilgi derleyen, hayat kurtaran doğru bilgileri yayan, gençlere ilham veren, düşünce ufku açan insanlar da var. Ama bu nitelikli üreticiler, gürültünün içinde çoğu zaman daha az duyuluyor; bugünün sorunu da biraz burada.
İki Farklı Üretici, İki Farklı Gurur
Bahçesinde hıyar yetiştiren bir insan düşünün. Ya da ekmek yapan bir fırıncı, mobilya üreten bir marangoz. Bu insanların ortak bir özelliği var: Ürettikleri şey elle tutulur, kusuru hemen ortaya çıkar, işe yarar ya da yaramaz. Ekmek bayatsa, sandalye sağlam değilse, hıyar çürükse, bu hemen belli olur.
Yediğimiz hıyarın kenarında “beğen” butonu yok. Ama olsaydı, bu beğeni gerçek bir geri bildirimi, daha da önemlisi işlevselliği yansıtırdı. Hıyar ya yenir ya yenmez; tadı ya güzeldir ya değildir. Orada sahte bir onay mekanizması işleyemez. Dijital içerikte ise beğeni, işlevselliği değil popülerliği ölçüyor. Bir içerik binlerce beğeni alabilir ama kimsenin hayatına gerçek bir katkı sunmayabilir; hatta zarar bile verebilir.
Somut üreticiye dönelim. Bu insanlar şunu kanıtlamak zorunda değiller: “Bakın ben önemli bir iş yapıyorum.” Çünkü yaptıkları iş, hayatın dokusuna o kadar gömülüdür ki, gösteriye ihtiyaç duymaz. Gizli bir sessiz özsaygı taşırlar: “Ben işe yarar bir şey yapıyorum, bu bana yeter.” O yüzden bu insanlarda gösterişli kibir pek görülmez. Gurur vardır ama vitrine konan bir gurur değil, içeride taşınan bir ağırlık gibi.
Kendine “içerik üreticisi” diyenlerde ise bambaşka bir tablo görüyorum. Ürettikleri şeyin somutluğu zayıf. Çoğu zaman ortaya koydukları şey kendi yüzleri, sesleri, duygulanımları ve başkalarının zaten ürettiği bilgilerin yeniden paketlenmiş hali. Bu nedenle bir tür varoluş baskısı oluşuyor: “Ben önemli bir iş yapıyorum” demek zorundalar, çünkü yaptıkları işin somut etkisi ve kalıcılığı o kadar net değil.
Narsisistik Beslenme ve Dikkat Ekonomisi
Psikodinamik açıdan bakınca, bu tablonun altında yatan örüntü daha net görünüyor. Heinz Kohut’un “ayna ihtiyacı” kavramını hatırlayalım: İnsan, benliğinin onaylandığını görmek ister. Eskiden bu ihtiyaç aile, yakın çevre, topluluk tarafından karşılanırdı. Şimdi ise binlerce yabancının beğenisi bu işlevi görüyor. Ama hiçbir zaman doyurmuyor. O yüzden sürekli daha fazla içerik, daha fazla beğeni, daha fazla takipçi arayışı sürüp gidiyor.
Bu doyumsuzluğun bir sebebi var: Dijital onay, gerçek bir ilişki içermiyor. Beğeni butonuna tıklayan kişi, içeriği üreten kişiyi tanımıyor, umursamıyor bile. O tıklama, bir anlık dikkat kırıntısı; ertesi saniye unutuluyor. Ama içerik üreticisi bu kırıntıları biriktirerek bir benlik inşa etmeye çalışıyor. Temeli deniz kumu olan çürük bir yapı bu.
Hıyar üreticisi toprağa bakar, fırıncı hamura, marangoz ahşaba. İçerik üreticisinin baktığı yer ise çoğu zaman bildirim ekranıdır. Somut üretimde nesneye sinmiş bir onur vardır. İçerik üreticisinin tatmini ise başka bir yerden akar: Görülme, bilinme, adının konuşulması. Bu, temelde sürekli onay ihtiyacı ve kendini aynada görme açlığıdır.
“Vay Be” Duygusu ve Bilginin Çöküşü
Tımarhane hikâyesi, dijital çağda bilginin değil, “vay be” duygusunun dolaşıma sokulduğunu gösteren küçük bir laboratuvar gibi. Bu tür uydurma bilgiler neden bu kadar ilgi çekiyor?
Birincisi, hikâyeleştirme: Kuru bir etimoloji yerine mini bir masal sunuluyor. İkincisi, duygusal ödül: “Ne güzel sistemmiş aslında” duygusu veriyor. Üçüncüsü, paylaşma dürtüsü: Şaşırtıcı bilgi, “bunu ilk benden duy” hazzı yaratıyor. Kişi kendini bilgi taşıyıcısı, hazine bulan biri gibi hissediyor.
Böylece “doğru mu, değil mi?” sorusu geri planda kalıyor. Önemli olan tek şey var: “Vay be!” dedirtmesi.
Aslında bu tablo, “post-truth” yani “gerçeklik sonrası” denen çağın ta kendisi. Artık bir bilginin değeri, doğruluğuyla değil, uyandırdığı duyguyla ölçülüyor. Gerçeklik, beğeni sayısının gölgesinde kalıyor. Bir iddia ne kadar çok paylaşılırsa o kadar “doğru” kabul ediliyor; doğrulanabilirlik değil, viral olabilirlik belirleyici hale geliyor.
Bu durum, içerik üretiminin ana ölçülerini de belirliyor: İzlenme sayısı, takipçi artışı, etkileşim, sponsorluk anlaşması. Hiçbiri şu soruyu sormuyor: “Bu ürettiğim şey, izleyenlerin dünyayı, kendini, başkasını algılayışına nasıl etki ediyor?”
Üstelik bu sorumsuzluk sadece üreticilerde değil, tüketicilerde de var. Tanıdığımız veya hayran olduğumuz birinin ürettiği içerik karşısında bazen otomatik olarak “beğen” butonuna tıklıyoruz, düşünmeden paylaşıyoruz. Karşıdaki kişi beğenmezse de “benim sözüm değil, bana ilginç geldi paylaştım” diyerek sorumluluktan sıyrılabiliyoruz. Dijital çağın “sorumsuz tanıklık” hali bu işte. Halbuki tavsiyenin de bir sorumluluğu vardır.
Üretmek ve Ürettiğini Sanmak
İçerik üreticisi, özne gibi hissediyor: “Benim kanalım, benim sözüm, benim üretimim.” Ama aslında algoritmanın açtığı koridorda koşuyor, onun ödül-ceza mekanizmasına göre şekilleniyor. Kendini ifade ettiğini sanıyorken, algoritmanın istediği duygulanım biçimlerini yeniden üretiyor.
Belki de asıl soru şu: Bir eylem ne zaman gerçek bir üretim sayılır? Ortaya somut, işlevsel, başkalarının hayatına dokunan bir şey koyduğunda mı? Yoksa sadece dikkat topladığında mı? Eğer üretimin ölçüsü dikkat toplama ise, o zaman bir trafik kazası da “başarılı bir içerik” sayılabilir. Ama bu, üretim kavramının içini boşaltmak değil midir?
Bu satırları okuyan her birimiz, paylaştığımız her “bilgi kırıntısında” kendimize şu soruyu sorabiliriz: “Bu ürettiğim ya da yaydığım şey, başkalarının dünyayı, kendini, ilişkilerini algılayışına nasıl etki ediyor?” Bu yazıyı kaleme alan biri olarak ben de aynı soruyu kendime sormak zorundayım.
Belki de gerçek üreticilik, kimsenin alkışlamadığı ama herkesin ihtiyaç duyduğu şeyleri, sessizce, sabırla ortaya koymaktır. Gerisi, çoğu zaman, gürültüdür.
Murat BEYAZYÜZ

Son Yorumlar