2025 yılı edebi anlamda sizin için nasıl geçti?
Benim açımdan genel olarak iyi geçtiğini söyleyebilirim. Meryem’in Çiçekleri’nin Yunus Nadi Roman Ödülü’ne değer görülmesi, Kastamonu’da Kent ve Edebiyat, Mersin Öykü Günleri’nde Ekoloji ve Edebiyat konulu söyleşilerle, Türkiye’nin farklı kentlerinde söyleşiler aracılığıyla insanlarla bir arada olmak, metinlerimin okurdaki yansımalarını görmek heyecan vericiydi.
Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?
Ebru Ojen’in Belgrad Kanon ve Sadık Güvenç’in Bir Gören Vardır romanlarıyla, İrem Üreten’in Saat Yönünün Tersine öykü kitabı bu yıl okuduğum kitaplar arasında, haklarında daha çok konuşulmasını, okunmasını arzuldağım eserler olarak öne çıkanlardı.
Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlanmak mı, okunmak mı?
Bu zor bir soru. Sanırım her yazar bu soruya farklı bir cevap verecektir. Dahası yazarın yazdığı tür de burada önem arz ediyor. Romancı ile şairin derdi çoğunlukla farklıdır diye düşünüyorum. Romancı için asıl temel mesele yazmakken şair için kitabını yayımlatabilmek daha önemli olabiliyor. Okunmaksa özellikle bizim gibi kültürel üretimin zayıf olduğu hatta küçümsendiği bir toplumda bütün edebiyatçıların temel sorunu olarak karşımızda duruyor.
Günümüzde bir metnin yayınevince kabul edilmesi daha çok edebi değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?
Ne yazık ki piyasa sezgisinin daha ön planda olduğunu düşünüyorum. Yoksa bu kadar kötü metninin yayımlanmasını açıklamanın başka bir yolu olurdu.
Güncel anlamda okuruyla yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Günümüzde birkaç okur türünden söz etmek mümkün. Okuduğundan keyif almakla yetinen okurların sayısı oldukça fazla. Kıymetli olan okur ise Umberto Eco’nun da vurguladığı gibi metnin her cümlesinin hakkını vererek okumaya çalışan, metnin boşluklarını dolduran ve anlamı çoğaltarak eleştirel bir gözle bakan örnek okurdur. Bunların sayısının az olduğunu biliyoruz. Yazarları da okurlar gibi, metnini hiçbir boşluk bırakmadan, okurun sadece keyif için okumasını yeterli gören yazarlarla okuru metinle iş birliği yapmaya çağıran yazarlar olarak ikiye ayırmak gerekiyor. İkinci gruptaki yazar sayısı; vasatın, eleştirmenler ya da atölye düzenleyen yazarlar tarafından bile baş tacı edilmesiyle gittikçe azalmış durumda. Sanırım gelecekte iyi edebiyat hiçbir zaman güçlü olmayacak. Çünkü metinleri belirleyen tek temel dayanağın, okurun beklentisine göre hareket eden yayınevlerinin politikaları belirleyecek.
Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?
Doğru çevreden kasıt sanırım yazarın kurduğu ilişkileri kast ediyorsunuz. Öyleyse günümüzde yazarın görünür olmasının yolunun bu olduğunu söyleyebilirim. Burada yazarın amacı önemli. Yazmak dışında bir meselesi olmayan bir yazar için metnin kendisinden başka değerli hiçbir şey yoktur. İnatla bildiğini okuyan yazarlar hep kıymetli olmuştur, öyle olmaya da devam edecektir. Onların az okunmak gibi bir derdinin olduğunu düşünmüyorum. Ama bunun için suni girişimlerde bulunmamaları kıymetli. Zaten azınlıkta olan edebiyat okurunun içindeki çok daha az bir okur kitlesine hitap ettiklerini biliyorlar. Onların çoğalmasını dilemekten başka bir şey istemiyorlar.
Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor? Ve sizin için yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı?
Yazmak müthiş bir tutku. Tutku, bile isteye özgürlükten feragat edebilmektir. Ama bu aynı zamanda, dışarıda kalan her şeyden uzaklaştığınız için bambaşka bir özgürlük alanı sunar insana. Benim yazmaktan başka derdim yok. Anlaşılmayı, okunmayı ve takdir edilmeyi elbette bekliyorum. Ama bunun için kendimden taviz veremem. Eleştirmenlerin ya da okurların yapmaya çalıştığım şeyi gördükleri an mutlu oluyorum. Hepsini görmeleri mümkün değil zaten. Belki uzun bir zaman sonra daha net görünebilmeyi ümit ediyorum ama bunun artık çok zor olduğunu da biliyorum. Bundan iki yüzyıl, yüzyıl hatta elli yıl önce olan entelektüel üretim yok artık. İnsanoğlu gittikçe aptallaşıyor ve gelecekte en temel düşünme becerilerini bile kaybedeceklerinden korkuyorum.
2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir?
Yeni romanımı yazabilmek dışında hiçbir beklentim yok.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Abdullah ATAŞÇI
- 1973 Elazığ’ Palu doğumlu.
- İlk, orta ve lise öğrenimini Elazığ’da tamamladı.
- Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldu.
- Bir dönem gazetecilik yaptıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başladı.
- Öykü ve yazıları; pek çok dergi ve süreli yayında yayımlandı.
- Bir dönem Türkiye’nin ilk öykü gazetesi olan Kül Öykü’nün Yayın Kurulunda yer alan Ataşçı’nın, Sığ Suyun Balıkları (2006) ve Vicdan Saatleri (2008)’nin ardından bu kitaplarda yer alan seçme öyküler ile ilk kez kitaplaşan yeni öykülerden oluşan Kimse Bilmesin (2017) ve ilki 1915’te Rize’de, sonuncusu 2019 yılında Ankara’da geçen, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yaşanan ve her biri yaklaşık on yıllık bir zaman dilimine denk gelen öykülerden oluşan Susmak Derdi (2019) adlı öykü kitapları yayımlandı. Dağda Duman Yeri Yok (2011) adlı romanını Birîndar (2015), Yara Bende (2018), daha önce Selim Adanır adıyla yayımlattığı Ben Buranın Yabancısıyım (2020), Kar ile Kara (2021), Heder Ağacı (2022) ve Meryem’in Çiçekleri (2024) izledi.
- Öykü ve romanlarında Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasi koşulları, bunların insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve açtığı derin yaraları ele aldı.
- Yara Bende romanıyla 2019 Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü, Meryem’in Çiçekleri romanıyla ise 2025 Yunus Nadi Roman Ödülü kazandı.
Not: Abdullah Ataşçı’nın fotografı Mehmet Özer tarafından çekilmiştir.

Son Yorumlar