2025 Yıl Sonu Edebiyat Değerlendirmeleri-XXI: Nuray ALPER

2025 yılı edebi anlamda sizin için nasıl geçti?

2025 farkındalık yılı oldu benim için. Tefekkürün, sezginin, biraz daha içe çekilişin, bununla bağlantılı olarak mesafe kat eden bir azmin yılıydı. Benim yılımdı. Bence edebiyatçının önce kendine karşı sorumlulukları olmalı. Dilediğiniz kadar talep görün, içinizde bir irkilme, uyanış ya da ilerleme olmuyorsa nafile. Benim oldu. Bu oluş süreci edebiyatım için de yönlendirici bir yerde durdu.

Daha çok çalıştım, daha az uyudum, daha çok okudum, daha güzel ürettim ve kelimeleri daha çok sevdim.

Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?

Füruzan Berlin’in Nar Çiçeği, Mustafa Kutlu Tirende Bir Keman, Carl Gustav Jung Anılar, Düşler, Düşünceler. 2025’i Carl Gustav Jung’un bütün bir hayatını hülâsa ettiği eseriyle kapatıyorum, bu kitaptan bilginin sadece çalışma ile elde edilmediğini öğrenerek…

Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlanmak mı, okunmak mı?

Fikrimce edebiyatımızın yazmak ve yayınlatmak gibi bir sorunu yok. Geçmişte yaşanmışsa bile ben şu an meseleyi büyük ölçüde aşan bir faaliyet alanı içinde durduğumuza inanıyorum. Poetikası ve basılı kitapları hakkında bilgi sahibi olmadığımız yayınevi dosyamızı basmadığı için onu suçlama hakkımız yok. Ayrıca yüzlerce yayınevi var. Dahası KDY vesilesiyle doğrudan basım da girdi devreye. Yazar artık “neden olmadı, dosyam hangi açılardan eksik görüldü” diye bakmıyor. Biri olmazsa diğeri olur mantığıyla farklı arayışlara yöneliyor. Her sene yüzbinlerce kitap çıkıyor. İçlerinde imlâya riayet etmeyen, kendini ileri taşımaya azmetmediği her hâlinden belli, büyüklerimizin kâğıt israfı dediği binlerce ürün var. Yazık değil mi?

Sorunuzu dergi temelinde de değerlendirelim. Sadece akademiye yahut edebiyatın aristokrat diyebileceğimiz sınıfına hitap etmiyor bugün dergiler. Her birinin kendi içinde bir okur kitlesi oluştu. Üstelik şehir çalışmaları kapsamında valilik ve belediyeler eliyle, hatta hemen her üniversitenin, okulun kendi bünyesinde çıkardığı fanzinlerle halkın her kesimine yönelen bir pazarı var bugün dergilerin. Buna rağmen anlamadığımız şeyler oluyor. Örneğin arkadaşımızın biri hece şiiri yazıp yayımlıyor. Buna saygım sonsuz. Ancak bu arkadaş bırakın içeriğini takip etmeyi alıp eline bir kere okumadığı modern şiir yanlısı dergiye ürün yolluyor ve dergi çalışmasını yayımlamadığı için oluşumu çetecilikle suçluyor. Bu mevcut derginin yükünü omuzlayan, gecesini gündüzüne katan insanların vebaline girmek, bu ilgili yerde yazan ve derginin sayfalarını satır satır okuyan yazar ve şairlere haksızlık değil mi?

Bir yere talipseniz takip etmeniz gerekir. Bu ruh cehaleti, empati körlüğü ile yol alamayız. Tanpınar’ı, Yahya Kemal’i, Halide Edip’i, Hüseyin Rahmi’yi, Nurettin Topçu’yu, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Füruzan’ı, dünya klasiklerini okumayan ama edebiyatçı olduğunu iddia edip kitap yayımlatmaya çalışan insanlarla iç içeyiz. Kitap kapaklarını falan neşrederek okumaya dair özlü sözler paylaşıyorlar. Aslında burada sorunuzun cevabı kendiliğinden devreye giriyor. Önce okuyalım. Okuma problemimizi aşalım, yanlışlar varsa bile düzelecektir o zaman. Dahası okumak, dün kızdığımız meseleye bugün bakışımızı değiştirecektir.

Günümüzde bir metnin yayınevince kabul edilmesi daha çok edebi değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?

Yayıncı olmadığım için bu soruya cevap vermem güç. Edebiyat piyasasında olumsuz kanaat oluşturacak yayıncılar mutlaka vardır. Ancak hemen hiç satmayan, tek baskı yapmayan kitabı sırf içeriği kaliteli olduğu için basan yayıncılar da biliyorum. Yani aksi varsa bile kalite basan, içerik üreten yayıncılar tanıyor ve onlara çok saygı duyuyorum.

Güncel anlamda okuruyla yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Sosyal medyanın çeldirici yanına, çok renkli çok sesli yapısına, zamanı yutup içine hapseden karakterine rağmen güzel okur her yerde var. Sanırım bizim en büyük talihimiz onlar. Kitabınızı alıp altını çize çize okuyan, bu vesile ile yarasını yaranızla bütünleştirerek o yol işaretlerini sayfalarında paylaşan, köşe yazılarınızı hiç kaçırmadan takip eden; reklamlar nedeniyle okuyamadığında şikâyetçi olan, hülasa sızlanmasıyla bile size iyi hissettiren, şifa olan okurlar var.

Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?

Edebiyatçının artık bir takım kompleksleri aşmış olması gerektiğini düşünüyorum. Neticede çevre de iyiliğin, güzelliğin, başarının size getirdiği bir şey değil mi? Niteliği olmayan, üretemeyen, arka planını bilgi ile tezyin edemeyen bir insanı çevre ile bir yere getiremezsiniz. Velev ki getirdiniz, kendini yenileme anlamında noksan kalan, tekrardan öteye varamayan, ortaya kaliteli işler çıkaramayan bir insanı kimse babasının hayrına orada tutmaz. Neden tutsun? Niçin nitelik varken hatır-gönül namına marka değerini aşağı çeken insanlarla bir arada olsun? Şahsen bu sorunun sosyal medya fenomenlerinin fuarlarda, belediye alanlarında, kültür adı altında yapılan programlarda gerçek sanatkârın hakkını yediği noktalara yoğunlaşmasını isterdim.

Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor? Ve sizin için yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı?

Okur yazılanı tamamlar. Okuruna ulaşmayan her metin eksiktir. Hem gözlere ve gönüllere dokunmayan, kimsesiz sayfalarda gelmeyecek yolcusunu bekleyen bir eserin ne manası var? Hepimiz okunmak için yazıyor ve takdirin bu yolculuğun önemli bir parçası olduğunu biliyoruz.  

Yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı, düşünmeye davet eden kıymetli bir soru bu. Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sına atıfta bulunarak diyelim ki yazmak, kendimize ait bir imza ile yolun bize has duraklarını oluşturabildiğinde özgürlük. Yazmak, kendimizden kopardığımızı fark ettiğimiz anda tutsaklık. Bu kopuşun içine zamanı, feragat ettiğiniz sohbetleri, kısa kesmek zorunda hissettiğiniz konuşmaları, uzun yürüyüşleri, kaleminizi yanınıza almadan gidemediğiniz yolculukları koyabilirsiniz. Her iki anlamda da -bağımlılık demeyelim de- bağlılık bence…

2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir?

2026’da edebiyatın bizden beklentisini karşılamayı diliyorum. Daha iyi kitaplar, daha nitelikli programlar, daha kuşatıcı ve iyimser bakış açıları…

Teşekkür ederim bu anlam yürüyüşü için…

Biz Teşekkür ederiz.

 Muaz ERGÜ 

Nuray ALPER

  • 1983 Ankara doğumlu
  • Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olup, TOBB Üniversitesi’nin yeni Türk Edebiyatı alanında “Bir Deneme Yazarı Olarak Mehmet Kaplan ve Düşünce Dünyası” adlı yüksek lisans tezini tamamladı.
  • ODTÜ’de İngilizce eğitimini aldı.
  • Şiir ve yazıları Hece, İtibar, Türk Edebiyatı, Edebiyat Ortamı, Kayıp Kayıt, Karabatak, Yitiksöz, Ay Vakti, Bir Nokta, Şiar, Dil ve Edebiyat, Dil ve Edebiyat Akademi, Daima Edebiyat, Bizim Külliye,  Sebilürreşad, Şehrengiz, Şehir Defteri gibi dergilerde yayımlandı.
  • Eserlerine Türkiye ve Milat gazetesinde yer verildi. 
  • Şiirleri, TRT, BİLSAM, Anadolu Yazarlar Birliği gibi pek çok önemli kurum tarafından ödüle lâyık bulundu.
  • Önce Zambakları Çaldılar Uykularımızdan adlı dosyasıyla Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) ve AKÇAĞ Yayınevi işbirliği ile gerçekleştirilen yarışmada ikincilik ödülü aldı ve ilk kitabı Akçağ yayınları tarafından basıldı.
  • Çok sayıda okul programına, konferans, sempozyum ve şiir gecesine katıldı.
  • 2014’ten beri Milat Gazetesi kültür sayfasında köşe yazarlığı yapmaktadır.
  • Evli ve İbrahim Ethem ile Tarık’ın annesi.

Kitapları

  • Önce Zambakları Çaldılar Uykularımızdan, (Şiir), Akçağ Yayınları-2010
  • Dareyn, (Deneme),  İncir Yayınları, 2016
  • Derya ve Meczup (Şiir), Hece Yayınları, 2022
  • Gönül Devleti (Deneme), Hece Yayınları, 2024
  • Zamanda Bir Pusula (Deneme), Hece Yayınları, 2025

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir