2025 yılı edebi anlamda sizin için nasıl geçti?
2024’ün sonuna doğru çıkan “Çoktandır Söylenmemiş” aldı ilk öykü kitabımla ilgili söyleşiler, değerlendirme yazıları ve okur dönüşleri açısından verimli bulduğum ve mutlu olduğum bir yıl oldu 2025. Yarım kalan öyküler üstünde çalıştım, yeni öyküler için yan okumalar, geziler yaptım. Okuduğum kitaplardan bende izi kalanlar hakkında düşündüklerimi yazma, paylaşma fırsatım oldu.
Yıl içinde yazdığım, “Bilmediğim dağların Ardındaki Bahçe” adlı öykümün Nilüfer Belediyesi’nce düzenlenen 2025 Yılın Yazarı Rıfat Ilgaz Öykü Yarışması’nda büyük ödüle değer görülmesi mutluluğumun tacı oldu. Öykümün ve adımın Rıfat Ilgaz’la birlikte anılmasından onur duydum. 2025 uğur ve onur yılım oldu diyebilirim.
Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?
Bu yıl okuduğum kitaplar arasında bende iz bırakanların sayısı üçten fazla. Seçim yapmak zor olacak. Çeviri kitaplardan, çok bilinenlerden şimdilik bahsetmeyeceğim. Bu coğrafyanın yeni ve özgün kalemlerinden okuduklarımı belirtmek istiyorum. İzniniz olursa beş kitaptan bahsetmek isterim:
Üzeyir Karahasanoğlu’nun Vapur Yayınları etiketiyle çıkan “Gece Hep Gece” romanı, geçen yüzyılın başında dağılan Çarlık Rusya’dan savrulan soylu sınıfa mensup insanların özellikle İstanbul’da hayata tutunma hikâyesi izleğinde bir güzel roman. Şu tarihin işine bakın ki aynı coğrafya yüzyıl sonra yine dağılıyor. Eğitimli, meslek sahibi sınıf, beyaz, mavi, gri yakalılar yine savruluyor, İstanbul’a, Anadolu’ya, Avrupa’ya, denizaşırı ülkelere. Resmi tarihe ve gayri resmi tarihe meraklı Üzeyir Karahasanoğlu. Roman izleğine ilişkin sayfalar, ciltler devirmiş ama o tarihi değil, tarihi olayların, devrimlerin toprağından uzağa attığı, yersiz yurtsuz bıraktığı, sokaklarda garip kalmışları yazıyor. Yeryüzünün, seçilmiş diktatörlerce talan edildiği günümüzde de yersiz yurtsuzluk, göçmenlik en birincil sorunumuz.
Ayşe Nilay Özkan’ın Vacilando Kitap etiketiyle çıkan ilk öykü kitabı “Münzevi Sesler Korosu” bir farklılıklar bütünü. Birbirinden farklı sınıfa mensup karakterleri, farklı dil ve üslupla öyküleştiriyor. Alışılagelmiş öykü biçimlerini zorluyor. Sayısal ve duygusal zekâsıyla, mizahı mizacıyla yaratığı öykülerinde emek, dikkat, zekâ, yoğun duygu ve duyarlılık hâkim. Genç kuşağın, iletişim biçimlerini, ilişki kurma yöntemlerini kurguya dâhil ediyor. Öykü sonuna yerleştirdiği iletişim adresi ve karekod sayesinde genç okurları öyküye katılıma davet ediyor. Kuşağının mesele ettiği konuları, kuşağına özgü dille, içten ve olabildiğince oto sansürsüz yazıyor. Yeni nesil öykücü diyelim Ayşe Nilay Özkan’a. Her yaştan okura seslenen öyküler kurabildiğini de göz ardı etmeden elbette.
Şirvan Erciyes’in, Kayıp Kitaplar Yayınlarından çıkan “Posmortem” adlı şiir kitabı dikkat çekici. Suskunluktan, itiraza, isyana evrilen şiirler. Reddedilen kız çocuklarının, annelere, geleneğe, inanç ve sistem erkine, dayatılan kurallara başkaldırışı, dizelerle direnişi. Susturulan, bastırılan kırılgan seslerin duygularla, bilinçle şahlandığı, reddediş şiirleri.
Mediha Ünver’in, Klaros yayınlarından çıkan “Gülbahar” romanı, köy edebiyatının vakti geçti diyenlere karşı duruş adeta. Köyü, köylüyü ve köylünün amansız aşkını, aşka geçit vermeyenlere direnişini, sisteme karşı duruşunu aşkla yazıyor Mediha Ünver. Köy hayatına, diline ve kültürüne yabancı değil, karakterleri, dili ve anlatım biçimi sahici.
İki kadın, bir erkek arasındaki mümkünsüz aşk destanı gibi okunsa da Gülbahar, arka planda akıp giden olaylar, geleneğe karşı duruş ve eleştiri içeriyor. Namusu, kadınların iki bacağı arasında arayan erkeklere, erkekleşmiş kadınlara söyleyecek sözü var Mediha Ünver’in yarattığı kadınların. Gelenekleri zorlayan güçlü kadın karakterlerin, kırsalda hükmünü sürdüren feodal sisteme karşı aşkla direniş romanı Gülbahar.
Kerem Bakıcı’nın, YKY’dan çıkan “Toprakta Büyür mü İnsan” adlı öykü kitabı bir imdat çığlığı. Toprağının diliyle feryat ediyor, “Oy havar” diyor insanı, ağaçları, kurdu kuşu. Bir imdat çığlığı ki tüm öyküleri kapsıyor. Korkunun hâkim olduğu topraklarda büyümüş Kerem Bakıcı. Çatışmalar, silah sesleri, ölümlerin olağan, kan kokusunun baskın olduğu topraklar. Korkuyu bastırmak için mesellere, masallara kulak vermiş. Dil işçiliği, öykü atmosferi ve kişileri Ahmed Arif’in şiirlerini hatırlatıyor. Yeni kitabını merakla beklediğim genç öykücülerden.
Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlamak mı, okunmak mı?
Her yıl yüzlerce kitap basıldığına göre yazmak sorun olmasa gerek. Eskiden, nitelikli kitap yayımladığına güvenilen, bilinen birkaç yayınevi vardı. Son yıllarda o kadar çok yayınevi çıktı ki piyasaya, büyük, küçük, butik, kapkaççı… Kim ne yazarsa yazsın parayı veren kitabını bastırıyor. Fakat basılan eser mi, heves ürünü mü? Zaman gösterecek. Yayınevlerinin, yayımladığı kitabın tanıtımını yazara havale etmek yerine, okur-yazar buluşmasını sağlayan etkinlikler, programlar yapması gerekiyor ki okunmak sorun olmasın. Sosyal medyada, sanal âlemde dönen sponsorlu tanıtımlara bakarak okunacaksa kitaplar hiç okunmasın. Nitelikten çok reklam piyasası belirliyor okunma seviyesini. Sessiz sakin raflarda yerini alan çok sayıda nitelikli eser var ki iyi okurlar sayesinde okunmak sorunu yaşamıyor. Eninde sonunda okurunu buluyor. Yazarın sabırlı olması gerekiyor. Önemli olan kısa sürede çok okunmak değil, anlaşılmaktır.
Günümüzde bir metnin yayınevince kabul edilmesi daha çok edebi değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?
Sanıyorum ki her yayınevi, etiketini basacağı kitapların hem edebi değeri hem de piyasada görünürlüğü yüksek olsun ister. Yayınevinin ekonomik gücü ve sektördeki yeri sağlamsa, edebi değeri yüksek metinleri tercih eder diye düşünüyorum. Yayınevleri hayır kurumu değil, ekonomik işletme olduğuna göre, edebi değer kadar piyasa sezgisini de dikkate almak durumunda olsa gerek.
Güncel anlamda okuruyla yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Sosyal medya yoluyla okur-yazar ilişkisi daha kolay oldu belki. Okur, okuduğu metne ilişkin olumlu veya olumsuz tepkisini yazara çok kısa sürede ve kolayca iletebiliyor. YouTube vb. yayın kanallarında yazarı izleyebiliyor, iletişim kurabiliyor. Yazarlar ulaşılamaz değil artık. Yazarın duruşuna, gelişen toplumsal olaylar, sanat-edebiyata dair durumlar karşısındaki tepkisine, tepkisizliğine göre ilişkiyi devam ettiriyor veya bitiriyor okur. Nitelikli okur-yazar sohbetleri, yazarın metnine farklı açıdan bakmasını sağlıyor. Sanal ilişkinin ne kadarı sahici? Ne kadar düzeyli ve edebiyata dair, tartışmalı bir alan. Vıcık cıcık olanı da çekilmiyor doğrusu.
Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?
Yazarın amacına göre değişir önemi. Derdi, eline kalem tutuşturan meselesini yazmak olan yazarlar için görünür olmak, doğru bir çevreye girmek öncelik değildir. Önceliğim, mesele ettiklerimi iyi anlatabilmektir. İyi metinler eninde sonunda görünür, okurunu bulur.
Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor? Ve sizin için yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı?
Benim derdim, içimde birikenleri yazacak zamanı, ortamı bulabilmek. Sözcüklerimle, karakterlerimle bir dünya yaratmak, oyun kurabilmek. Yazdıklarımı önce ben beğenmeliyim, okumaktan zevk almalıyım, yarattığım atmosferin içinde yaşamaktan mutlu olmalıyım ki motive olayım. Okumak ve yazmak, benim için hem bir ibadet biçimi hem ciddi bir iş, aynı zamanda oyun saati. Defter, kalem, beyaz ekran ve klavye özgürlük alanımdır. Hiçbir şeye bağımlı değilim. Sözcüklerim ve öykü kişilerim beni dürttüğünde kaleme sarılırım.
2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir?
Nitelikli eserlerin yayımlanmasını, kitapların yasaklanmamasını, yazarların yazdıklarından dolayı adliye koridorlarına düşmemesini dilerim öncelikle. Sansürsüz ve oto sansürsüz edebiyat alanı hepimize iyi gelecek, kalemimizi özgün ve özgür kılacaktır. Yazarların, birbiriyle didişmek yerine, eser yayımlatma konusunda var olan sorunlara karşı birlikte tavır alması da hepimize iyi gelecektir.
Kapsamlı ve incelikli sorularınız sayesinde, acı tatlı geçmişiyle hatırlayacağımız bir yıla dönüp bakma, değerlendirme imkânı verdiniz, teşekkür ederim. İnsanlığın, doğanın ve edebiyatın geleceği açısından 2026’nın, 2025’i aratmaması en büyük dileğim. Esenlik içinde olunuz.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Adalet TEMÜRTÜRKAN
- 1957’de Sivas Divriği’de doğdu.
- Ortaöğrenimi Mardin’de, Üniversiteyi Ankara’da tamamladı.
- Kamu kurumundan emekli oldu.
- Ortaokul döneminden beri yazdığı şiir defterini kapattı.
- Öykünün büyüsüne kapıldı.
- Ekin Sanat, Edebiyat Nöbeti, Patika, KE, Roman Kahramanları, Karnaval, Hece, Tükenmez, Çiğdemin Sesi, Altıyedi dergilerinde, Yeni Adana Gazetesi’nde, Edebiyat Burada, Bizim Çağ Edebiyat sayfalarında öykü, söyleşi ve kitap tanıtım/inceleme yazıları yayımlandı.
- Şehir Söner Biz Yanarız seçkisinde Tvist adlı öyküsü yer aldı.
- “Kuyudaki” adlı öyküsü, 2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü yarışmasında birincilik ödülüne, “Soyka Toprak” adlı öyküsü, Nilüfer Belediyesi’nin, Tomris Uyar anısına düzenlediği 2023 Yılın Yazarı Öykü Ödülü” yarışmasında mansiyona değer görüldü.
- “Çoktandır Söylenmemiş, adlı ilk öykü kitabı 2024 yılında H2O Kitap Yayınevi’nden çıktı.
- “Bilmediğim dağların Ardındaki Bahçe” adlı öyküsü, Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği, Yılın Yazarı 2025 Rıfat Ilgaz Öykü ödülü yarışmasında büyük ödüle değer görüldü.
- Ankara’da yaşıyor.

Son Yorumlar