2025 Yıl Sonu Edebiyat Değerlendirmeleri-XXV: Sibel OĞUZ

2025 yılı edebî anlamda sizin için nasıl geçti?

Küçük şeylerden dahi heyecan duyan biriyim. Düşüncelerimin aksine kalbim dünyayı fazla önemsiyor. Edebî anlamda gelişen her oluş bana heyecan verir.

2025, beklentimi karşılayan verimli bir yıl oldu; yüz güldürücü gelişmeler yaşadım. Çeşitli illerde, okullarda söyleşilere katıldım. Gençlerin soruları bana umut verdi, sarstı, kendime düşürdü. Yazdığım bazı hikâyeler işte böyle başladı. Okumalarımda çağdaş edebiyatçıların yanı sıra İran edebiyatına da yer açtım. Kaleme söz geçiremediğimde “Hâfız” yetişti. Çeşitli dergilerde öykülerim yayımlandı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım Bu Hikâye Tutar Canan kitabım çıktı. Dosyanın kitaba dönüşüne şahitlik etmek, bana göre bir yıl değil bir ömre bedeldi.

Kısacası heyecanım birdi, iki oldu. Bazen köşeme çekildim, sessizce yazayım dedim. Kendimi bir hikâyenin ortasında buldum. Birileri de benim hikâyemi yazmak için fırsat kolluyordu sanırım.

Çeşitli dergilerle röportajlar yaptık. Hikâyenin teknikten çok insan sevgisine dayandığına kanaat getirdim. Edebiyatın hayatıma kattığı derinlikle daha çok kendime döndüğüm bir yıl oldu. Belki de bu bir yalnızlığa kaçıştı; bilinçli bir tercih miydi, bilemiyorum.

Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?

Ferit Edgü Hakkâri’de Bir Mevsim
Oruç Arıoba İle
Viktor Emil Franklİnsanın Anlam Arayışı

Bu üç eser, yalnızca geçmişimi yeniden gözden geçirmemi sağlamadı; geleceğimi insani anlamda nasıl daha sağlam inşa edebilirim, evrensel bir dili nasıl kurabilirim soruları üzerinde durup düşünmemi de sağladı. İhtimal ki kendimden uzaklaşmak istediğimde bu eserlere tekrar dönecek, orada yine kendimle çarpışacağım. Şüphesiz her okumada bana farklı şeyler söyleyecekler.

Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlanmak mı, okunmak mı?

Her çağ kendi sorunlarını beraberinde getirir. Edebiyat, günümüzde olduğu gibi geçmişte de çeşitli sorunlar yaşamıştır. İhtimaldir ki gelecekte de benzer sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Fakat ben umutsuz değilim. İyi yazılmış, emek verilmiş bir eser eninde sonunda okuruna ulaşacaktır.

Bugün çok okunan bazı yazarların, kendi dönemlerinde hak ettikleri değeri görmediklerini biliyoruz. Elbette okunmak isterim; bu, bir yazarın en doğal hakkıdır. Ancak bu hemen olacak bir durum değildir, yıllar alabilecek bir süreçtir. Yazarken kendimden ve yaratıcıdan isteğim şuydu: Türk edebiyatına kalıcı eserler bırakmak. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini zaman gösterecek. Umarım bu isteğimin karşılık bulduğuna şahit olurum.

Okunma meselesine gelince; evet, ülkemizde okuma oranı oldukça düşük. Bu kuşak tercihini daha çok kahveden yana kullanıyor. Dijital çağ, çeşitli görsellerle ve içeriklerle bireyin ihtiyacını geçici de olsa karşılıyor. Gençlerle yaptığım programlarda aksiyon türü eserlere daha fazla ilgi olduğunu görüyorum. Heyecan ve adrenalin, insanın temel ihtiyacı hâline gelmiş. Bu durum ürkütücü. Ama nitelikli okurun hakkını da teslim etmemiz gerekiyor. Satırların altını itinayla çizen okurlar var; onlar bize umut veriyor.

Bir zorluktan bahsetmemiz gerekirse, yayımlanmanın en büyük sorun olduğunu söyleyebilirim. Özellikle ilk eserlere yayınevlerinin mesafeli durması, yazarlar açısından oldukça can sıkıcı. Fakat bir yazar, yazı hayatında birçok şeyden vazgeçmesine rağmen bu konuda ısrarcı olması gerektiğini de bilir.

Günümüzde bir metnin yayınevi tarafından kabul edilmesi daha çok edebî değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?

Bu soruya yayınevi açısından da bakmak gerekiyor. Eminim ki onlar da kendi açılarından haklılar. Satış kaygısı yalnızca yazarın kaygısı değil. Edebî değer ile piyasa sezgisinin birlikte değerlendirildiğini düşünüyorum. Editörün eline ulaşmış, basılmaya değer bir dosyanın karşılık bulacağına da inanıyorum. Ancak beni asıl düşündüren mesele, dosyaların değerlendirmeye alınıp alınmaması.

Güncel anlamda okur ile yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Naçizane düşüncem şudur: Bir yazar, meselesiyle, üslubuyla, tarzıyla kendi kitlesini oluşturur; az ya da çok fark etmez. Bu bağlamda okur, ruh dünyasına hitap eden yazarına sahip çıkar. Çünkü yazar metni yazarken o okuru bir şekilde bulur ve metne dâhil eder. Bu, bir etki-tepki meselesidir.

Okur dönüşlerini, yapıcı eleştiriler dâhil, çok anlamlı buluyorum. Tabii kolay ulaşılabilir olmanın güzel tarafları olduğu kadar birtakım sıkıntıları da vardır. Kıymetli okurlarıma, hikâyeme ortak oldukları için vesilenizle sevgilerimi gönderiyorum.

Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?

Tek başına iyi yazmanın yeterli olduğunu düşünmüyorum. Aynı şekilde tek başına doğru çevreye sahip olmak da yeterli değil. İkisi birbirinden bağımsız değil; paralel ilerleyen, birbirini destekleyen iki ana unsur. Okuruna ulaşamayan nice nitelikli eser var, bunu göz ardı edemeyiz. Bana göre bir eserin doğru tanıtımı, edebî değeri kadar önemli. Ancak şunu da eklemek isterim: İyi bir eser, uzun vadede hak ettiği değeri bulacaktır. Sabır, bu yolun en acı lokmasıdır.

Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor. Yazmak sizin için bir özgürlük mü, yoksa bir bağımlılık mı?

Öncelikle anlaşılmak isterim elbette. Belki de meseleyi kendi içimde çözemediğim için yazmayı seçtim; belki de anlaşılmadığım için, bilmiyorum. Yazmak bazen dolaylı bir anlaşılma ihtiyacından doğar. İnsan ilişkilerindeki yıkımların çoğu, tarafların birbirini anlamamasından kaynaklanır.

Anlaşılmayan bir yazarın bir yanı hep eksiktir. İnsan, yaratılışı gereği övülmeyi ve takdir görmeyi sever; ben de buna dâhilim. Olumlu dönüşler yazma isteğini artırıyor, ancak yazmakta esas olan beklentiye girmeden yazabilmektir bana göre. Ancak bu şekilde kaleminizi özgürce oynatabilirsiniz.

Güzel bir mekânda, karşınızda köpüklü deniz, yanınızda sevdikleriniz, masanızda çay olmasına rağmen iç sesiniz size “Geç odana ve yaz” diyorsa, bu bir bağımlılıktır. Fakat yıllardır içinde özgürlük mücadelesi veren ve bunu bilinçsizce metinlerine yansıtan biri olarak, yazmanın aynı zamanda bir özgürlük olduğuna inanıyorum. Fazlalıklardan arınmaktır.

Peki mutlak özgürlük müdür? Orası tartışılır. Çünkü bunu yapmak için birçok şeyi göze almanız ve birçok şeyden vazgeçmeniz gerekir.

2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir? 

Dünyadan beklentim var; adaleti ve barışı arzuluyorum. Şayet dünya bizi duyar ve dikkate alırsa, o zaman yazacak bir şeyim kalır mı, bilmiyorum.

Önümüzdeki yıl Sait Faik okuyacağım. Çünkü bütün güzel hikâyeler insan sevgisiyle başlar.
Öyküyle kalın.

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Sibel OĞUZ

  • 1980 Kars’ın Sarıkamış ilçesinde doğdu.
  • Çocukluğu burada geçti.
  • İlkokulu burada, lise ve üniversite eğitimini ise İstanbul’da tamamladı.
  • İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu.
  • Pedagojik formasyon eğitimini (felsefe) de burada tamamladı.
  • Küçük yaştan itibaren yazmaya meraklıydı.
  • Kendi içinde yaşadığı çatışmayı yazarak çözmeye çalıştı fakat başaramadı.
  • Öyküleri Türk Dili Dergisi, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Hisdüşüm Dergisi, KE Dergisi, Daima Edebiyat, Yedi iklim, Mahal Edebiyat, Edebiyat Haber, İshak Edebiyat, Litera Edebiyat, Ogitto ve çeşitli dijital ve basılı dergilerde yayınlandı.
  • Evli ve iki çocuk annesidir.

2 Comments

  1. Ahmet çınar Reply

    Samimi bir anlatıcı sesi: Okurla doğrudan konuşan bir tarzı var; karmaşık cümleler yerine içeriğin duygusuna odaklanan bir anlatım tercih ediyor. Bu doğrultuda okuyucu olarak bizde sabırsızlıkla yeni öyküleri bekliyoruz. Başarılarınızın devamını diliyorum..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir