Bruce D. Perry’in “Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk” Kitabı Merkezinde Çocukluk Travmaları, İhmal ve İnsan Beyni…

Beden ve zihin yapısı sağlıklı çocuklar yetiştirmek zor bir mesele. İnsan makine değildir. Duygulardan, yaklaşımlardan, sözlerden etkilen bir varlık. Travma dediğimiz korkmak, şiddet görmek, cinsel istismara uğramak, ne bileyim yüksek bir yerden düşmek ya da kaza geçirmek gibi birtakım olaylar değil sadece. Çocuklarına ya da ailesine karşı damla damla biriken ihmalkârlık, vurdumduymazlık, değer vermemezlik, sevgisizlik, vesaire yaklaşımlar travmanın hissedilmeden ancak adım adım gelen örtük yanlarından birkaçıdır. Bu alanla ilgili psikiyatrist Prof. Dr. Bruce D. Perry ve gazeteci arkadaşı Maia Szalavıtz’ın birlikte kaleme aldıkları, ismini bir kafes içerisinde büyütülen çocuktan alan kitaptan bahsedeceğim bu kez. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, gittiğimiz lokantalar, takıldığımız alış veriş merkezleri, aldığımız kıyafetler, arabamızı götürdüğümüz ustalar, seçtiğimiz okullar, üniversiteler hatta edindiğimiz mesleklerin temelinde bile hep bir arkadaş tavsiyesi yok mudur? Yalnız her tavsiye sizi doğru tercihe götürmeyebilir. O yüzden alacağımız tavsiyeleri tavsiye edenin kapasitesini ve kalitesini dikkate alarak değerlendirmemiz gerekir. Kitap, hakikaten tavsiye edilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Kitabı, “herkes okumalı” demek, okuması gerekenleri arada kaynatacağı için zumlamam gerekecek. Pediatristler, psikiyatristler, psikologlar, rehber öğretmenler, özel eğitim öğretmenleri, dil konuşma terapistleri, fizyoterapistler, odyologlar, sosyologlar, psikologlar, doktorlar, sınıf öğretmenleri, branş öğretmenleri, okulöncesi öğretmenleri, çocuk yuvalarında çalışan bakıcılar, polisler, ebeveynler, anne, baba olmayı düşünenler, daha ismini sayamadığımız insana dokunan hangi meslekler varsa hepsinin okuması gereken bir başucu kitabı.

Öncelikle acı veren bir kitap olduğunu söylemeliyim. Okuduğunuzda sarsıntı geçireceğiniz kesin. Çocukların yaşadıkları gözlerinizin önüne geldiğinde uykularınız kaçacak. Eseri irdeledikçe suçluya ve suça maruz kalanlara karşı bakış açınız değişecek. Yani biri suç işlediğinde hemen yargılama yapmak yerine “ Mutlaka bunun bir neden vardır. O yüzden bu suçu işlemiştir.” diyebiliyorsunuz. Hapishanelerin, hastanelerin neden dolduğunu daha iyi anlayacaksınız. Kitap sadece çocukların yaşadıkları talihsiz olayları anlatmakla kalmıyor onları tedavi etme, iyileştirme süreçlerini de anlatıyor. On iki bölüm ve sonradan eklenen ek bölümden oluşan kitabın her bir bölümde doktorumuz, karşılaştığı çocuklarla ilgili vakıaları değerlendiriyor. Çocukların yaşadıkları olaylar içinizi sizi incitmenin dışında yazarın dili sizi incitmiyor. Kitap şekil açısından buyurgan, tepkisel, sen dili yerine empatiyi merkeze alan, mütevazı bir üslupla kaleme alınmış. Bunu yazarın mesleğinin gerektirdiği inceliklere ne kadar hâkim olduğunun bir işareti olarak kabul edebiliriz. Kitap akıcı ve sade bir dille yazılmasına rağmen yer yer kullanılan bilimsel, tıbbi ve teknik açıklamaların bir kısmını anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Ben anlamasam da özellikle sağlık sektöründe çalışan büyük çoğunluğun anlayacağından kuşkum yok. Kitabın hacimce kalın olması belki de şekil açısından eleştirilecek tek konu. Malum günümüz insanını sayfaların çokluğu ürkütebiliyor.

Onlarca dile çevrilen kitabın içeriğini soracak olursanız tek kelime ile “sevgi” etrafında dönüp dolaştığını söyleyerek başlamak isterim. Her bölümdeki öyküleri dinlediğinizde çocuklardaki davranış bozukluklarının temelinde sevgisizliğin olduğunu göreceksiniz. Kitaptaki yaşanmış öykülerin şok edici etkisi bir tarafa çocuklarda ki travmaların nedenleri üzerinde durulması, sorunların milimize edilmesi açısından önemlidir. Fiziksel ya da ruhsal birtakım problemler tedavi edilmediğinde birey hem kendisine hem de çevresine zarar verebilir. Doktorumuz, sorunu tespit etme, hastalığa teşhis koyma ve tedavi etme sürecinde oldukça mahirdir. Çocuk psikolojisiyle ilgili kurduğu akademi keşke her yerde olabilseydi. Geliştirmiş olduğu nöroardışık eğitim modeli sayesinde çocukların biyolojik gelişimi ile birlikte travma bilgisine göre tedavi uygulamakta başarılıdır.

Projeksiyonumuzu kitaptaki çarpıcı öykülerden birkaç tanesine çevirelim. Öncelikle çocukların ve ailelerinin isimlerinin değiştirilerek verildiğini hatırlatayım. “Köpek gibi büyütülmüş çocuk” adlı bölümdeki Justin, köpek bakıcılığı yapan birinin koruyuculuğuna verilmişti. Artur, Justin’i diğer hayvanları yetiştirdiği gibi kafeste yetiştirmeye çalışır.

Arhur, kasıtlı olarak gaddarlık yapmıyordu. Justin’i ve köpekleri her gün düzenli olarak oyun oynamak ve sevmek için kafeslerinden çıkarıyordu. Ama Justin’in bir hayvan gibi davranıldığı için bir hayvan gibi davrandığını anlamıyordu ve çocuk ona itaat etmeyince tekrar kafese giriyordu… Belki de ayağa kalkıp yürüyememesinin nedeni, kimsenin elini uzatıp onu dik tutmaya çalışmamış ve teşvik etmemiş olmasıydı. Çatal bıçakla yemek yemeği bilmiyordu. Çünkü bunları elinde hiç tutmamıştı…”

Aslında bu olay bize şunu gösteriyor. İnsanı ailesi, yetiştiği çevre, aldığı ya da almadığı eğitim,   mesleği gibi bir takım ortamlar şekillendiriyor. Yani kişinin kabında ne varsa size onu ikram ediyor. Artur’da hep köpeklerle haşir neşir olduğu için dünyaya bir bakıma hayvanların gözüyle bakıyor. İlkin tedavi için uyguladı yöntem şu:

Göz temasının birçok hayvanın algıladığı gibi tehditkâr olabileceğini biliyordum. Karyolasının etrafındaki perdelerin bir kısmını çektim. Böylece sadece beni ve ya da hemşire istasyonunu görecekti. Bu şekilde yanındaki yataklardaki çocuklar yüzünden dikkati daha az dağılacaktı… Tiz bir çığlık attı. Kıpırdamadan durdum. Sonra yavaşça beyaz önlüğümü çıkarıp yere bıraktım. Bana baktı. Ağır hareketlerle kravatımı da çözüp çıkardım. Gömleğimin kollarını sıyırdım. Her hareketimle birlikte, karyolasına doğru ufak bir adım attım. Yürürken konuşmadım. Hızlı hareket etmeyerek, göz teması kurmayarak, bir ninniyi andıran alçak, melodik ve ritmik bir tonda konuşarak mümkün olduğunca tehdit eder gibi görünmemeye çalıştım. Korkmuş bir bebeğe veya ürkmüş bir hayvana yaklaşır gibi ilerledim.”[1]

Hasta ile doktor arasındaki en önemli bağ güvendir. Bu öğretenle öğretici arasındaki bağda da böyledir. Hayatın akışı içerisinde alıcı verici de böyledir.  Güven duygusunu hissettirdikten sonra karşınızdakine anlatamayacağınız bir şey olamaz. Doktorumuz hastasının güvenini her geçen gün daha çok kazanmıştı. Justin, bir hafta içerisinde ayakta durmayı başarabilmiş, üçüncü haftada ise ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Bu arada cümleler kurup konuşabiliyordu da. Justin, zamanla çevresindekilere sempatik gelebilecek davranışlarda bulunabilmiş, yemeklerini kimseye bir şeyler fırlatmadan yiyebilmişti. Küçük kız,  bir süre sonra hastaneden taburcu edilip bir başka koruyucu aileye verildi. “Artık sekiz yaşında olan Justin, kreşe başlamaya hazırdı. Mektuptan güzelce giyinmiş, elinde beslenme çantasıyla birlikte bir okul otobüsünün yanında durmakta olan Justin’in bir fotoğrafı da çıktı. Justin, notun arka sayfasına pastel boyayla, ‘Teşekkür ederim, Dr. Perry.’ diye yazmıştı. Bunu görünce ağladım”[2].

Her çocuk Justin gibi bir köpek kafes içerisinde büyütülmese de duygularının, isteklerinin, düşüncelerinin sınırlandırılması, dış dünya ile bağlantısının kesilip eve hapsedilmesi, yaşam alanına müdahale edilmesi, oyun oynamasına arkadaşlarıyla vakit geçirmesine müsaade edilmemesi, okul, kurs ve ev üçgeninde gidip gelmesi bir nevi kafes hükmüne geçer.

“Ten Açlığı” bölümünde, Laura’nın hiçbir fiziksel problemi olmadığı halde büyümemektedir. Haftalardır burnuna sokulmuş bir tüp aracılığıyla yüksek kalorili bir diyetle beslendiği halde kilo alamamaktadır. Yapılan sayısız laboratuvar testlerinde fiziksel açıdan hiçbir olumsuzluğa rastlanılmaz. En son psikiyatrik bir konsültasyon için Dr. Perry’e gönderilir. Doktor, birçok tanı ve testleri inceler. Kızın odasına gittiğinde gerçeklerin bazı detaylarda olduğunu görür. “Laura’nın yirmi bir yaşındaki annesi Virginia, çocuğundan beş adım kadar uzakta televizyon izliyordu. Anne ve kızı arasında etkileşim yoktu. Ufacık kaşık kadar kalmış olan Laura iri gözlerini bir tabak yemeğe dikmiş sessizce oturuyordu. Ayrıca midesine besin pompalayan bir beslenme tüpü vardı.” [3]

Doktor, çok geçmeden Laura’nın besine değil tensel açlığa muhtaç olduğunu anlamıştı. Babası kızını terk ettiği halde annesi terk etmemişti. Çocuğunun her türlü bakımını ve diğer ihtiyaçlarını annesi karşılamış olmasına rağmen ortada önemli bir sorun vardı. Virginia, kızına hiç dokunmuyor, öpmüyor, koklamıyordu. Virginia’nın annesi uyuşturucu bağımlısıydı. Babasını hiç görmemişti. Çocuk yuvalarında, koruyucu ailenin yanında büyüdüğünden yeterince sevgi görmemişti.

Çocuklarımızın şeklini veren ilk ressam ebeveynlerdir. İlgisizlik ve şiddet fırçası ile sevgi ve merhamet fırçasının oluşturacağı tablo birbirinden oldukça farklıdır. “Akıl sağlığı uzmanları insanlara senelerce sosyal destek olmadan psikolojik açıdan sağlıklı olabileceklerini, ‘siz kendinizi sevmezseniz, kimse sizi sevmez’ fikrini öğretmiştir. Kadınların erkeklere, erkeklerin de kadınlara ihtiyaçları olmadığı söylenmiştir. İlişkileri olmayan kişilerin çok ilişkisi olan kişiler kadar sağlıklı olduğuna inanılmıştır. Bu görüşler insan türünün en temel biyolojisine ters düşüyor: Bizler memeli hayvanlarız, o yüzden de derinden ilişkili ve birbirine bağlı insan teması olmadan hiçbirimiz hayatta kalamazdık. İşin gerçeği, sevilmiş olmadan ve sevilmeden kendinizi sevemezsiniz. Sevme kapasitesi tek başına inşa edilemez.”[4]

Asıl problemin ne olduğunu gören Dr. Perry, Mama P. İsimli bir kadınla Virginia’yı tanıştırır. Virginia anneliği o güçlü,  neşeli ve sıcakkanlı kadından öğrenir. Bir süre devam eden tedaviden sonra Laura iyileşir.

Dr. Perry, hastaneye gittiğinizde “neyin var” deyip hemen elinize ilacı tutuşturan doktorlardan değil. Travmaya müdahalede oldukça başarılı. Ekibiyle birlikte adeta bir dedektif gibi en ince ayrıntısına kadar çalışarak çocuğun yaşamış olduğu problemi gün yüzüne çıkarabiliyor. Çocuğun ailesini, okuldaki arkadaşlarını ya da kimlerle temas kurmuşsa onları bulup konuştuktan sonra tedaviyi uygulamaya çalışan birisi. “Belki ben onlara yaşadıklarını unutturmam ama ileriki hayatları için onlara yardım edebilirim” diyor.

Toplumda bazı doğru bilinenlerin yanlış; yanlış bilinenlerin doğru olduğu gerçeğini kitabı okuyunca daha iyi anlayabiliyorsunuz. “Çocuk sağlığı uygulamalarımızın büyük bir kısmının çocuklara zarar verdiğini biliyorum. Örneğin, California’da bulunan üç ile beş yaş arası çocuklara hizmet veren büyük merkezde, personelin çocuklara dokunmasına izin verilmediğini biliyorum. Çocuklar onlara sarılmak veya kucağa alınmak istediklerinde, yetişkinlerin onları itmesi gerekiyor. Bu çocukları cinsel avcılardan korumak gibi iyi görünen bir fikrin nasıl ciddi ve olumsuz sonuçlara yol açabileceğinin klasik bir örneği. Çocukların sağlıklı dokunuşlara ihtiyacı vardır. Gördüğümüz gibi bebekler dokunulmadıklarında resmen ölebiliyorlar. Dokunulmak biyolojimizin bir parçası.”[5]

“İnsanlığın tüm evrimsel geçmişi boyunca yalnız bırakılan ve yetişkinlerinin gözünün önünde olmayan bir insan bebeği, kesine yakın bir ölümle karşılaşırdı. Uyuması için yalnız bırakılan bebeklerin bunu tedirgin edici bulması hiç şaşırtıcı değildir.”[6]

Küçücük bebekleri bile “Sakın kucağına alıp alıştırma, tek başına uyumazsa özgüveni gelişmez. Yüzüne karşı övme, öpme, sarılma şımarır.” gibi ipe sapa gelmez sözlerle büyüdük. Oysa çocuklara dokunmak, sarılmak, öpmek ve onları takdir etmek gerekir. Lakin dünyamız öyle bir yere gidiyor ki her gün duyulan çocuk istismarları yüzünden öğretmenler bile öğrencilerinin başını okşayamaz, onlara sarılamaz hâle gelmiş durumdalar. İstemediğimiz dokunuşlardan öylesine korkmuşuz ki istediğimiz dokunuşlardan bile uzaklaşmışız. Çocuklarımızın kimseyle temas kurmasına, oyun oynamasına, herhangi bir aktiviteye katılmasına izin vermiyoruz. Böyle davranarak güvenli bir duvar örmeye çalıştığımızı zannediyoruz. Oysa örülen, bir korku duvarından başka bir şey değil.

Yaşadığım illerin birinde araçla görevime giderken yol üzerinde bir kadının dört beş yaşlarındaki bir çocuğu elinden tutarak zorla bir yere doğru sürüklediğini görmüştüm. Çocuk, ağlayarak gitmemekte ısrar edince yanındaki kadın onu dövmeye başladı. Önce annesi zannettiğim için müdahale etmeden olanları takip etmeyi tercih ettim. Fakat kimsesiz çocukların kaldığı yetiştirme yurduna götürüldüğünü anlayınca hemen arabamı uygun bir yere çekerek oraya doğru koştum. Yuvadan içeri girdiğimde çocuk hâlâ ağlamaya devam ediyordu. Sesin geldiği tarafa yöneldim. Zavallı çocuk bir köşede içli içli burnunu çekerek ağlıyordu. Sinirden elim, ayağım titriyordu. Yetiştirme yurdunda çocukcağızı sürükleyerek getiren bakıcı kadını mutfakta görünce ağzıma geleni söyledim. Sonrasında kurum müdürü ile görüşmek üzere üst kata çıktım. Kendisine müfettiş olduğumu söyleyerek gördüğüm olayı anlattıktan sonra bu işin takipçisi olacağımı söyledim. Müdür bey, zarif bir insandı. Beni dikkatlice dinledikten sonra bu yaşanan olaydan haberi olmadığını, olsaydı kesinlikle müdahale edeceğinden bahsetti. Ayrıca duyarlılığımdan dolayı bana teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. Söylemek istediğim bu çocuk niçin devletimizin bütün imkânlarının sunulduğu bir yuvaya gitmek istemez?

Kitaba dönecek olursak Dr. Perry, elbette her hastasını tedavi edememiştir. “Dünyanın en soğuk kalbi” dediği Leon bunlardan sadece birisiydi. Travma bu çocukta çok daha yıkıcı bir şekilde hissedilmişti. Leon’un erken çocukluk dönemlerinde yaşamış olduğu olaylar stres yanıt sisteminin taşıma kapasitesini patlatmıştı. “Kaslarınızı ve beyninizi çalıştırmaya zorlarsanız onları strese sokarsanız. Biyolojik sistemler dengeyle var olurlar… Spor salonuna ilk kez gittiğinizde, 90 kilo göğüs presi yapmaya çalışırsanız ve bu ağrılığı kaldırmayı başarırsanız, kasınızı geliştirmez tam aksine yırtar ve kendinize zarar verirsiniz. Denetimin örüntüsü ve yoğunluğu önemlidir. Bir sisteme aşırı yük bindiğinde kapasitesini aşacak şekilde çalıştırıldığında, ister spor salonunda sırt kaslarınızı, ister beyninizin travmatik stresle karşılaşılan stres ağlarını aşırı çalıştırın. Sonuç muazzam bir yıpranma, düzensizlik ve fonksiyon kaybı olacaktır.” [7]

On sekiz yaşındaki Leon, 12- 13 yaşlarında olan iki kıza tecavüz edip öldürmüştü. Oysa Leon’un göçmen olan ebeveynleri çalışkan, dürüst ve her hangi bir suça bulaşmamış insanlardı. O halde bu vahşeti niçin işlemiş olabilirdi? Doktorumuz, araştırmalarına devam edince ilkokul kayıtlarında saldırgan davranışlar sergilediğine dair bazı kanıtlara ulaşmıştı. Basit hırsızlıklar yapmıştı. Hiç arkadaşı olmamıştı. Dr. Perry, katilde pişmanlık işareti bulabilirim ümidiyle görüştüğünde ona:

“Peki, şimdi olanları düşününce neyi farklı yapardın?”

Bir dakika düşünüp yanıt verdi:

“Bilmem, çizmelerimi atabilirdim belki.”

“Çizmelerini mi”

“Evet. Yakalanmama neden olan şey ayak izlerim ve çizmelerimdeki kanlardı.”

Bir çok psikiyatrist hapishaneden Leon’un arketipik bir ‘kötü tohum’ doğanın genetik bir ucubesi ve empatiden yoksun şeytani bir çocuk olduğuna inanandı.”[8]Ancak katili, abisi Frank’ın polislere teslim etmesi genle ilgili bir problemin olmadığının bir delildir. “Leon’un ağabeyi Frank, ebeveynleri ve diğer akrabaları gibi iyi kazançlı bir işte çalışıyordu. Başarılı bir tesisatçıydı, evliydi, toplumda saygı gören iki çocuklu ve sorumluluk sahibi bir babaydı.”[9]

Dr. Perry, Leon’un annesini konuşturmaya başlayınca bazı problemlerin gün yüzüne çıktığını fark etti. Annesi ilk oğlu olan Frank’ı kuzenler, amcalar, teyzeler, büyükanne ve büyükbabanın olduğu geniş bir ailede dünya getirmişti. Annesi işe gittiğinde oğluyla ilgilen hep birileri olmuştu. Frank, el üstünde tutuluyor, sevgi ihtiyacı fazlasıyla karşılanıyordu. Frank’ın babası Alan, işini kaybedince geniş ailesinden uzakta bir şehirde çalışmak zorunda kalmıştı. Leon’un doğumu tam da bu zamanlara denk gelmişti. Alan, uzun saatler çalıştığı için eve yorgun argın geliyor, bu yüzden yeni doğan çocuğuyla yeterince ilgilenemiyordu. Annesi Maria ise yalnızlaşmıştı. Üç yaşındaki oğlu Frank hariç konuşacak kimse yanında yoktu. Sıkıldığında Frank’ı yanına alıp yakınlarındaki parka gidip yürüyorlardı. Bazen de otobüse binip şehirdeki ücretsiz müzeleri geziyorlardı. Bu gezmeler elbette ki ona eski geldiği yeri unutturmuyordu. Doktor, bu hikâyede eksik bir şeylerin kaldığını hissediyordu. Leon’la ilgili Maria’ya dönerek:

“Onu nasıl sakinleştiriyordunuz?”

“Onu beslemeye çalışıyordum. Bazen biberonunu eline alınca, ağlaması kesiliyordu.”

“Başka”

“Bazen hiç susmuyordu. Bizde yürüyüşe çıkıyorduk.”

“Biz derken?”

“Frank ve Ben.”

“Leon’a bakmanıza yardımcı olan başka kimse var mıydı?”

“Hayır. Sabah uyanıp onu doyuruyor ve yürüyüşe çıkıyorduk.”

“Bunlar Leon doğmadan önceki yürüyüşleriniz gibi miydi?”

“Evet.”

“Yani günün büyük bir kısmında evde değildiniz.”

“Evet”[10]

Doktor şifreyi çözmüştü. Leon, evde karanlık bir odada tek başına kalıyordu. Üstelik bu durum yıllarca devam etmişti. Kim bilir bebek, yalnız kaldığında ne kadar korkmuş, ne kadar ağlamıştı. “Artık o kadar çok ağlamıyordu.” Dedi, soruna çözüm bulduğunu düşünen annesi. Leon, ağlayarak tepki gösterince sonucun değişmediğini anlamış bu nedenle de ağlamaktan vazgeçmişti. Leon bir süre sonra ne ceza ne de ödül aldığında duygularını belli etmemeyi öğrenmişti. Kimin memnun olup olmaması onu hiç ilgilendirmiyordu. İşlediği suçtan da bu yüzden pişmanlık duymamıştı. Leon’un sosyopata dönüşmesinin arkasında hep bu ihmaller silsilesi vardı. Doktorun Leon için mahkemeye bir rapor sunması gerekiyordu. Vereceği rapor onu hapisten çıkaramasa da hafifleştirici bir neden sayılabilirdi. “Nihayet Leon’un erken çocukluk dönemi ve bunun ilişkileri sürdürmesi, dürtülerini kontrol etmesi ve dikkat vermesi üzerindeki etkilerine yönelik bir ifade verdim. Erken yaşlarda ihmal edilmenin çocukların empatisini azaltıp şiddete yöneltebileceğini anlattım. Bulduğum tüm hafifleştirici unsurları da ifademe dâhil ettim. Yapabileceğim tek şey buydu. Yasal olarak davranışlarından sorumlu olmadığı gibi bir durum söz konusu değildi ve etrafındakilere karşı sürekli bir tehlike oluşturduğunu inkâr edemezdim… Aileler çaresiz bir haldeydi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ve birbirlerine bir cankurtaran salına tutunmuş kazazedeler gibi tutunuyorlardı. Leon bana, “Neden ağlıyorlar? Hapse girecek olan benim.” Dedi. Duygusuzluğu bir kez daha kanımı dondurmuştu. Duygusal açıdan kördü.”[11]

“Ailesi tarafından ihmal edildiği daha önceden fark edilmiş olsaydı, çok büyük bir ihtimalle Leon öyle birisi olmazdı diye düşünüyorum.”[12]

“Peter, Justin, Amber ve Laura gibi çocukları iyileştiren şey etrafındaki kişiler, aileleri ve arkadaşları, terapinin işe yaramasını sağlayanlarda onlara saygı duymuş, zayıflıklarına ve savunmasızlıklarına tahammül etmiş ve yavaş yavaş yeni beceriler oluşturmalarına yardım ederken sabırlı davranmış olan kişilerdir.” [13]

İnsan beyni anne karnından itibaren gelişir. Beyni genişleten ya da gerileten birçok faktör vardır. Çocuklar masum doğar fakat yetiştirme tarzı, çevresi, ailesi, maddi imkânları ve yaşadığı travmaları onu bir psikopata ya da sosyopata dönüştürebilir. Erken çocukluk döneminde yaşanan ihmalkârlık, sevgisizlik, şiddet ve cinsel istismar gibi olaylar çocuğun ilerideki hayatında kalıcı izler bırakabiliyor. Çocuklar üç yaşına kadar olan süreyi sağlıklı geçirebilmişlerse sonraki yıllarda birtakım olumsuzluklar yaşasalar bile dirençli kalabiliyorlar.

“İnsan bedenin fiziksel büyümesi, doğumdan ergenliğe kadar kabaca doğrusal bir biçimde artar. Buna karşılık olarak, beynin fiziksel büyümesi farklı bir model izler. En hızlı büyüme oranı rahimde gerçekleşir ve beyin doğumdan dört yaşa kadar büyük bir hızla büyür. Dört yaşındaki bir çocuğun beyni yetişkin büyüklüğünün % 90’ına eşittir… Deneyimler aktif olarak düzenlenmekte olan beyni şekillendirirken, yoğun bir kolay işlenme ve savunmasızlık dönemidir bu. Gelişmekte olan çocuk için büyük bir fırsat zamanıdır… Ne yazık ki bu aynı zamanda düzenlenmekte olan beynin tehditlerin, ihmalin ve travmanın en yıkıcı etkilerine karşı savunmasız olduğu dönemdir.”[14]

Kitabın bir başka bölümünde annesine gözlerinin önünde tecavüz edilip öldürüldüğünü gören, on bir saat cesetle baş başa kalan, üstelik kendisinin de boğazı kesilerek ölüme terk edilmesinden dolayı üç yaşındaki Sandy’ de büyük bir travmaya maruz kalmıştır. “Sandy’nin vakasında, eskiden bakım ve beslenmeyle ilgili olan süt, artık boğazındaki kesikten akan, annesinin cansız bir halde yerde yatarken reddettiği bir şeye dönüşmüştü. Çatal, bıçaklar artık yemeklerini yemek için kullandıkları şeyler değil, öldüren, yaralayan ve onu dehşet içinde bırakan nesnelerdi. Kapı zilleriyse… Eh, zaten olayı başlatan şey buydu. Kapı zilinin çalınışı katilin oraya gelişini haber vermişti.”[15]

Beyin daha önceden yaşanılanlarla belirli bir örüntü kurarak yeni yaşananları kıyaslar. Bizim için basit gibi görünen olayların anlamlandırmasının arkasında yaşanmış bir takım olayların yattığını anlıyoruz. Zamanında baskıya ve korkuya maruz kalmış bir arkadaşım anlatmıştı. “Öyle bir hale geldim ki her hangi bir kasabın önünden geçerken vitrine asılan etleri, kasabın iş elbisesinin üzerindeki kanları ve elindeki bıçağı tehdit işareti olarak görüyordum.”  

“Deneyim tanıdık ve güvenilir olarak bilinen bir şeyse beynin stres sistemi aktivite olmaz. Ama gelen bilgiler yabancı, yeni veya tuhafsa beyin anında bir stres yanıtı vermeye başlar. [16]

Bizim kuşakta olanlar bilirler. Küçükken bizleri yatırdıklarında genelde “Uyumazsan doktor gelip cız edecek, polis karakola götürecek, canavar seni yiyecek” gibi birtakım sözler söylenirdi. O günlerde henüz bekâr olan amcam bizimle kalırdı. Bizi uyutmak için söylediği tekerlemeyi hiç unutmadım.

 “Kalemenkuzan

Bacadan kaçan

Gel Necati’yi/Salih’i

Çek boğazan”

Ben kardeşime göre biraz daha büyük olduğum için doğrusu uyumadığımda her hangi birinin gelip beni boğazına çekeceğine hiç inanmadım. Ancak kardeşim küçük olduğu için hep birini bekleyip dururdu. Amcamın iyi niyetle fakat bilinçsizce uyguladığı bu yöntemin etkisi var mıdır bilinmez ama geceleri dört yaşındaki kardeşimin korkudan kalkıp bağırarak anne ve babamın yanına koştuğuna çok defalar şahit olmuşumdur.

Çocuklarımızın duyuşsal/ruhsal ihtiyaçlarının nasıl giderileceği sorusunun cevabı çok zor. “Teknoloji ilerledikçe, evrimin bizi şekillendirdiği çevreden giderek uzaklaşmış bulunmaktayız. Artık yaşadığımız dünya biyolojik açıdan saygısız; en temel insan ihtiyaçlarımızı göz önüne almıyor ve bizleri sağlıklı aktivitelerden uzaklaştırıp zararlı olanlara doğru itiyor.”[17] Maalesef insan duygularının ne işte ne okulda ne de ailede yeterince dikkate alındığını söyleyemeyiz. “Bir çocuğun beyni sözcüklerden, derslerden ve düzenlenmiş faaliyetlerden daha fazlasına ihtiyaç duyar. Sevgiye, arkadaşlığa, oyun oynama ve gündüz hayalleri kurma özgürlüğüne ihtiyaç duyar.”[18]

Bilişsel eğitime daha fazla yönelme noktasında takıntılı bir tarafımız var. Okullarımızda dersi yükü oldukça fazla. Çocuklarımız sabahtan akşama kadar okuldalar. Akşamda testlerle, ödevlerle evleri de okula dönmüş durumda. Hafta sonları kurslar, özel derslerde cabası… Çocukların sosyalleşebilecekleri zaman neredeyse yok gibi. Mutlaka akademik dersleri azaltıp sanat ve spor ihtiva eden derslere ağırlık vermemiz, okullarımızı morg soğukluğundan kurtarmamız gerekecek. Ayrıca da bu ayrı bir yazım konusu.

Dr. Bruce Perry’in kitabında eleştireceğim belki de en önemli nokta genelde sonuç odaklı olması, travma sonra yapılanlara odaklanmasıdır. Oysa asıl önemli olan travma öncesi nelerin yapılması gereğidir.  Benin hayatta edindiğim izlenim genelde patolojik vakıaların ya da ciddi travmaların temelimde sınır koyamama ve tedbirli olmamanın yattığı gerçeğidir. Sonuç olarak şiddet eğilimi sevgisizliğin bir tezahürüdür. Bütün sorunlar, “Çocukken neyin eksikse, sorun ‘O’ ”da gizli.

Necati İLMEN

Kaynaklar

[1]Dr. Bruce Perry, MaıaSzalavız, Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk,  koridor yayınları, s.181,182.
[2]a.g.e, s.186
[3]a.g.e, s.124.
[4]a.g.e,  s.310
[5]a.g.e, s.312
[6]a.g.e, s.315
[7]a.g.e, s.71, 72
[8]a.g.e, s.152
[9]a.g.e, s.153
[10]a.g.e, s.158
[11]a.g.e, s.173, 174
[12]a.g.e, s.211.
[13]a.g.e, s.308
[14]a.g.e, s.346
[15]a.g.e, s.79.
[16]a.g.e, s.79.
[17]a.g.e, s.310.
[18]a.g.e, s.317

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir