Ne zaman Topkapı Sarayı’nı ziyaret etsem ilk görmek istediğim kıymetli eşya Nadir Şah’ın tahtı olur. Nadir Şah’ın 1739 yılında Hindistan Seferi sırasında Babürlerin hazinesinden alarak Kabil’e götürdüğü sonra da Osmanlı Padişahı 1. Mahmud’a hediye olarak İstanbul’a gönderdiği taht, diğer adıyla “Taht-ı Tavus” Topkapı Müzesi’nin en nadide eserlerinden biridir. O taht yıllarca halk tarafından Şah İsmail’in tahtı olarak biliniyordu. Tahtı her gördüğümde hem Babürlerin hem de Nadir Şah’ın ihtişamlı dönemleri hakkındaki bilgiler gelir gözlerimin önünde durur. Osmanlı kaynaklarında “Devlet-i Nadiriye” olarak yazılan Afşar İmparatorluğu’nun banisi Nadir Şah, yabancı tarihçiler tarafından İkinci İskender veya Doğu’nun Napolyon’u sıfatları ile anılır. Gerçekten de hiç yoktan bir devlet kurmak ve bu devleti 17-18 yıl içinde bir imparatorluğa dönüştürerek Hindistan’dan Oman’a kadar büyütmek çok az hükümdara nasip olmuştur. Özellikle yabancı kaynaklarda önüme çıktıca Nadir Şah hakkında bilgiler topluyordum. Bir Alman kaynağında Nadir Şah öldürüldükten sonra oğlunun veya torunlarından birinin Avrupa’ya kaçtığı, Habsburg İmparatoriçesi Maria Teresa’ya sığındığı, sonra vaftiz edilerek Semlin Baron’u olarak Avusturya ordusunda görev yaptığı yazılmaktaydı. Bu bilgi bana bir efsane gibi gelmişti. Ama son günlerde usta yazar Eyvaz Zeynalov’un Nadir Şah romanını okuduktan sonra bu bilgiyi teyit etmek için daha fazla araştırma yapmaya başladım.
Belli ki yazar Eyvaz Zeynalov da romanını yazmadan önce çok çeşitli kaynaklara başvurmuş ve romanın gerçek Nadir Şah biyografisi üzerine kurulmasına vesile olmuştur. Daha romanın başlangıcında Nadir Şah’ın Avusturya’daki nesli hakkında çok ayrıntılı bilgiler vererek okuyucuyu şaşırtmaktadır:
“Baron Johann Joseph von Semlin (Ali Mirza Han), 13 Şubat 1824’te, yaklaşık 90 yaşındayken, Viyana yakınlarındaki Mödling kasabasında, Grosse Pfargasse Caddesi, 19 numaralı evde vefat etti. Kendi malikânesinin bahçesine gömüldü. 18 Şubat 1824 tarihli “Wiener Zeitung” gazetesinin 3. sayfasında bir ölüm ilanı yer almaktadır. Resmi evraklarda Ali Mirza Han ismiyle imza atmasına rağmen mezar taşında Baron von Semlin of Isfahan yazmaktadır.” (Nadir Şah, s. 6)
Roman ayrıntılı ve akıcı bir dille okuyucuyu Viyana’daki Pffargasse küçesinden bir anda 1688 yılına Horasan’daki Dergez çölüne götürür. Allahuekber dağlarının Kebgen Yaylasında yazı geçiren Afşarların Kırklı oymağı kendi yurtlarına dönerken İmamkulu’nun hanımı olan Hacer “iki canlı”dır. Onun, “iki canlı” oluşu o kadar şiirsel bir dille anlatılmıştır ki insan okurken birkaç kez o cümleyi tekrar etmek istiyor:
“İmamkulu’nun eşi Hacer, “iki canlı”ydı. Bugün veya yarın doğum yapacaktı. İlk kasılmayı hissettiğinde çok korktu ama kasılma geçince sakinleşti. Ağrısı arttıkça arabanın yan direğine tutunarak bir şekilde ayağa kalkmayı başardı. Uçsuz bucaksız ovada erkeklerin arasında, gözleriyle kocasını aradı, fakat onu göremedi.” (Nadir Şah, s.7)
Nadir Şah Kırklı oymağında büyürken yazar elindeki bir büyüteçle Safevi devleti’ne, Osmanlı İmparatorluğu’na ve dönemin Rusya’sına uzanır. Okuyucuyu tarihi bilgilere boğmadan siyasi ve sosyal manzarayı çok ustaca izah eder:
“Bir elinde şarap kadehi, diğer elinde Ermeni İsrail Orin haritası tutan I. Petro, dolabının başındaki duvarda asılı duran dünya haritasına yaklaştı. Önce ona, sonra elindeki şeye dikkatle baktı. “Aradığını bulamayınca geri dönüp Ermeni’ye sordu.” (Nadir Şah, S.24)
Her bölümde aynı heyecanı ve dil zenginliğini koruyan yazar, canlı ve renkli tasvirlerle de o dönemin tabiatını, insanlarının zevklerini gözlerimizin önüne getirir:
“Şah Hüseyin’in bahçesindeki büyük, su dolu gölette çok sayıda yeşil başlı ördek vardı. Şah zamanının çoğunu burada dinlenerek geçirirdi. Arada sırada ördeklere dikkatlice bir ok atardı. Ödekler havaya yükselir, bir süre gökyüzünde uçar, sonra tekrar suya inerler, dans eder gibi yüzer yüzer, havuzun dibine dalar, orada bir şey bulur yer sonra tekrar yükselirlerdi.” (Nadir Şah, s. 42)
Büyük emek mahsulü olarak ortaya çıkan 568 sayfalık Nadir Şah romanı on sekizinci yüzyılın şarkını bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne sermektedir. Nadir Şah’ın büyüdüğü bölgeler, o bölgelerin insanları, kültürleri, düşünce tarzları, toplumsal yapı, siyasi değişkenlikler ustaca canlandırılmıştır. Nadir Şah’ı ortaya çıkaran şartlar gerçekçi biçimde araştırılarak romanın akıcılığını bozmadan anlatılmıştır. Nadir Şah’ın Osmanlı devleti ile hesaplaşması, bu iki Müslüman devlet arasındaki barış çabaları, daha da önemlisi yüzyıllardır süren mezhep kavgalarına Nadir Şah’ı son vermek istemesi gibi gerçek tarihi bilgiler romanda göz ardı edilmemiştir. Çok yönlü bir hükümdar olan Nadir Şah’ı ve onun adeta sıfırdan zirveye doğru yürüyüşü çok çalışkan ve usta bir yazarın emeği sonucu bu kadar akıcı ve canlı olarak yazılabilirdi.
Yüze yakın tarihi ve edebi kaynaktan istifade ederek eserini yazan Eyvaz Zeynelov, bu büyük hükümdarın zaaflarını, hatta zulümlerini ve yanlış davranışlarını da romanda canlandırmayı başarmıştır. Bu kadar karmaşık bir dönemi ve zıddiyetlerle dolu bir hayata sahip olan Nadir Şah’ı bir romanda anlatabilmek her yazarın harcı değildir. Bu açıdan yazarı kutlamak gerekir.
Uzun yıllardır eserlerini yakından takip ettiğim Eyvaz Zeynalov son dönem Azerbaycan edebiyatının hem çok okunan hem de en mahsuldar yazarlarından biridir. Onun Almancaya çevrilen eserleri nedeniyle Almanya Kitap Fuarı’nda katıldığında gösterdiği çaba ve canlılık hala gözlerimin önündedir. Samimiyeti, dostluğu, insani duyarlılığı ile de bir insan olarak da onu takdir etmeme sebep olmuştur.
Beledçi, Eski Bisiklet, Ömre Atılan Taş gibi romanları, Komşunun Misafiri, Borç defteri gibi hikayeleri ile Türk ve Alman okuyucuları tarafından eserleri okunulan ve beğenilen Eyvaz Zeynalov’un bu son eseri edebiyat tenkitçileri tarafından göz ardı edilmeyecek kadar önemli bir eserdir.
Bu ay yetmiş beş yaşına adım atacak olan bu usta yazar ve eski dosta can sağlığı ve daha güzel eserler yazmasını arzuluyorum.
Orhan ARAS

Son Yorumlar