2024 Mayıs’ta “Yedi Yılanlı Kavuk” adıyla bir öykü kitabı yayımladınız. Kitabınızın adı gerçekten ilgi çekici. Çocukluğumuzda dinlediğimiz, okuduğumuz masalları, meselleri anımsatıyor bu ad. Nerden aklınıza geldi böyle bir kitap adı? Yılan ilkçağlardan bu tarafa sanat, edebiyat, tarih, bilim gibi alanlarda ölümsüzlük, yeniden canlanma, korku, hile gibi sembolik anlamlar barındırmıştır. Tasavvufta yılan kötülüğün, nefsi emmarenin sembolü olarak ifade edilir. Yılan sizin kitabınız için hangi sembolik anlamlar barındırıyor?
Yılan eğretilemesi kitabın geneli için sembolik bir şey ifade etmiyor ancak kitaba adını veren öykü için aynı şeyi söyleyemem. Öyküde, karakter hissettiği haset duygusundan ötürü bir başkasına zarar vermeyi planlıyor fakat karşı taraf daha akıllıca davranarak karaktere bir ders veriyor. Bu ders verme sürecini yedi aşamada anlatarak nefsin mertebelerine gönderme yapmaya çalıştım.
Nefsin terbiye edilme süreci de nefsi emmareyle başlar. Yani kişi önce içindeki o karanlık tarafı-yılanı-terbiye etmelidir. Bu yüzden öyküde yılan sembolünü kullandım. Kitabın en güçlü öykülerinden birisi olduğu ve ilgi çekici bulunacağını düşündüğümüzden, yayıneviyle birlikte isminin ‘Yedi Yılanlı Kavuk’ olmasına karar verdik. Ayrıca, bu ismin çağrışımsal olarak da kitabın genel, masalsı yapısına uygun olduğunu düşündük.
Kitabınızın ilk öyküsünün adı “Pastoral Senfoni” adından tutun metnin içindeki müzik terimlerine kadar müzikten anlayan bir kalemden çıktığı belli oluyor. Bir diğer öykünüz “Yedi Yılanlı Kavuk”da aynı şekilde musiki terimleri barındırıyor. “Pastoral Senfoni”de yüksek, elit kültüre mensup insanlarca dinlenen klasik batı müziği, senfoni bir temizlikçinin bir günlük mesaisiyle bir arada sunuluyor. Ortaya ironik bir durum çıkıyor. Kaleminiz de ironiye yatkın. Neler söylersiniz bu öykünüzle ilgili?
Bu öykü aslında bir sosyolojik imgelem olarak algıladığım göç kavramı üzerine yazılmıştır. Göç sadece bir yerden bir yere gitme, yer değiştirme meselesi değildir. Kişi, kendi başına bireysel tercihiyle bile göç ettiğinde düzende, toplumsal yapıyı etkileyen bir eğri oluşur. Göç eden ve göç alan arasındaki uyumsuzluk belki de bir nesilden daha fazlasını etkileyebilir.
Pastoral Konçerto öyküsünde de 90’lı yıllarda terör nedeniyle Güneydoğu Bölgesinde bazı köylerin boşaltılmasından kaynaklı zorunlu göç olaylarına değinmeye çalıştım. Göç eden köylü-temizlikçi- ve kentli-sanatçı arasındaki uçurum ve uyumsuzluğu da bir konçerto biçiminde anlatmayı denedim. Müziğin armonik yapısında göç eden ve alan arasındaki uyumsuzluğu göstermeye çalıştım.
Yine özellikle ilk öykünüzde fellik fellik, alladı pulladı, tutup tutup, efil efil, bağıra bağıra, vura vura, ufalaya ufalaya gibi ikilemeler ve din dan don, çık çıkı çık, gaaak gibi yansıma sözcükler kullanıyorsunuz. Bunun herhangi bir nedeni var mı?
Bu ikilemeleri metne ritmik bir anlatım katması için kullanmayı uygun buluyorum. Yansıma sözcüklerinin de sahneyi güçlendirdiğini düşünüyorum.
Kısa öyküler yazıyorsunuz. Aslında zor bir uğraş kısa öykü yazmak. Neden kısa öyküler?
Açıkçası bu öyküleri yazarken özellikle kısa yazmaya çalışmadım, kendileri o kadar büyüdüler, ben de hormon verip organik yapılarını bozmak istemedim. Bittiğini hissettiğim anda bitirdim. Sabırsız bir karakterim var, tam çağın adamıyım. Belki de bu yüzden çok uzun yazamadım. Fakat zaman algısının değiştiği, kimsenin hiçbir şeye çok vakit ayıramadığı günümüze en uygun biçimin de kısa metinler olduğunu düşünüyorum.
Öykülerinizde halen kullanılan sözcüklerin yanında müşrefiye, mülhem, tekaüd, mütekait, ahval, tüffah gibi günümüzde pek kullanılmayan sözcüklerde yer alıyor. Sözcüklerle nasıl bir ilişkiniz var? Neler söylersiniz?
Kelimeleri çok önemsiyorum; kökenlerini, nereden geldiğini, eşyaya neden o ismin verildiğini… Arada sözlük karıştırıyorum; yöresel konuşma dili, argo, zamana gömülmüş eski kelimeler ilgimi çekiyor. Farklı kelimelerin metinleri zenginleştirdiğini düşünüyorum. Bir de dile olan katkısı var bunun. Unutulmaya yüz tutmuş bir kelimeyi tekrar gün yüzüne çıkartmak kıymetli bir şey bence. Fakat tüm bu düşüncelerimden bağımsız olarak bu kelimeleri kullanma amacım öykünün zaman unsuruna uygun davranma zorunluluğudur.
Tarihsel bir hikâye yazıyorsak o döneme uygun bir dil kullanmamız gerekiyor. Çoğu yabancı kelimeyi bu yüzden kullandım. Fakat günümüz öykülerinde de ahengini sevdiğim farklı kelimeleri yazmayı tercih ettim. Mesela ‘zil’ yerine ‘zıngırdak’ kelimesi gibi. Ölmüş bir kelimenin üstündeki toprağı atmak, o kelimeyi tekrar diriltmek hoşuma gidiyor.
İronik bir üslup yanında öykülerinizde fazla olmasa da büzüktaş, hösssttt, cacık, laço gibi argo sözcükler kullanıyorsunuz. Var mı bunun bir nedeni?
Yaşama daha yakın öyküler yazmak için argo kullandım. En elit sosyalite de bile argo vardır. Kimse hayatı boyunca küfür etmediğini, argo konuşmadığını iddia edemez bence. Bir de az önceki sorunuza verdiğim cevapta söylediğim gibi, hikâyenin unsurlarına uygun olan dil neyse onu kullanmaya çalıştım. Karakter argo konuşan bir tipse rahatça konuşmasına izin verdim sadece.
Kitabınızda on yedi öykü var. Öykü adları ilginç, dikkat çekici… Biçki Nazariyesi, Tüffahı Kim Isırdı? Bir Zuhuri Bir Zuhur, Nakûrun Sesi, Oynatma Çubukları… Öykü başlıklarını nasıl seçiyorsunuz?
Öykü isimlerini öykünün tamamına hizmet edecek biçimde seçiyorum. Bu seçimi yaparken de ismin ilgi çekici olmasına dikkat ediyorum. Sonuçta hikâyenin kapısı gibidir ismi. O kapı dikkatinizi çekecek ki içeriye giresiniz.
Öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz? Herhangi bir yazma rutininiz var mı?

Kitap çıkıncaya kadar düzenli olarak her gün yazıyordum fakat kitap çıktıktan sonra rutinim değişti maalesef. Önceki düzenimi sürdüremiyorum. Bu, kitabın çıkmasının verdiği bir rahatlamadan ziyade kafa karışıklığından kaynaklandı. Fakat benim için doğru olan rutin her gün yazmaya devam etmektir diyebilirim.
Süre için net bir şey diyemiyorum, yazıya ayırdığım vakit o günkü işlerime göre değişiyor. Sonuçta çalışan bir kadın ve anne olmanın verdiği zorlukları da yaşıyorum. Fakat yine de her gün yazmaya çalışıyor(d)um.
Kimleri okursunuz? Takip ettiğiniz yazarlar var mı?
Elbette takip ettiğim yazarlar var. Türk yazarlardan Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Latife Tekin, Ayfer Tunç en sevdiklerimdendir. Çevirilerde distopya türünde yazanları daha çok takip ediyorum; George Orwell, Aldous Huxley, Margaret Atwood gibi. Bunun dışında Gabriel Garcia Marquez, Dino Buzzati okumayı sevdiklerimden.
Güncel Türk yazarları da takip etmeye çalışıyorum, içlerinden beğendiklerim ya da beğenmediklerim oluyor elbette. Onları da içinde bulunduğum yazın dünyasını anlamak için okuyorum.
Son olarak neler söylersiniz?
Son olarak, yolun meşakkatli fakat o kadar da güzel olduğunu söylemek istiyorum. Sizler de, bize bu yolda bu tür çalışmalarla omuz verdiğiniz için teşekkür ediyorum.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Hicret BİRİK
- 1978 Van doğumlu.
- İlköğretim, ortaöğretim ve lisans eğitimini Van’da tamamladı.
- Milli Eğitim’e bağlı bir ortaokulda müzik öğretmenliği yapmaya devam etmektedir.
- Öyküleri; Heceöykü, Kafkaokur, Ecinniler, Daima Edebiyat, Edebiyat Ortamı dergilerinde ve dijital olarak Parşömen Fanzin, İshak Edebiyat, Mahal Edebiyat, Yük Edebiyat, Üçüncü Şahıs ve Litera Edebiyat platformlarında yayımlandı.
- İshak Edebiyat ve Yük Edebiyat dergilerinin 2024 yılı öykü seçkilerinde yer aldı.
- Metinlerarası Kitap Yayınevi’nden 2024 Mayıs ayında ‘Yedi Yılanlı Kavuk’ isimli ilk öykü kitabı çıktı.
- Van’da yaşıyor, evli ve iki çocuk annesi.

Son Yorumlar