Haluk Bilginer Emmy en iyi erkek oyuncu ödülü kazandı.
Mesleğinde iyi olanların iltifat görmesi için her zaman bir şansı vardır. İlerlemiş yaşında olsa bile. Ancak bu batıda olabilir bir ihtimal. Ülkesinde değeri bilinmez. Davulun sesi uzaktan güzel gelir çünkü. Arada bir sanatçı ödül alsa da yarı aç yarı tok bir ömür sürer doğduğu yerlerde.
Batı (Avrupa-Amerika) ikinci dünya savaşından bu yana refah toplumu olarak, oturmuş bir devlette, sosyal güvenceleri ile yarınından emin bir sistemde yaşıyor. Bu müreffeh hayat, onları istikrara kavuşturdu ama bir monotonluğa da maruz bıraktı.
Bu nedenle Amin Maalouf’tan, Salman Rüşdi’ye, Demir Özlü’den Khaled Hosseini gibi doğudan gelenlere imkân ve zemin sundular. Bu yetmedi, batıda Zadie Smith’ten Elif Şafak’a Orhan Pamuk’tan Haruki Murakami’ye, Kazuı Ishıguro’dan Daryus Shayegan’a doğu-batı ikilemine dair sözü olan herkese değer vermeye başladılar.
Batılı yazarlar da esasen doğuyu konu alıyorlar sürekli. Jean-Christophe Grange, Paulo Coelho Alman yazar Max Annas’ın “Die Mauer” romanında olduğu gibi.

Batı ikinci dünya savaşını konu alan romanlarla bir atılım yapmıştı. Dertleri vardı, acıları. Milyonlarca insan ölmüş, hayatları alt-üst olmuştu. Bütün bu yaraların sağaltılması gerekiyordu. Kendi yüzyılı ile yüzleşmekten ve tabuları yıkmaktan asla vazgeçmeyen Günter Grass‘ın romanları ilgi gördü bu nedenle. Esasen Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanıyla Erich Maria Remarque 1929’da haber veriyordu bu tehlikeyi. Bu yönden batı ikinci dünya savaşından kalan hikâye ve romanlarla 50 yıl idare etti. Bugün sürprizi olmayan standart ve monoton bir hayatın içindeler. Maneviyat ikliminden uzaklar. Buradan bir hikâye çıkmıyor. Çıkanlar da eski ilgiyi görmüyor artık.
Oysa doğu-batı eksenindeki ilişkiler, savaşlar, gerilimler sancılı bir süreç hâlâ. Bu nedenle de edebiyat, bilim, düşünce dünyasında kendini ispat derdinde olan doğulu yazar ve insanlar batıda dikkate alınıyorlar. Bu nedenle insanlığa söyleyecek sözleri olanlar öne çıkacak bundan böyle.
Eskiden Avrupa’nın Türk yazarlarına bakışı, Türkiye’nin fakirlik ve sefaletini anlatan roman ve filmlere ilgi göstermekti. Orhan Kemal Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Yılmaz Güney filmlerine olan ilgi, verilen değer gibi. Bugün NBC’nin filmleri de aynı nedenle gündemde. Avrupalılar, halklarını konsolide ediyorlar bu eserlerle. İçinde bulundukları hayat, düşünce dünyası, üstün medeniyet standartlarının yüksekliği ile mutmain ve mutlu oluyor, doğuda yaşamadıklarına şükrediyorlar. Bu elbette iyi hissettiriyor onlara.
Bugün bu tek yanlı ve doğu sefalet içinde bakışın ötesinde bir ilgi ve beklenti var Batıda. Bu nedenle doğudan gelen yazar ve hikâyeler onlara yepyeni ufuklar açıyor.
Standart bir hayatın içinde ruhani bir iklimi sezdirmeyen gerçekçilik üzerinden yürüyen edebiyat sona geldi artık. Eco’dan sonra Avrupa ruhunu yansıtan ve yükselten yeni yazarlar göremiyoruz. Yugoslavya’dan felsefeci Zizek, yazar Dubrovka Ugresic gibi değerler de Ortodoks ve eski Marksistler bir başka iklimden gelen değerler görülüyor.
Amerika en güçlü olduğu sinemada bile tıkandı artık. Efektlerle hiçbir şey anlatmayan hamasi kahramanlarla ya bilimkurguya yöneldi ya da alacakaranlık kuşakları, zombiler ile gizemi, maneviyat yerine ikame etmeye çabalıyor. Doğudan gelen ve doğu-batı gelenek-modernlik, kişilik-kimlik çatışmasını anlatan eser ve yazarları gündeme taşıdılar, çaresizce. Filmler diziler bu yönde yoğunlaştı.
Bu bakımdan önümüzde bakir bir alan var. Binlerce kanal ve sosyal medya ağları ile açlık içinde arayışta olan milyarlar. Her ülkeden dünya halkları. Bu insanlara batının yaşadığı refah ve standart hayatın monotonluğunu aşacak hikâye ve romanlar yazmakla geleceği kurabiliriz.
Sizleri sadece mensup olduğunuz gruplar, ülkeniz değil, öncelikle batı ve bütün dünya bekliyor. Hadi o adımı atma niyetiyle çıkalım daraltılmış çemberimizden.

Son Yorumlar