Eleştirel Bir Din Sosyoloğu Olarak Hazret-i Muhammed

Kuran, ufku yedinci asırla sınırlı bir insanın, Hazret-i Muhammed’in yazdığı bir kitap değildir. Aksine Kuran, gökleri ve yeri yaratan, yedinci asırla yirmi birinci asrı beraberce gözleri önüne getiren bir Allah’ın kitabıdır.

Kuran, kendi deyimiyle her şeyden bir misal vermiştir. Ve yine kendi deyimiyle, bu misalleri alabildiğine kolaylaştırılmış bir surette indirmiştir. O halde müfessire düşen görev, bu kolaylaşmış formun arkasındaki zor ve çağlar üstü hakikatleri kendi çağının idrak sınırları içerisinde açımlamaktır.

Hazret-i Muhammed sadece bir din müessisi değildi. O aynı zamanda kendi çağında gördüğü yanlış dinin ciddi bir eleştirmeniydi. Kuran, tazeliğini çağımızda bile yitirmemiş çok ciddi bir din eleştirisi kitabıdır. Zira Allah, Hazret-i Muhammed’in deneyimlerini onlara estetik bir suret vererek çağlar üstü bir eleştiri haline getirmiştir.

Benim iddiam odur ki, Kuran’ın edebiyatının hakkını vermeyi öğrenebilirsek, Kuran’ın din sosyolojisi namına çağımızda söylenmiş her düşünceyi de bir nüve olarak bağrında taşımakta olduğunu da görürüz. Yani Kuran’da Durkheim’ın, Marx’ın, Weber’in, Freud’un, Fromm’un ve Nietzsche’nin din eleştirilerine de işaretler vardır.

 I. DURKHEIM

Durkheim’la başlayalım. Durkheim’a göre din, toplumdan ibarettir. Durkheim için, insanlar Tanrı’ya taptığını sanarken, aslında topluma tapmaktadırlar. Zira dinin amacı toplumsal sevgi bağlarını tesis etmekten ibarettir.

Kuran, Durkheim’ın din tasarımını bilir. Ve böylesi bir dinin hak din olamayacağını söyler. Aşağıdaki ayetler toplumsal sevgi bağlarını tesis etmek için inşa edilmiş bir dinin batıl olduğunu söylemektedir:

ANKEBUT 25. İbrahim: “Siz, sadece dünya hayatında aranızda sevgi duygusu uyandırsın için Allah’ı bırakıp bir takım putlara tutulmuşsunuz. Fakat kıyamet gününde birbirinize küfredecek ve birbirinizi lanetleyeceksiniz; varacağınız yer ateştir ve sizin için yardımcılardan eser de yoktur.”

Kuran’a göre, hak dine mensup insanlar, gerektiğinde toplumlarını hakikat ve adalet namına çatır çatır eleştirebilmelidirler. Örneğin toplumları başka bir topluma yanlış yaptığında gerçek Müslüman kendi toplumunu eleştirmek zorundadır. Aşağıdaki ayetler bu hususu düzenliyor:

NİSA 135. Ey iman edenler, hak ölçülerle hareket edip adaleti yerine getirmeye uğraşan hâkimler, Allah için şahitlik yapan kişiler olunuz. Gerek kendileriniz veya ana-babanız yahut en yakınlarınız aleyhine olsun; gerek zengin, gerek fakir olsun. Çünkü Allah, ikisinden de önceliklidir.

Ve nihayetinde Kuran’a göre hak din toplumla eşanlamlı değildir. Aksine ahirette hesap bireyseldir. Ve bireyler ahirette toplumsal bağları çözülmeden önce bu dünyada bireysel hesap vereceği bilinciyle, kendilerini toplumlarından ayrıştırıp, kendi bireysel dinlerini yaşama dökmelidirler. Aşağıdaki ayetler bu hakikati beyan için inmiştir:

MEARİC 10. Ve bir dost dosta halini sormaz. 11. Birbirlerine gösterilirlerken, suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını, 12. karısını, kardeşini, 13. kendisini barındıran kabilesini 14. ve yeryüzünde bulunanların hepsini (verip) sonra kendisini kurtarsa.

 II. MARX

Kuran, Marx’ın din tasarımına da hâkim bir yerden konuşur. Marx’a göre din, her şey den önce egemen sınıfların zayıfları kontrol ettiği bir araçtan ibarettir. Ve bu yüzden dinle savaşılmalıdır. Kuran da dinin egemen sınıfların bir aracı olarak kullanılabileceğini çok iyi bilir. Ve Müslümanlara böylesi bozuk dinlerle savaşmayı buyurur. Aşağıdaki ayetler İsa’yı ve Üzeyr’i tanrının oğlu ilan edip, bu ilan üzerinden din adamlarına tanrısal yetkiler aktarıp, bu yetki üzerinden din adamlarının halkı iktisadi olarak sömürdüğü bir düzenin egemenlerine karşı savaş vermek için nüzul etmiştir. Ayetler şöyle:

TEVBE 29. Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram ettiğini haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyen (toplumların egemen)leriyle küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın! 30. Yahudi (egemen)ler(i): “Üzeyr Allah’ın oğludur.” dediler. Hıristiyan (egemen)ler(i) de: “Mesih, Allah’ın oğludur.” dediler. Bu, onların, önceden Allah’ı inkâr edenlerin sözüne benzeterek, ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. Allah kahredesiceler, nereden de saptırılıyorlar? 31. Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysaki, hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir. 32. (O egemenler) Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar; Allah ise, kâfirler hoşlanmasalar da, yalnızca kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmuyor. 33. O, peygamberini doğru yol kanunu ve hak dini ile gönderendir, onu bütün egemenliklerden üstün kılmak için; isterse müşrikler hoşlanmasın. 34. Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler. Altını ve gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda harcamayanları, acı bir azap ile müjdele!

Marx için egemen sınıfların zincirleri altında gerçek mutluluktan ve özgürlükten yoksun kalmış bireyler din yoluyla bu zincirlere çiçekler ekerler. Yani zincirlerine ve acılarına pasif bir bağımlılık içinde acılarını kabullenmeyi ve acılarından uhrevi mutluluk devşirmeyi öğrenirler. Oysa Marx’a göre yapılması gereken bu zincirleri kabullenmeyip, bu boyundurukları çözmeye çalışmaktır.

Kuran’ın da amacı boyundurukları kabul etmeyip tüm boyundurukları çözmek için seferber olmaktır. Aşağıdaki ayetler Müslümanın bu görevini hatırlatmak içindir:

BELED 11. Fakat o sarp yokuşa göğüs veremedi. 12. Bildin mi, nedir o sarp yokuş? 13. Boyunduruğu ve zinciri çözmek…  

Yine Marx’a göre dini mitoloji, bir tersine çevirme hamlesidir. Yani Marx’a göre egemen sınıfların aracı olan din, bu dünyada örneğin fakirleri ve kadınları ezer. Fakat onları uhrevi âlemde cennetin efendileri ya da Tanrı’nın kızları olarak kutsar. Marx’a göre dinin bu tersine çevirme hamlesi ifşa edilerek, insanlar dinin yozlaştırıcı etkisinden kurtarılmalıdır.

Kuran da bağrında batıl dinlerin bu tersine çevirme hamlesini ifşa eder. Aşağıdaki ayetler bu dünyada baskı altına alınan kadınların metafizik alemde Tanrı’nın kızları kılınmasındaki ikiyüzlülüğü ve tersine çevirmeyi ifşa etmek için nüzul etmiştir:

NAHL 57. Allah’a kızlar isnat ediyorlar O, bundan münezzehtir kendilerine ise canlarının istediği vardır. 58. Oysa onlardan birine kız müjdesi verildiğinde öfkesinden yüzü simsiyah kesiliyor. 59. Verilen müjdenin kötü etkisiyle kavminden gizleniyor. Onu, hakarete katlanıp sağ mı bırakacak, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne fena hükümler veriyorlar!

 III. WEBER

Kuran, Weber’in din tasarımına da işaretler bırakır. Ve Weber’in kavradığı haliyle dinin hak din olamayacağı gerekçesiyle bu din tasarımını reddeder.

Weber’e göre din, öncelikle, toplumdaki zayıf grupların, egemenlerin onlara zulmünü değiştirilemez bir kader olarak görüp, acılarını pasifçe kabullenme ve bu acılar karşılığında cennete girecekleri ümidini taşımalarından ibarettir.

Kuran ise toplum yaşamında zayıf grupların acılarını pasifçe kabullenme değil, bu zayıf grupların hakları ve mutlulukları namına cihad etmenin dinidir. İlgili ayetler şöyle:

NİSA 75. Hem size ne oluyor da Allah yolunda ve: “Ey bizim Rabbimiz, bizleri halkı zalim olan bu memleketten çıkar, tarafından bize bir sahip gönder ve yine tarafından bize bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp duran o ezilmiş erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda çarpışmıyorsunuz?

Yine Weber’e göre bu zayıf insanlar ahirette mutluluğu tatmak için bu dünyanın güzelliklerini terk eden bir zühd inşa etmişlerdir. Weber için dinin ikinci özü budur: yani dünyanın güzelliklerini terk ettiren bir züht.

Oysa Kuran’a göre insanlar hem bu dünyanın hem ahiretin güzelliklerini elde etmek için çalışmalıdırlar. Dünya güzellikleri için çalışmak Kuran’a göre yerilen değil, övülen bir haslettir. İlgili ayetler şöyle:

BAKARA 200. Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, bir zamanlar atalarınızı andığınız gibi hatta daha coşkulu bir anışla Allah’ı anın. Çünkü insanların bir takımı: “Rabbimiz, bize dünyada ver!” der. Ona ahirette bir kısmet yoktur. 201. Kimisi de: “Rabbimiz, bize dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!” der (İşte onlar kazanacak olanlardır).

 IV. FREUD

Kuran, Freud’un din tasarımına da hâkim bir yerden konuşur. Yani hem Freud’un din tasarımını bilir, hem de böylesi kavranmış bir dinin hak din olamayacağı gerekçesiyle, aynı Freud gibi, bu dini reddeder.

Freud için din her şeyden önce atalardan geldiği için kabul edilir. Dinin atalardan öylece intikal etmiş olması dışında bir kanıtı yoktur.

Oysa kendi hakkaniyetine sürekli tabiattan deliller getiren Kuran, atalar dini suretinde kabul edilmiş bir dini kökten reddeder. İlgili ayetler şöyle:

BAKARA 170. Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” denildiğinde, “Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler?

Freud’a göre din, ikinci olarak nevrotik bir bastırmanın ürünüdür. Yani toplum yaşamını devam ettirmek için bedensel dürtülerimizi başarısız bir biçimde bastırmaya çalışmanın adıdır din. Ve reddedilmelidir.

Kuran ise indirildiği toplumda bir bastırmanın değil, bir özgürleştirmenin dini olarak kıymet buluyordu.

Her şeyden önce Kuran’a göre Hazret-i Muhammed insan ruhları üzerindeki ağır yükleri ve zincirleri çözen bir insandı:

A’RAF 157. Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları elçiye, o okuyup yazma bilmeyen peygambere uyarlar. O, onlara iyilik emreder ve onları kötülükten alıkoyar, temiz, hoş şeyleri kendileri için helal, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indirir atar. İşte o zaman ona iman eden, ona tam saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler; işte o asıl maksada ulaşan kurtulmuşlar, onlardır.

İkinci olarak Hazret-i Muhammed, insanlara toplumu toplum yapan tüm mescidlerde ve kurumlarda insanların maddi ve manevi süsler edinmelerinin çok güzel bir davranış olduğunu vaz ediyordu. Ve hiçbir dinin bu maddi ve manevi süsleri yasak kılamayacağını söylüyordu:

A’RAF 31. Ey Âdemoğulları, her mescidde süslerinizi edinin, yiyin, için; ancak israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. 32. De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı süsleri ve temiz hoş rızıkları kim haram kılabilir?” De ki: “Onlar, kıyamet gününde sadece kendilerinin olmak üzere, dünya hayatında iman edenler içindir.” İşte bu şekilde ayetleri, ilim sahibi olanlar için ayrıntılarıyla açıklıyoruz.

Ve üçüncü olarak Hazret-i Muhammed sadece ve sadece insan ruhunun, vicdanının ve aklının kötü bulduğu şeyleri yasakladığını söylüyordu. Yani (sefahat ve uyuşturucu kullanımı gibi) insanı manen öldüren leş… (ihaleye fesat karıştırmak, başka insanın malına göz koymak gibi) toplumda haksız yere çatışma çıkaran kan ve (menfaat için dalkavukluk etmek, dostunun sevgilisiyle zina etmek gibi) insan ruhunun mide bulandırıcı bulduğu domuz yasaklanmıştı İslam toplumuna. İnsan fıtratının zaten kerih bulduğu bu üç şey dışında ise her şey ama her şey serbest bırakılmıştı.

EN’AM 145. De ki: “Bana vahyolunanlar arasında, ölü, dökülen kan, pisliğin ta kendisi olan domuz eti veya Allah’tan başkası adına helal kılınmış fısktan başkasını, yiyecek bir adama haram kılınmış bir şey olarak bulmuyorum.

Kısa konuşursak, Kuran indiği dönemde, bir yasaklamalar dini olarak değil, bedenleri, ruhları ve dürtüleri özgürleştiren ve güzelleştiren bir din olarak tesis edilmişti.

Freud’a göre, üçüncü olarak din, olaylar karşısında aciz olan insanın bir babaya sığınma gereksinimi olarak tesis edilmişti. Yani din zayıf ruhların işiydi. Oysa Kuran’a bakacak olursak, bir Müslüman, tüm dünyanın orduları kendisine hücum ettiği zaman bile, cesaretinden hiçbir şey kaybetmeyen cesur insana verilen isimdir. İlgili ayetler şöyle:

AHZAB 9. Ey iman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. O zaman ki, size ordular gelmişti de üzerlerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular salıvermiştik. Allah ne yaptığınızı görüyordu. 10. O zaman hem üstünüzden gelmişlerdi, hem aşağı tarafınızdan ve o vakit gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı. Allah’a türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz. 21. Yemin ederim ki, muhakkak ki size, Allah’a ve son güne ümit besleyip de Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resulünde pek güzel bir örnek vardır! 22. Mü’minler müttefik düşmanları gördükleri zaman: “İşte bu, Allah’ın ve Resulünün bize va’d ettiği şeydir. Allah ve Rasulü doğru çıktı.” dediler. Bu onların imanını ve teslimiyetini artırmaktan başka bir şey yapmadı.

Son olarak Freud’a göre din, bilinçdışı fantezilerin ete kemiğe bürünmesi meselesinden ibaretti. Yani nefsin hevasının bir cisimleşmesiydi din. Ve reddedilmeliydi. Kuran da böylesi bir din tasarımının farkındadır. Ve nefsin ve bilinçdışının fantazilerinin ürünü olan bir dini reddeder. İlgili ayetler şöyle:

NECM 19. Siz de gördünüz değil mi Lat ve Uzza’yı? 20. Üçüncü olarak da öteki Menat’ı? 21. Size erkek, O’na dişi öylemi? 22. Öyle ise bu çok hayıflı (haksız) bir taksim! 23. Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığı kuru isimlerdir. Allah onlara öyle bir saltanat indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerinin hevasına uyuyorlar. Oysa Rablerinden kendilerine doğru yolu gösteren geldi.

 V. FROMM

Kuran, Erich Fromm’un din tasarımına da işaretler bırakır. Erich Fromm için iki tür din vardır: otoriter din ve hümanist din. Otoriter din, insanı tanrı karşısında aciz ve sefil kılan dindir. Ve reddedilmelidir. Humanist din ise, insanın bağrındaki tanrısal potansiyeli çiçek gibi açığa çıkaran ve insanın sevgi, adalet, özgürlük gibi değerlerini destekleyen dindir. Ve desteklenmelidir.

Aşağıdaki ayetler tam da Fromm’daki otoriter din-humanist din zıtlaşmasına işaret eder. Pasaj bir yandan efendilerin köleleriyle rızıklarını paylaşıp onlarla bu hususta eşit hale gelmelerini ister. Bir yandan da, Allah’ın, kullarını madden ve manen rızıklandırıp onları etrafına güzellikler saçan özgür insanlar haline getirdiğini söyler. Yani pasaja göre, Allah da bir nevi kendi rızkını kullarıyla paylaşıp kullarını bu yolla tanrısallaştırmaktadır. Kuran’a göre hak din budur. Pasaja göre batıl dinlerde ise inanan birey aciz, sefil, köle ruhlu, kör ve hiçbir şeye yaramayan bir bireydir. Yani bu pasaj tam da otoriter din-humanist din zıtlaşmasının özetinden ibarettir:

NAHL 71. Allah, rızık bakımından kiminizi kiminize üstün kıldı. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? 72. Allah sizlere kendi cinsinizden eşler yarattı. Eşlerinizden oğullar ve torunlar verdi ve sizi hoş hoş nimetlerle rızıklandırdı. Onlar, şimdi batıla inanıp da Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? 73. Allah’ı bırakıp da göklerden ve yerden kendilerine verecek hiçbir rızka sahip olmayan ve olma ihtimali bulunmayan şeylere tapıyorlar. 74. Artık Allah’a temsiller yapmağa kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilemezsiniz. 75. Allah şunu misal getirdi: Bir yanda hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, diğer yanda tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, ondan gizli, açık olarak harcayan özgür bir insan, bunlar hiç eşit olur mu? Bütün hamd, Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmezler. 76. Allah şunu da bir örnek veriyor: Birisi hiçbir şeye gücü yetmeyen, efendisine sadece bir ağırlık olan ve ne tarafa gönderilse hiçbir işe yaramayan bir dilsizdir. Bu dilsiz hiç adaleti emreden ve doğru bir yolda giden kimse ile eşit olabilir mi?

İdeal Müslümanın bir çiçek gibi tüm yeteneklerinin serilip serpilmiş olduğu birey olduğu hususu, bir de aşağıdaki ayette ele alınır. Ayete göre İdeal Müslüman bir çiçek gibi açabilmiş, bağrındaki tanrısal tohumu inkişaf ettirebilmiş bir bireydir.

FETİH 29. Muhammed, Allah’ın peygamberidir. Onun beraberindekiler ise, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında son derece merhametlidirler. Onları cemaatle rüku ve secde ederek, Allah’ın lütfunu ve hoşnutluğunu dilerken görürsün. Nişanları yüzlerindedir secde eserinden. Bu onların Tevrat’taki misalleri, İncil’deki misalleri ise, kendileriyle kâfirleri öfkelendirmesi için, filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş sonra kalınlaşıp sapı üzerine dimdik doğrulmuş, çiftçilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Onlardan iman edip de iyi iyi işler yapanlara Allah hem bir bağışlama vaad buyurdu, hem de büyük bir mükâfat.

 VI. NIETZSCHE

Kuran Nietzsche’nin din tasarımına da işaretler bırakır. Ve Nietzsche’yle aynı sebeplerle böylesi bir batıl dini reddeder.

Nietzsche’ye göre Hıristiyanlık özelinde din, her şeyden önce zayıf ruhların işidir. İkinci olarak din, bedensel hazlara düşmandır. Üçüncü olarak din, doğaya ve tabiata düşmandır. Dördüncü olarak din, insan ruhunu  köleleştirir. Beşinci olarak din, mutluluğu ahirete erteler.

Bu beş hususu daha önceki din düşünürlerini ele alırken dile getirmiştik. İslam zayıf değil, güçlü insanlar yaratmak ister. İslam bedensel hazları güzelleştirerek kutsar. İslam kendine kanıt olarak sürekli doğanın güzelliklerini sunar. İslam insanın bağrındaki tanrısal tohumun çiçek açması için gelmiştir. Ve İslam dünyanın ve ahiretin mutluluğunun beraberce peşinde koşulmasını ister.

Burada Nietzsche’nin din eleştirisine ait iki hususu daha zikredip makaleme son vermek istiyorum. Nietzsche’ye göre ideal bir toplumda insanlar tanrısallaşmak ve tanrıların içtiği ambroisa şarabından içmek için rekabet etmelidirler. Kuran da ideal toplumundaki bireyleri Allah’a yakınlaştırılmış ve tanrısallaşmış bireylerin içtiği tesnim şarabından içmek üzere rekabete davet eder. Ayetler şöyle:

MUTAFFİFİN  25. O müminlere mühürlenmiş halis bir içkiden sunulur. 26. Onun sonu misktir, işte bu içki için rekabet etsin artık rekabet edenler! 27. Onun karışımı Tesnim’dendir. 28. (Allah’a) yakın olanların içeceği bir çeşmeden.

Ve ikinci olarak Nietzsche’ye göre din, insanı köle gibi zincirleyen bir hıncın ürünüdür. Oysa ideal insan, Nietzsche’ye göre bu hıncı ve hıncın getirdiği kölelik zincirlerini aşmak zorundadır. Kuran da aşağıdaki ayetlerde ideal Müslümanlardan ‘gıll’ın tamamen kaldırıldığını söyler. Kuran’da ‘gıll’ çifte bir anlama sahiptir: hem başkalarına karşı duyulan hınç ve kin, hem de insanı köleleştiren zincir anlamına gelir. Ayet şöyle:

A’RAF 42. İman edip iyi işler yapan kimseler ise, -Biz kişiye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz.- cennetin sakinleridirler ve orada sonsuza dek kalacaklardır. 43. Onların içlerinde ‘gıll’ (kin/hınç ve kölelik zinciri) namına ne varsa hepsini söküp atmışızdır, altlarından ırmaklar akar. Onlar: “Hamdolsun bizi buna eriştiren Allah’a. O, bize doğru yolu göstermeseydi, bizim kendiliğimizden bunun yolunu bulmamız mümkün değildi. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirdiler!” demektedirler. Onlara: “İşte bu gördüğünüz, yaptığınız iyi işler karşılığında mirasçısı olduğunuz cennettir.” diye seslenilmektedir. 

VII.

Kuran, yedinci asır ufkuyla sınırlı bir insanın, Hazret-i Muhammed’in kelamı değildir. Kuran, gökleri ve yeri yaratan, yedinci asırla yirmi birinci asrı beraberce gözler önüne getiren bir Allah’ın kelamıdır. Ve Allah’ın dediği gibi Kuran her şeyden bir misal veren ve eşi benzeri getirilemez bir sanat mucizesidir.

Kuran’ın bu vasıflarını görmek isteyen müfessir (1) çağının idrak ufkunu çok iyi tanımalı (2) Kuran edebiyatına hassas bir okuma yapmalıdır. Ve (3) müfessir Kuran’ı on dört asırlık İslam düşüncesi geleneğiyle ilişki içine sokarak değil, içinde yaşadığı seküler çağın bilgi birikimiyle ilişki içine sokarak okumanın bir yolunu bulmalıdır. Ve kişi tam bir imanla bu yola girdiğinde, Allah müfessire Kuran’ın tüketilemez bir mucize olduğunu her okumada yeniden gösterecektir. 

Esat ARSLAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir