Hasan Boynukara: “Türkiye’nin Siyasi Tarihiyle, Muhafazakâr Kadının Evrimi Etle Tırnak Gibidir.”

Dünyada ve ülkemizde “kadın”ı konuşmak, bu kavramla ilgili değerlendirmelerde bulunmak en hassas, en tehlikeli konulardan. “Kadın” tarihin hiçbir döneminde salt “kadın” olarak ele alınmamıştır. Dinî, ideolojik, politik tartışmalar, çatışmalar “kadın” kavramı üzerinden yapılır. Aynı zamanda “kadın”ı konuşmak, tartışmak mayınlı alanda gezmek gibidir. Siz neden böylesi hassas bir konuyu ele aldınız. Nedir amacınız?

Tespitiniz yerinde; kadın ne yazık ki asırlardır ideolojilerin, dünya görüşlerinin  çarpıştığı bir ‘cephe’ olarak görülmüştü. Benim bu ‘mayınlı alana’ girme sebebim ise çok basit: Mayınları kısmen, karınca kararınca temizlemek. Kitabın omurgasını çatışma değil diyalog oluşturmaktadır.

Amacım, kadını, üzerinden siyaset yapılan bir nesne olmaktan çıkarıp, ‘kendi hikâyesinin öznesi’ olarak ele almaktı. Çünkü gördüm ki etiketler (modern veya muhafazakar) değişse de, kadınların kapalı kapılar ardında yaşadığı sıkıntılar, var olma mücadelesi şaşırtıcı derecede ortak. Ben bu kitapla, o suni ayrımları bir kenara bırakıp, ideolojilerin değil insanın ve değişimin fotoğrafını çekmek istedim. Becerebildim mi, bilemiyorum.

Sizin de belirttiğiniz gibi ülkemizde “modern” ve “muhafazakâr” kavramları sıkça karşılaşılan, her an her yerde önümüze çıkan ya da çıkartılan kavramlardan.  Bu kavramların yoğun dolaşımda olması bunların gerçekten anlaşılabildiği anlamına gelir mi? Sizin bu kavramlara yüklediğiniz anlam nedir?

Bir kavramın çok sık kullanılması, yazık ki onun çok iyi anlaşıldığı anlamına gelmiyor; aksine içinin boşaltıldığına işaret ediyor. Biz Türkiye’de ‘modern’ ve ‘muhafazakâr’ kelimelerini birer sosyolojik tanımdan ziyade, birer ‘siyasi rozet’ veya ‘kıyafet kodu’ gibi kullanıyoruz.

Kitapta bu ezber bozulmaya çalışıldı. Benim için modern olmak, sadece Batılı yaşam tarzını taklit etmek veya belli bir şekilde giyinmek değildir. Modernlik, bireyin kendi kararlarını alabilme yetisi, değişime açıklık ve bugünü yakalama çabasıdır.

Muhafazakârlık ise değişime direnmek değil; değerlerini, hafızasını ve kimliğini koruyarak geleceğe yürüme refleksidir. Bugün gördüğümüz tablo şudur: Bu iki kavram artık birbirinin düşmanı değil, birbirinin içine geçmiş, melezleşmiş halleridir. Yani kavramlar artık siyah-beyaz değil, grinin tonlarıdır. En azından ben böyle göre umuyor, böyle umut ediyorum.

Hocam özellikle Türkiye’de düşünsel, ideolojik kutuplaşmalar, gerginlikler bitmiyor. Herkes kendi pozisyonunu, mahallesini, mahfilini dokunulmaz, mutlak doğru olarak görüyor. Düşünceler eleştirilemez, dogmalar halinde. Bunun nedenleri sizce ne olabilir? Neler düşünüyorsunuz bu hususta?

Bu dogmatikleşmenin en büyük mağduru ne yazık ki yine kadınlardır çünkü Türkiye’de mahallelerin sınırları, kadınlar üzerinden çiziliyor. Bizim kadınlarımız ve onların kadınları ayrımı, ideolojik kavgaların en keskin ve en berbat cephesidir. Bir taraf diğerini yozlaşmış, diğeri ise ötekini gerici olarak kodlayarak kendi pozisyonunu meşrulaştırıyor. Bu kutuplaşmanın nedeni, birey olamama sancısıdır.

Bizde fikirleri tartışmak yerine kimlikleri çarpıştırmak esastır. Eleştirilemez dogmalar yaratıyoruz çünkü öteki’nin de haklı olabileceği ihtimali, bizim inşa ettiğimiz o kurgusal dünyayı yıkabilir. Ama şunu görüyorum: Kadınlar, erkeklerin kurduğu bu katı ideolojik duvarları, günlük hayatın pratikleri içinde eritmeye, o duvarlardan sızmaya başladılar bile.

Kitabınıza ad verirken “Modern ve Muhafazakâr Kadının Evrimi” diyorsunuz. Neden evrim? Modern kadın kim, muhafazakâr kadın kim?

Başlık seçerken epeyce bocaladım. Evrim dedim çünkü yaşanan şey bir gecede olan bir devrim değil; zamana yayılan, sancılı ama kaçınılmaz bir “başkalaşma” süreci. Biyolojide evrim, hayatta kalmak için çevreye uyum sağlamaktır. Sosyolojik olarak da Türk kadını, değişen ekonomik şartlara, şehir hayatına ve dijital çağa uyum sağlamak için kabuk değiştiriyor, yani evriliyor.

Kitabın tezi şudur: Bu evrim sürecinde modern kadın köklerini, muhafazakâr kadın ise kanatlarını keşfediyor. Yani birbirlerine benziyorlar.

Bu iki kadın tipini modernleşme tarihimiz açısından ele alsanız neler söylerdiniz?

Yahu bunlar ne biçim soru böyle. Kısaca; modernleşme tarihimize baktığımızda çok net bir tablo görüyoruz: Modern Kadın, Cumhuriyet devrimlerinin ‘vitrin yüzü’ olarak kurgulandı. O, çağdaşlaşan Türkiye’nin dünyaya gösterdiği en güçlü semboldü. Eğitimli, meslek sahibi, başı açık ve kamusal alanda görünür olan bu kadın, devletin ulaşmak istediği ‘ideal’i temsil ediyordu.

Muhafazakâr Kadın ise uzun yıllar boyunca modernleşmenin ‘ötekisi’ olarak görüldü. Geleneksel, ev içine hapsolmuş veya kamusal alanda yer bulamamış bir figürdü. Ancak 1980’lerden sonraki göç dalgası ve 2000’lerdeki siyasi dönüşümle birlikte tarihsel bir kırılma yaşandı. O ‘görünmez’ olan muhafazakâr kadın, şehre indi, üniversiteye girdi ve ekonomiye katıldı. Yani çevre, merkeze yürüdü.

Bugün geldiğimiz noktada ise; Modern kadın artık sadece devletin bir sembolü değil, kendi özgürlüğünü küresel standartlarda yaşayan bir birey. Muhafazakâr kadın ise modernitenin araçlarını (teknoloji, moda, kariyer) kullanarak kendi kimliğini yeniden inşa eden bir aktör. Tarihimiz, bu iki nehrin artık aynı yatakta akmaya başladığı bir dönemece girdi gibi geliyor bana. Gördüğümüz resim bu.

Hocam Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem kitabını incelediniz mi? Kitapla ilgili değerlendirmeniz nedir?

Elbette. Bu alanda kalem oynatıp da Nilüfer Göle‘yi ve Modern Mahrem‘i ıskalamak mümkün değil. Bu kitapta da “Modern Mahrem”den yararlandım. Kitabı akademik bir görüntüye sokmamak için bilinçli olarak kaynakça kullanmadım. Daha birebir “alıntı” yapmak yerine düşüncelerini yorumlayarak  kullandım.

Göle özetle şunu diyor: 1980’ler ve 90’larda ortaya çıkan başörtülü kadın profili, geleneksel bir ‘geriye dönüş’ değil, aksine modern bir talepti. Bu kadınlar, ‘mahrem’ olanı (yani özel alanı, dini kimliği) alıp ‘kamusal’ alana (meydana, üniversiteye) taşıdılar. Yani modernleşmeye bir alternatif sundular. Ben  Göle’nin bıraktığı yerden, otuz yıl sonrasına dikkat çekmeye çalıştım. Göle, o dönemde ‘yasaklı’ ve ‘politik’ bir simge olan kadını incelemişti. Ben ise o simgelerin silikleştiği, başörtüsünün de modernizmin de artık birer ‘tüketim ve yaşam tarzı’ haline geldiği bugünkü evrimi inceliyorum. Kısacası; Göle ‘sahneye çıkışın’ sosyolojisini yazdı, ben ise ‘sahnede kalışın’ ve o sahnede dönüşmenin hikâyesini yazdım. Hikâye de değil,  bir tür izlek.

Hocam dindar, muhafazakâr kesimin hem siyasi hem sosyal alanda görünür olmasıyla birlikte “kadın” kavramı etrafında bir çok çalışma yapıldı. Kitaplar, dergilerin özel sayıları, televizyon programları… Sizin çalışmanızın bu çalışmalardan ve yukarıda andığımız “Modern Mahrem” kitabından hangi yönlerden ayrılıyor?

Göle ve o dönemin benzer çalışmaları bir ‘kimlik mücadelesinin’ fotoğrafını çektiler.  O yıllarda başörtülü kadın için mesele, kamusal alanda ‘var olabilmek’, yasakları aşmak ve moderniteye ‘ben de buradayım’ demekti. Konu çok daha politik ve sertti. Oysa bizim çalışmamız, bu mücadelenin kazanıldığı, kapıların açıldığı ama başka türlü sorunların başladığı, konunun ‘sonrasına’ odaklanıyor. Bugün artık ‘yasakları’ değil, ‘markaları’ konuşuyoruz. ‘Siyasi duruşu’ değil, ‘sosyal medya pozlarını’ tartışıyoruz.

Benim kitabım, dünün o ‘dava kadını’nın, bugünün ‘tüketim toplumunun bir parçası’ haline gelişini; yani ideolojinin yerini sosyolojinin ve psikolojinin alışını inceliyor. Göle ‘mağduriyeti ve direnişi’ yazdı; ben ‘konforu ve dönüşümü’ yazdım. Dürüst olmak gerekirse eli kalem tutan ve konuya ilgi duyan herkesin az çok bildiği ve yazabileceği bir konu.

Sizin cevabınıza bir ekleme yapacağım: Köyden kente göç, MSP’nin kuruluşu, Neoliberal Dönüşüm, 28 Şubat’ın Etkileri siyasi ve sosyal alanda muhafazakâr “kadın”ı etkiledi. Bu etkinin olumlu ve olumsuz yanları bile yeni bir söyleşi konusu olabilir.

Evet tam da bu. Muhafazakâr kadının evrimi, Türkiye’nin siyasi tarihiyle etle tırnak gibidir. Ben bu süreci dört büyük perde olarak görüyorum: Köyden Kente Göç, MSP ve Siyaset, Neoliberal Dönüşüm ve 28 Şubat Süreci.

Menderes dönemi de ayrı kırılma dönemi ve kitapta kısaca bahsedildi. Kitapta anlatılan evrim, esas itibariyle bu dört paradigma değişiminin sonucudur: Göçle şehre gelen, siyasetle sokağa çıkan, parayla dünyayı tanıyan ve yasaklarla bilenen kadın.

Kitabınızın yedinci bölümünde “Kimlikler Elvan Elvan” başlıklı makalenizde ülkemizdeki farklı kadın kimliklerinden bahsediyorsunuz. “Kürt Kadın Kimliği, Alevi Kimliği, Melez Kimlikler” ve “Kiralık Kimlikler” diyorsunuz. Bahseder misiniz bu kimliklerden? Muhafazakâr kadınlar bu kimliklerin neresinde? Nerelerde ayrışıyorlar, nerelerde kesişiyorlar?

Bu bölümü yazıp yazmamakta epeyce tereddüt ettim çünkü yanlış anlaşılmaya (etnik ve inançsal) açık konular. Ama Türkiye’ye dışarıdan bakıldığında ‘tek tip’ bir kadın profili (ya çok modern ya çok geleneksel) görülüyor ama içeri girdiğinizde ‘Elvan Elvan’ bir mozaik var. Bunlara ayrıntılı cevap vermek, bütün bir bölümü özetlememiz demektir. Sadece şu kadarını söyleyeyim. Hepsinin kesiştiği yer sınıfsal dertlerdir: Çocuğunu okutma derdi, geçim sıkıntısı veya kadına yönelik şiddet söz konusu olduğunda, Kürt, Alevi veya Sünni kadın aynı ‘kaderi’ yaşıyor.

Bir de “Kimliksiz Kadın”lar var. Kimler bunlar?

Evet, kitabın belki da en riskli başlığı budur: Kimliksiz Kadınlar. Ben bu tabiri, toplumun kıyısına itilmiş, bedenleri ‘kamusal’ ama ruhları ‘yok hükmünde’ olan hayat kadınları için kullanıyorum.  Neden ‘Kimliksiz’? Çünkü toplum onlara bir anne, bir eş, bir kardeş ya da bir birey olma hakkı tanımaz. Onlar, gündüzleri toplumun ahlak bekçiliği yapan kesimlerinin görmezden geldiği, geceleri ise o ‘görünmezliğin’ içinde tüketilen bedenlerdir. Modern kadın kariyeriyle, muhafazakâr kadın ailesiyle/değerleriyle bir kimlik inşa ederken; bu kadınların kimliği ellerinden alınmıştır. İsimleri takmadır, hayatları gizlidir, varoluşları sadece bir ‘hizmet aracı’ olmaya indirgenmiştir.

Onlar, toplumun ortak günah keçileridir ama aynı zamanda toplumun en büyük ikiyüzlülüğünün aynasıdır. Kimlikleri yoktur çünkü bu toplum, onların yüzüne bakmaya cesaret edemez. Sadece bedenlerini görür, ruhlarını siler. Bunlara kitabımda değinmenin ilham kaynağı da Harun Çelik’in bir sosyal medya paylaşımıdır.

Hocam hayatın içinde, çalışma alanlarında modern ve muhafazakâr kadınların laik, seküler kadınlara göre biraz daha çelişkili, daha fazla ikilemli, daha çekingen davranışlar içinde olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Hem hayatın her alanında yer almak istiyorlar hem de geleneksel kalıplardan kurtulamıyorlar. Bu söylediklerimizi sosyal medya araçlarında görebiliyoruz. Modernlik ve modern yaşam eleştirilirken modern yaşamın araç gereçleri sonuna kadar kullanılıyor. Ama buradaki ürkekliği, ikilemi gözlemleyebiliyoruz. Neler söylersiniz bu hususlarda?

Bence bu çok isabetli bir tespit.  Şöyle düşünün: Laik/Seküler kadın, Cumhuriyet tarihi boyunca kamusal alanın, iş hayatının, plazaların ‘doğal sakini’ yani ev sahibiydi. Kuralları biliyor, kodlara hâkim ve orada olmaktan dolayı bir vicdan azabı çekmiyor. Bu yüzden daha rahat, daha kendinden emindi.

Ancak Modern-Muhafazakâr kadın, bu alana sonradan girdi. O, modern dünyanın nimetlerinden (teknoloji, kariyer, moda) faydalanmak istiyor ama sırtında ‘gelenek ve din’ gibi ağır bir bagaj var. Her adımında iki şeye hesap veriyor: Modern dünyaya ‘Ben de buradayım, yetenekliyim’ demek zorunda. Kendi mahallesine de ‘Merak etmeyin, yozlaşmadım, hâlâ sizdenim’ demek zorunda.

İşte bu çift yönlü baskı, o ‘ikilemi’ ve ‘çekingenliği’ yarattı. Modern araçları sonuna kadar kullanıyorlar çünkü var olmak istiyorlar; ama eleştiriyorlar çünkü ruhları o hız ve teşhirden rahatsız oluyor.

Aslında genel olarak Türkiye’de “kadın”a baktığımızda özellikle modern “kadın”a… bu modern “kadın” imgesinin de bir çok sıkıntıyı, gerilimi, pürüzü barındırdığını görebiliyoruz. Birey olmak, ekonomik bağımsızlığa sahip olmak, çalışmak, kariyer yapmak, cinselllik… kadın için bu gerilim alanlarından bazıları. Siz bu sıkıntı, gerilim ve pürüzler hakkında neler düşünüyorsunuz? “Modern Kadın” bizde gerçekten modern mi?

Açık konuşalım: Türkiye’de ‘Modern Kadın’ olmak, dünyanın en zor zanaatlarından biridir. Neden? Çünkü bizde modernleşme, geleneksel rollerin yerine gelmedi, onların üzerine eklendi. Batı’daki kadın bireyleşirken geleneksel yüklerden sıyrıldı. Bizim modern kadınımız ise sabah plazada topuklu ayakkabısıyla CEO gibi kararlar alıyor, akşam eve dönüp geleneksel bir anne ve eş gibi ‘kusursuz’ olması bekleniyor.

Hep söylendiği gibi bizim modernliğimiz biraz Vitrin Modernliği’dir. Dışarıdan bakınca ekonomik özgürlüğü olan, araba kullanan, seyahat eden bir kadın görüyoruz. Ama içeri, yani ruhuna girdiğimizde; hâlâ ‘elalem ne der’ baskısını hisseden, cinselliğini suçluluk duymadan yaşayamayan, birey olmaya çalışırken ‘bencil’ damgası yemekten korkan, yorgun bir kadın var. Bunlar Türkiye’nin ‘yarım kalmış’ modernleşme hikâyesinin faturasını ödüyorlar.

Henüz dumanı üstünde, yeni çıkmış kitabımı konuşma fırsatı bulduğumuz bu söyleşi için teşekkür ederim size. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Hasan BOYNUKARA

  • 1955 Adıyaman doğumlu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Adıyaman’da  bitirdi.
  • 1988’de, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 
  • 2000’de doçent, 2007’de profesör oldu.
  • Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İngiliz dili ve edebiyatı mezunu.
  • Atatürk, Yüzüncü Yıl, İstanbul Aydın, Tekirdağ Namık Kemal, İstanbul Medipol ve Makedonya’da bulunan Uluslararası Balkan Üniversitesinde  çalıştı.
  • İngiltere East Anglia Üniversite’sinde ELT yaptı.
  • Halen Haliç Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu Müdürlüğü yapmaktadır.
  • Eleştiri, kimlik, popüler kültür, post-kolonyalizm, modernizm-postmodernizm ve roman alanında çok sayıda kitap ve makalesi bulunmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir