Bir akşamüstü belediye Otobüsüyle eve dönüyordum. Hayatın kıyısında kalmış hikâyeler beni hep mi bulur. O gün de öyle oldu.
Otobüste yardıma muhtaç iki çocuk gördüm. Ve bir de toplumun umursamaz sessizliğini. Önümde iki genç kız oturuyordu. Biri cam kenarında suskun, gözleri dışarıda. Belki şehrin akışını değil, kendi içinden kaçışını izliyordu. Kim bilir! Yanındaki ise yüksek sesle konuşuyordu. Daha doğrusu yardım istiyordu.
“Ne yapayım? Eve gider gitmez yine arayacak. Bahane bulmaktan yoruldum. Annem şüpheleniyor. Her dışarı çıkışımda kardeşimi peşimden gönderiyor. Beni bu pisliğe sen bulaştırdın. Bir yol göster… Sonum ne olacak? Kafam karmakarışık…”
Sesi aceleciydi. Cümleleri düşe kalka ilerliyordu. Ve camın kenarındaki kızdan ses yoktu. Adeta donmuş gibiydi. Mimiklerinde bile en ufak kıpırdama yoktu.
“Her gün gitmediğim dersler için hocalar babama mesaj atıyor. Yalan söylemekten yoruldum. Babam ‘evde çalış’ diyor. Bu gidişle beni dershaneden alacak. Lütfen yüzüme bak… Üç durak sonra ineceğim.”
“Kapıdan girer girmez Annem iş söyler. Babam çay ister. Abim su ister. Kardeşlerim bağırır, kavga eder. Her gün dershane çıkışı İbo her zamanki yerde bekler ya para ister yada talimat verir. Babamın verdiği harçlık yetmiyor. Annemden ‘kozmetik alacağım’ diye para tırtıklamaktan yoruldum, anlıyor musun? KPSS’ye ne kaldı? Bu kafayla bir halt edemem.”
Bir an sustu. Titreyen dudaklarını ısırıyordu. “Sen beni anlıyor musun? Hey… Kime konuşuyorum?” Cam kenarındaki kız susuyordu. Belki de en çok o duyuyordu. Otobüsteki yolcuların onu gördüğü yoktu. Konuşan kızın tırnaklarını kemirmekten orta parmağı kanamıştı. Tedirgin bakışları, boşluğa savrulan gözleri, bir medet umar gibi etrafı yoklaması… İçimi dağladı.
Lise son sınıf. Hayatın başı. Ama omuzlarında kendilerinden büyük yükler. Bu çocukların günahı ne? Yanı başımızda pusuda bekleyen “İbo”lar, “Mahmut”lar var. Parkta, markette, köşe başında…
Ama asıl tehlike dışarıda değil. Asıl tehlike evin içindeki kopuklukta. Aynı sofrada oturuyoruz ama birbirimizi duymuyoruz. Aynı çatı altında yaşıyoruz ama ayrı dünyalarda savruluyoruz.
Anne yorgun. Baba umutsuz ve telaşlı. Ev gürültülü. Kimse gerçekten “Anlat” demiyor. Dese de dinlemeye sabrı yok. Daha başka öncelikleri var. Oysa her çocuk kendi evinde onarılır.
Eğitim önce evde başlar. Saygı evde öğrenilir. Kural evde anlam kazanır. Disiplin korkuyla değil, güvenle yerleşir. Ev bir emir merkezi değil, bir tamir atölyesidir. Kırılan özgüven orada onarılır. Yanlış ilişki orada konuşulur. Hata orada güvenle itiraf edilir.
Başarıdan önce bağ gerekir. Sınavdan önce sağlam bir zemin. Bir çocuk bir günde yanlış yapmaz. Önce evde susar. Sonra evde yalnızlaşır. İletişim kuramaz hale gelir. Sonra dışarıdaki ilk sesi “anlaşılmak” zanneder. Bir yanlış cümle yeter. Ağ hazırdır.
Çocuklarımız ıslak bir zeminde yürür gibi kaymaya müsaittir. Ve bazen en büyük felaket sokakta değil, bir evin içinde, sessizce başlar.O gün geldiğinde en ağır cümle şudur:
“Meğer en büyük tehlike yanımızdaymış da görmemişiz.”
Aysel ÖZDEMİR

Son Yorumlar