İstanbul’da sıcaklar otuz derecenin üzerine çıktığı günlerde yayıncı ve araştırmacı Hans Jürgen Maurer İstanbul’a geldi. Onun Bakü’ye âşık olduğunu sanıyordum. Bir kaç günlük İstanbul gezintisinde anladım ki onun İstanbul aşkı da yabana atılacak gibi değilmiş. Elinde bir fotoğraf makinesi gibi tuttuğu telefonu ile gözüne çarpan her güzelliği kayda alıyordu. Hele bir köşedeki duvarda, “Dikkat, burada kedi var!” yazısı onu bir hayli duygulandırmış ve peş peşe o yazının bir kaç fotoğrafını çekmişti.
Hans Jürgen’le çok kısa zamanda ilginç anılarım oldu. Aniden başlayan bir tanışıklık ve araştırma yolunda sürekli karşılaşmalar dostluğumuzu da tabii olarak güçlendirdi. Aslında o kişilik olarak da çabuk dostluk kuran ve hemen samimiyetini ortaya koyan bir insan olduğu için Azerbaycan ve Türkiye’de bir sürü ortak dostlarımız oldu.
Hans Jürgen aslında Türkiye’ye ünlü edebiyat araştırmacımız Prof. Yavuz Akpınar’la görüşmeye gelmişti. Yavuz Abi yazın sıcağından kaçarak Aydın’a bağlı uzak bir köydeki bahçesine sığınınca Hans Jürgen o kadar yolu göze alamadı ve İstanbul’da kaldı. Onun tabii ki ikinci bir planı daha vardı. O da, Semih Yazıcıoğlu hakkında bazı bilgiler edinmek… Adnan Semih Yazıcıoğlu altmışlı ve yetmişli yıllarda çok etkin bir çevirmen ve gazeteciydi. İngilizceden yüzlerce kitap çevirmişti. 1971 yılında tercüme ederek Hürriyet Yayınları arasında yayınladığı Ali ve Nino romanına yazmış olduğu “ön söz” bugün bile araştırmacılar arasında tartışma konusudur. Hans Jürgen, Semih Yazıcıoğlu’nun imzasına Viyana’da rastlamıştı. Hürriyet gazetesi adına bütün belli başlı dillere çevrilmiş ve milyonlarca satmış Ali ve Nino romanın telif hakkını o almıştı.
Hans Jürgen’e göre, eğer biz onun arşivine ulaşabilseydik Ali ve Nino romanın tercümesi ve “ön söz”ü ile ilgili bazı karanlıkta kalan noktalar aydınlanacaktı. Ama Semih Yazıcıoğlu ile ilgili bilgi bulmak da bir hayli zordu.
“BirGün” gazetesinde tesadüfen okuduğum bir yazı beni biraz ümitlendirmişti. Yazıyı Sevin Okyay hanım yazmıştı. O yazıda Sevin Hanım, Semih Yazıcıoğlu’nun Kınalıada’da denize nazır mütevazi bir evde oturduğunu anlatıyordu. Bir cümlelik bu bilgi bizi heyecanlandırdı. Önce Sevin Okyay Hanım’a bir ileti yazdım. İletiye hemen cevap verdi ve Semih Yazıcıoğlu’nu iyi tanıdığını ve onun hakkında en kısa zamanda bilgi göndereceğini belirtti. Merakla bekledik, ne yazık ki ondan ikinci ileti gelmedi. Onun yazısında Doğan Hızlan’ın da adı geçiyordu. Ona da ileti yazdım ama cevap alamadım.
Sevin Hanım’ın yazısındaki Kınalıada ismi bize önemli bir ipucu olarak görünüyordu. Sanki Kınalıada’ya gidersek hemen Semih Yazıcıoğlu veya onun ailesinden biriyle karışılacaktık.
Vakit geçirmeden Bostancı İskelesi’nden Hans Jürgen, Dr. Habib Tekin ve iki başka genç dostlarımızla Kınalıada’ya gittik. Benimle Hans Jürgen’nin “iz sürme” azmi ve heyecanı ortak dostlarımıza da sirayet etmişti. Dr. Habib Tekin, Frankfurt’da doğmuş büyümüş ve şimdi Marmara Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı okutan genç bir araştırmacıydı. Diğer gençlerden Kenan İngiliz Filolojisi okumuş, Ömer ise bilgisayar programcısıydı. Tam bir takım havasında vapura bindik. Kınalıada İskelesi’nde de iner inmez bir dedektif grubu gibi araştırmaya giriştik. İlk önce Kınalıada Muhtarlığı’na gittik. Muhtarlık kapalıydı ama Muhtar’ın yakındaki restoranda olduğu haberini aldık. Daha sonra internetten isminin Erdal Aydın olduğunu öğrendiğim “genç muhtar” sorularım karşısında ilgisizce kafasını sallamakla, bilmiyorum demekle yetindi. Sanıyorum Kınalıada’daki muhtarlığın konukları böyle karşılama adeti vardı. Allah’tan onun masasında oturan orta yaşlı bir beyle hanım bizi yakındaki bir restorana yönlendirdiler. Anlaşılan Muhtar, kendi bölgesinde yaşayan yazar, çizer, sanatçılar konusunda kendi kendisini yetkisiz ilan etmişti.(!)
Beş kişi birlikte içeri daldığımız Mimoza Restaurant’daki yaşlı bey de Semih Yazıcıoğlu konusunda pek bir şey bilmiyordu ama bizimle bir hayli ilgilendi. Bize, onu muhtemelen tanıyan bir tv sunucusunun telefonunu verdi. Merakla sunucuyu aradık. O da bizi Deniz Eczanesi’ne gönderdi. Deniz Eczanesi’nin sahibi Deniz Hanım, Semih Yazıcıoğlu’nun tanıyordu. Ama sadece onu sokakta gezerken görmüş ve uzaktan izlemişti. Ailesi, varisi, arşivi hakkında hiç bir şey bilmiyordu.
Yorgun ve ümitsiz bir şekilde sahildeki bir börekçide oturduk. Hans Jürgen de aynen bizim gibi çay tiryakisi olmuştu. Başarısız “iz sürme” çabamızı unutturmak için ona “kıtlama” çayın nasıl içileceğini anlatıyordum. Ama ne anlatsam onun aklında hep Semih Yazıcıoğlu vardı. Bostancı İskelesi’nde aldığım taze cevizlerden birini hırsla ağzına attı ve anında da yere tükürdü.
“Yahu bu ceviz zehir gibi,” diye bağırdı. Habib kıs kıs güldü. “Taze ceviz öyle yenmez, kabuğu soyduktan sonra yenilir,” dedi.
Yarım saat kadar Almanya ve Türkiye ilişkilerinden konuştuk. Artık Semih Yazıcıoğlu’nu unutmuştuk. Belki de başarısızlığımızı unutmak istiyorduk. Masadan kalkıp kasada parayı öderken yeniden Semih Yazıcıoğlu aklıma geldi. Nedeni de börekçinin kasasında oldukça yaşlı bir adamın oturmasıydı. Adama hemen Semih Yazıcıoğlu’nu sordum. Ne zaman adada yaşadığını sordu. “Yetmişli yıllarda,” dedim. Gözlerini kıstı, düşündü ve yan taraftaki genç satıcıya seslendi.
“Muharrem Alpaslan burada mıdır?” diye sordu. Genç satıcı “Bugün gelmedi”, dedi. Yaşlı adam belli ki Kınalıada Muhtarı gibi değil, yardımsever biriydi. Hemen telefon defterinden biraz önce adını söylediği Muharrem Alpaslan’ın telefonun buldu ve tuşlara bastı. Karşıdan ses gelince de “Beş kişi seni arıyor, neredesin?” diye bağırdı.
“Aman beyefendi öyle söylemeyin, korkar bizimle buluşmaz,” diye aceleyle müdahale ettim. Tatlı tatlı gülümsedi. İçeriye çökmüş ela gözleri sanki birden ışıklandı.
“Bırak biraz korksun,” dedi. Sonra telefon numarasını bana yazdırarak Muharrem Alpaslan’ın evini tarif etti. Adamın anlattığına göre Muharrem Alpaslan Ada’nın en eskilerinden biriydi ve evi de Semih Yazıcıoğlu’nun evinin yanındaydı. Bostancı İskelesi’ndeki ümit ve heyecanımız geri gelmişti.
Yahya Kemal’in dostu şair ve yazar Fazıl Ahmet Aykaç’ın isminin verildiği uzun caddeyi güle oynaya baştan başa geçtik. Caddenin sonunda ak saçlı, uzun boylu, spor giyimli, güleç bir beyefendi merakla bizi bekliyordu. Uzun yürüyüşten hayli yorulan ve terleyen beş adamın yüzüne soru dolu gözlerle bakıyordu. Onu merakta bırakmadık. Hemen konuya girdik ve Semih Yazıcıoğlu’nu sorduk.
“Elbette tanıyordum” dedi. Arkadaki üç katlı binayı gösterdi. “Burada, ikinci katta annesiyle beraber yaşıyordu, bohem bir hayatı vardı. Akşamları aşağıdaki kahvedeki arkadaşlarıyla buluşur, sohbet ederlerdi.”
“Peki ailesi, varisi, kütüphanesi?”

İstanbul Üniversitesi’ni bitirmiş Muharrem bey ne yazık ki Semih Yazıcıoğlu hakkında pek fazla bilgiye sahip değildi. Hans Jürgen bu az bilgiye rağmen peş peşe fotoğraflar çekti. “Buna da şükür” der gibi iyimser bir tavır içindeydi.
Tek ümidimiz Sevin Okyay Hanım’ın bize yazacağı iletiye kalmıştı.
Orhan ARAS

Son Yorumlar