William Shakespeare‘in Titus Andronicus oyunu, yüzyıllardır edebiyat tarihinin utanç köşesinde bekletilen bir metindir. Ünlü şair ve eleştirmen T.S. Eliot, onu “şimdiye kadar yazılmış en aptalca ve ilhamsız oyunlardan biri” diye niteler.
Bu hükmün arkasında anlaşılır gerekçeler vardır. Oyun, Shakespeare’in erken dönemine aittir ve yazarın henüz tam anlamıyla ustalaşmadığı bir evrede kaleme alınmıştır. Üslubu zaman zaman hantal kalır. Şiddet dozu aşırı yüksektir. Ton yer yer groteske yaklaşır. Karakterlerin psikolojik derinliği, Shakespeare’in olgun trajedilerindeki seviyeye erişmez.
Bütün zayıflıklarına rağmen Titus Andronicus, bugün de süren bir yarayı gösterir. Susturulan, eylemsizleştirilen ve yaşarken öldürülen kadınların trajedisini sahneye taşır. Bu yazıda oyunun tartışmalı yönlerini gizlemeden, gereksiz bir övgüye de girişmeden, Lavinia‘nın başına gelenlerden çıkarılabilecek bir derse bakıyorum: Susturulmanın bugünkü biçimlerine.
Olay Örgüsü: Lavinia’nın Trajik Dönüşümü
Oyun Roma’da başlar. Taht boşalmıştır ve veraset meselesi şehrin sinirlerini gerer. Savaşın kazananı olan Titus Andronicus Roma’ya döner. Devletin törenleri ve ritüelleri, daha ilk sahnelerde merhameti dışarıda bırakan bir sertlik taşır. Ardından sahne ormana kayar. “Medeniyet” dediğimiz cilalı yüz, bir av partisinin içinde çatlar. Bu geçişle birlikte olaylar hızla karanlığa iner.
Merkezde Titus’un kızı Lavinia vardır. Lavinia’nın yaşadıkları oyunda somut ve fiziksel bir şiddet olarak sahneye konur; anlatım yer yer ölçüyü zorlar. Shakespeare şiddeti geri plana itmez; sahnede görünür kılar ve okuru bu sertlikle baş başa bırakır. Bir av sahnesinin ardından ormanda yalnız kalan Lavinia, Tamora’nın oğulları Demetrius ve Chiron tarafından saldırıya uğrar. Bu kötülük kişisel değildir, Roma’daki iktidar ve intikam hesaplarının parçasıdır. Lavinia’nın bedeni bir mesajlaşma alanına çevrilir.
Lavinia cinsel saldırıya ve tecavüze maruz kalır. Konuşamasın diye dili kesilir. Yazamasın, işaret edemesin diye elleri kesilir.
Olan biteni anlatması ve suçu ifşa etmesi böylece bilerek imkânsızlaştırılır. Bu düzenek, oyunun bütün dünyasını değiştirir ve Titus’un ailesini geri dönüşsüz bir intikam hattına iter.
Travmanın Üç Katmanı
Bu olaylar, travmanın adeta üç ayrı darbeyle gerçekleştiğini gösterir. İlk darbe Lavinia‘nın bedenine yönelir ve doğrudan yaralamayı amaçlar. İkinci darbe anlatma yetisine yönelir ve olan biteni söyleme, suçu ifşa etme imkânını Lavinia‘nın elinden alır. Üçüncü darbe de eylem yetisine yönelir ve konuşmayı, yazmayı, harekete geçmeyi felce uğratır.
Bu üç hedef, travmanın en ağır biçimlerinden birini doğurur. Travma, yalnızca bedenin zarar görmesiyle sınırlı kalmaz. İnsan, dünyayla bağ kurduğu kanallar kapandıkça daha derin bir kuyuya çekilir. Olan biteni anlatma ve suçu ifşa etme imkânı elinden alındığında, gerçek kolayca failin kurduğu düzene teslim olur.
Lavinia, oyunda dili ve elleri alınmış bir figür olarak karşımıza çıkar. Bu sahne, şiddetin yalnızca can yakmak için değil, anlatıyı kontrol etmek için de kullanıldığını gösterir. Tiyatroda varlık çoğu zaman sözle kurulur; Lavinia’nın sessizliği ise bedeni anlatının merkezine çeker ve seyirciyi kelimelerin değil, yaranın diline bakmaya zorlar.
Metin bunu birkaç hamlede gösterir. Lavinia’nın kan içinde, kolsuz ve konuşamaz halde ortaya çıkması, oyunun yüksek perdeden konuşan dilini bir anda boşa düşürür. Hemen ardından gelen uzun ve şiirsel tirat, sözün dehşet karşısındaki yetersizliğini ele verir. Lavinia daha sonra bir metne başvurarak ve yazının dolaylı yollarını kullanarak kendini duyurmaya çalışır.
Bu kısa sahne dizisi, oyunun sertliğinin arkasındaki fikri berraklaştırır: Konuşma kanalını kapatınca, geriye beden kalır ve beden, istemese de anlatır. Dilin hedef alınması, Lavinia’nın yalnızca acı çekmesini değil, konuşma imkânının elinden alınmasını amaçlar. Ellerin hedef alınması da aynı mantığı taşır; yazma, işaret etme, kendini savunma ve en basit eylemleri sürdürme kapasitesi bilerek sakatlanır. Bu vahşet, fiziksel bir saldırının ötesinde, konuşma ve eylem imkânlarının nasıl yok edildiğini çıplak biçimde gösterir. Sözün ve eylemin kanalları kapandığında, kişinin varlığı bir gölgeye dönüşür.
Peki bu üç katmanlı şiddet düzeneği bugün nasıl işler?
Kesilmeyen Diller, Konuşamayan Kadınlar
Bugün kadınların dili fiziksel olarak kesilmiyor. Bugün kadınların elleri fiziksel olarak koparılmıyor. Buna rağmen aynı sonuç, daha soyut araçlarla tekrar tekrar üretilebiliyor.
Konuşma hakkı kâğıt üzerinde var, konuşma cesareti çoğu zaman yok. Birçok kadın “Söylesem inanmazlar” diye düşünüyor. Birçok kadın “Ailem beni suçlar” diye korkuyor. Birçok kadın “İşim biter” diye geri çekiliyor. Birçok kadın “Ben zaten hatalıyım” duygusuyla içine kapanıyor. Utanç, suçluluk, korku ve toplumsal yargı, dili kesmekten daha etkili bir susturma mekanizması kurabiliyor.
Bu susturulma, çoğu zaman “ikinci travma” ile tamamlanıyor. Kişi maruz kaldığı şiddeti anlatmaya çalıştığında, bu kez sorguya çekiliyor. Soru, failin niyetine değil, mağdurun davranışına yöneliyor. Soru, suça değil, mağdurun kıyafetine, hangi saatte niçin orada olduğuna yöneliyor.
Karakolda, hastanede, ailede ve işyerinde mağdur yeniden nesneleşir. Bir kez daha kendini savunmak zorunda bırakılır. Zamanla susmayı öğrenir. Bazı yaralar bu yüzden kapanmaz ve bazı kadınlar yıllarca konuşamaz.
Kadın konuştuğunda “abartıyor” denir. Kadın sustuğunda “demek ki bir şey yok” denir. Kadın ağladığında “zayıf” denir. Kadın sakin konuştuğunda “etkilenmemiş” denir. Kadından hem susması istenir hem de kusursuz bir kanıt düzeni kurması beklenir.
Bu ikilem, travmanın üzerine bir katman daha ekler. Kişi, ne söylese eksik, ne söylese fazla kalacağı bir yerde sıkışır. Sessizlik böylece sadece bir sonuç değil, bir hayatta kalma stratejisi gibi yaşanır.
Bu noktadan sonra susturulmanın ikinci yüzü belirir. Dil konuşamaz hale geldiğinde, el de hareket edemez hale gelir.
Susturulmuş Eller
Eller meselesi de benzer biçimde bugüne uzanıyor. Lavinia eserde ellerini kaybeder, çünkü yazamasın ve tutunamasın istenir. Bugün ise kadınların elleri yerinde durur, ama eyleme geçemez hale gelir. Bir şikâyet dilekçesini yazamayan eller olur. Bir boşanma evrakını imzalayamayan eller olur. Bir bavulu toplayamayan eller olur. Bir iş başvurusu yapamayan eller olur. Bir telefonun tuşlarına uzanamayan eller olur. Ekonomik bağımlılık, tehdit, duygusal şantaj, toplumsal baskı ve içselleştirilmiş çaresizlik, bu elleri görünmez biçimde felç eder.
Utanç Rejimi ve Sosyal Ölüm
Oyun, Lavinia’nın akıbeti üzerinden bir başka gerçeği de açığa çıkarır. Tecavüz mağduru bir kadına bakışın nasıl kurulduğunu gösterir. “Kirlenmiş” damgasının nasıl işletildiğini, mağdurun acısının geri plana itilip ailenin utancının öne çıkarıldığını da aynı açıklıkla sergiler. Çözüm çoğu zaman iyileştirme değildir; mesele “temizleme” fikrine bağlanır.
Bu düşünce bazı bağlamlarda “namus cinayeti” dediğimiz uç ve geri dönülmez şiddete kadar varır. Çoğu durumda ise aynı zihniyet, fiziksel öldürme olmadan da işler ve mağduru dışlama, yalnızlaştırma, imkânlarını daraltma üzerinden bir sosyal yıkım üretir. Burada “sosyal ölüm” derken, kişinin hayatta kalmasına rağmen hayatının küçük küçük daraltılmasını, ilişkilerinin kesilmesini ve kimliğinin gölgede bırakılmasını kastediyorum.
Bugün tecavüz mağduru birçok kadın fiziksel olarak öldürülmez; fakat toplumsal olarak ölü haline getirilebilir. Dışlanma başlar, dedikodu büyür, çevre daralır. Eğitim imkânları birer birer kapanabilir. Çalışma hayatı engellenebilir. Hareket alanı kısıtlanabilir. İlişki kurma hakkı fiilen elinden alınabilir. Sonunda kişi nefes alır, fakat hayatı yaşayamaz hale gelir.
Bu durumu travma literatürü bazen “yaşayan ölü” metaforuyla anlatır. Nefes devam eder, ama dünyayla temas incelir. Gündelik hayat sürer, fakat her şey bir camın ardından yaşanıyormuş gibi hissedilir. Yüz gülümser, ama beden tetikte kalır. Evlilik, çocuk, iş ve sohbet dışarıdan bakıldığında yerli yerindedir; kişinin hikâyesi ise içeride kilitli kalır. Lavinia’nın sahnedeki varlığı da buna benzer. Bedeni ortadadır, ama özne olarak silinmiştir. Onun yerine başkaları konuşur ve onun acısından başkaları anlam üretir.
Okuma Tavsiyesi
Titus Andronicus’u herkese önermiyorum. Şiddet içeriği yoğundur ve metnin ölçüsüzlüğü rahatsız edicidir. Oyunu özellikle travma, toplumsal cinsiyet ve “utanç rejimi” üzerine düşünenlere, ayrıca Shakespeare’in erken dönemini ve intikam trajedisi geleneğini merak edenlere öneriyorum. Bu metni bir “zevk okuması” gibi değil, rahatsız edici bir yüzleşme gibi okumak gerekir.
Lavinia’nın trajik sonunu öğrendiğinizde, oyunun bıraktığı asıl sorunun şiddetin ayrıntıları olmadığını anlayabilirsiniz. Asıl soru, şudur: Bugün kaç Lavinia, susturulmuş bir dille, felç olmuş ellerle, sosyal bir ölümün içinde yaşıyor? Bu soruyu sorduğumuz an, dört yüz yıllık bir sahne, bugünün sokağına ve bugünün evine bağlanır.
Murat BEYAZYÜZ

Son Yorumlar