“Efendiler! Bir millet, varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün maddî ve düşünce gücüyle ilgili olmazsa, bir millet, kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Bu nedenle [Millî] teşkîlâtımızda Kuvâ-yı Milliye’nin etken ve Millî İradenin hâkim olması ilkesi kabul edilmiştir.”
Temsil Heyeti Başkanı Mustafa Kemâl
28 Aralık 1919, Ankara Ziraat Mektebi
Giriş
Bu makalede Mustafa Kemâl Paşa’nın 27 Aralık 1919 tarihinde bazı Temsil Heyeti üyeleri ile birlikte gelmiş olduğu Ankara’da ertesi gün kendisini ziyarete gelen şehrin ileri gelenlerine yapmış olduğu konuşmadan bahsedilmektedir.
Öncesi
Osmanlı Devleti’nin ağır bir mağlubiyetle çıktığı I. Dünya Savaşı sonrasında imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütârekesi (30.10.1918) sonrasında ülke topraklarının İtilaf kuvvetleri tarafından sözde gerekçelerle yer yer işgâl ediliyor olmasına rağmen İngiltere’nin insafına sığınarak kötünün iyisi bir barış anlaşması sağlamaya yönelik tutum ve politikalar izleyen ve Türk milletini de adeta sahipsizmiş gibi bir duruma düşüren İstanbul’daki Saray ve hükûmetin bu acziyetine karşı hükûmetin yerine, Sivas Kongresi’nde (04-11.09.1919) Türk milleti adına “yürütme” yetki ve görevini üstlenmek üzere Mustafa Kemâl Paşa başkanlığında bir Temsil Heyeti seçilmişti.
Paşa başkanlığında Sivas’ta gerçekleşen Kumandanlar Toplantısında (18-26.11.1919), Batı Anadolu’nun kayda değer ölçüde Yunan işgâlinde olması ve başlatılan millî direnişte asıl mücâdelenin Batı Cephesinde verilecek olması nedeniyle Temsil Heyetinin Ankara’ya taşınması kararlaştırılır. Bu karar gereği çalışmalarını Ankara’da sürdürmek üzere 18 Aralık’ta Sivas’tan ayrılan Mustafa Kemâl Paşa liderliğindeki bazı Temsil Heyeti üyeleri Kayseri, Mucur, Hacıbektaş, Kırşehir ve Kaman’da ziyaretlerde bulunarak 27 Aralık’ta Ankara’ya gelmişler, Ankara’da pek kalabalık ve çoşkulu bir halk desteği ile son derece önemli ya da müstesnâ denebilecek zaman dilimlerinde kurulan Seyman Alayı ile karşılanmışlardır. Bu tarihten sonra Ankara, Millî Mücâdele’nin kalbi ve karargâhı olmuştur.
1914 yılında yapılan seçimlerde Mebûsân Meclisi üyeliklerinin tamamını İttihat ve Terakkî Partisi elde etmişti. Bu meclis I. Dünya Savaşı boyunca da bu hâliyle faaliyetini sürdürmüştü. Mondros Mütârekesi sonrasında Padişah Vahidettin tarafından yeni seçimler yapılmak üzere parlamento feshedilmişti [21.12.1918]. İstanbul Hükümeti Bahriye Nâzırı (Bakanı) Salih Paşa ile Mustafa Kemâl Paşa liderliğindeki bazı Temsil Heyeti üyeleri arasında Amasya’da yapılan toplantı [20-22.10.1919] sonucu imzalanan Amasya Protokolleri kapsamında yer alan hususlardan biri de Mebûsân Meclisi seçimlerinin yenilenmesi olup bu çerçevede Kasım ayında yapılmaya başlanan seçimler Aralık ayında sonuçlanmıştı. Yapılan seçimlere fiilî işgâl altında bulunan İstanbul dışında ülkedeki işgâl edilen bölgelerin büyük kısmı Meclise temsilci gönderememiştir. Seçilen mebusların İstanbul’a gelebilenleriyle Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920 tarihinde açılacaktır.
Görüşmeye dair
Mustafa Kemâl Paşa başkanlığındaki bazı Temsil Heyeti üyeleri 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelmişler ve geceleyin de bir süre konaklama yeri olarak kalacakları Ankara Ziraat Mektebine yerleşmişlerdir.
Paşa’nın Ankara’ya gelişi münâsebetiyle şehrin ileri gelenleri büyük bir heyet hâlinde Ziraat Mektebi’nde Mustafa Kemâl Paşa’yı ziyâret etmişlerdir. Paşa, şehrin ileri gelenlerinin kendisini ziyarete gelmiş olmasını ülkenin içinde bulunduğu vahim durum ve ne yapılması gerektiği konusunda onları bilgilendirme ve aydınlatma bakımından bir fırsat addederek onlara şu konuşmayı yapar:
“Saygıdeğer Efendiler!
[Temsil] Heyetimizi, Ankara’ya ulaştığımız gün erkek, kadın, çocuk bütün halkın içten ve vatanseverce, olağanüstü gösterisiyle karşıladınız, [ve] sevindirdiniz. Bugün topluca yaptığınız [bu] yüce ziyaretinizle de mutlu ettiniz. Bu nedenle de [sizlere Temsil] Heyetimizin derin saygı ve teşekkürlerini sunmakla gurur duyarım.
Saygıdeğer vatandaşlarımızı böyle toplu bir hâlde selâmlamak bizim için değerli bir fırsattır. İzin verirseniz, bu fırsattan yararlanarak kısaca görüşüp konuşmak isterim.
Efendiler!
Hepiniz bilirsiniz ki… [I. Dünya] savaşın[ın] son döneminde Amerika (ABD] Cumhurbaşkanı (Başkanı) Wilson, on dört maddeden oluşan bir programla [1] ortaya çıktı. Bu program milletlerin kendi geleceklerine kendilerinin hâkim olmasını sağlıyordu. Programın on ikinci maddesi ise özellikle Türkiye’ye, devletimize ve milletimize aittir. Wilson bu madde ile Türkiye’nin, milletimizin tam bir egemenliğe sahip olması gereğini ortaya koyduktan sonra buna bir iki şart da eklemiştir. O şartlar şunlardır: Aramızda yaşayan Müslüman olmayan unsurların güvenliklerini ve hareket hürriyetlerini sağlamak… Bir de [Türk] Boğazların[ın] açık bulundurulmasıdır. İtilaf Devletleri, Wilson’un prensiplerini kendi çıkarları için uygun gördükleri gibi bizim devletimiz de bu on ikinci maddeyi kabulde hiçbir sakınca görmedi. Ve kabul etti. Gerçekten kabul edilebilecek bir prensiptir. Çünkü Bay Wilson’un istediği Müslüman olmayan unsurların can güvenliği ve malları ve her türlü gelişme hak ve nedenleri için gereken her şeye zaten öteden beri devletimiz ve milletimiz uymuştu. Gerçekten Müslüman olmayan unsurların Osmanlı Devleti ve milletinin kucağında eriştikleri ayrıcalıklar üç yüz yılı geçen bir zamandan beri fazlasıyla vardır. Bundan dolayı bu sınırlama bizim için yeni bir şey değildir.
Boğazların serbestliği sorununa gelince;
Bu geçitte [İstanbul Boğazı’nda] başkentimiz, [ve] devletimizin kalbi vardır. Bunun güvenliğini sağladıktan sonra genel ticarete hazır olarak açılması da gerekli görülür. İşte devletimiz ancak bu ilkeler çerçevesinde savaştan çıkmak ve ateşkes yapmak kararını verdi. Bunun sonucu olarak İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918 tarihinde [Mondros] Mütâreke[si] [2] imzalandı. (Mütâreke metnini göstererek) Bildiğiniz gibi Mütâreke metni budur. Elbette hepiniz bunun içeriğini bilirsiniz. [Bunun] İçeriği ile uygulanması arasında ne kadar büyük farklar olduğunu bir daha hepinizin dikkatine sunmak isterim. Mütârekenin bazı maddelerini hatırlatacağım:
Örneğin beşinci maddeye göre “Sınırların korunması ve iç güvenliğin devamı için gereken askerî kuvvetten fazlası dağıtılacak…” Bu kuvvetlerin sayı ve durumları, tarafların görüşmesiyle kararlaştırılacaktı.
Çok önemli olan yedinci madde “İtilaf Devletlerinin herhangi bir stratejik noktayı işgâl hakkına sahip olmalarını, müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek durum olduğunda” açıkşartıyla belirlemiştir.
Onuncu madde sadece “Toros tünellerinin Müttefikler (İtilaf Devletleri) tarafından işgâli”ne… aittir.
Onikinci madde “Hükûmet haberleşmesi ayrı olmak üzere telsiz, telgraf ve kabloların kontrolüne…” izin veriyor.
On beşinci madde “Osmanlı ülkesi içindeki demiryollarının” sadece ve ancak kontrolü söz konusudur.
On altıncı maddede “Kilikya’daki [3] ordularımızın oranın güvenliğini sağlayacak kadar kuvvetin bırakılması ve geri kalanın beşinci maddeye göre dağıtılması” çok açık olarak belirtilmiştir. Ve bundan başka hiçbir sınırlama ve şart yoktur.
Yirmi dördüncü maddede “Altı vilayetin (Doğu Anadolu’nun) herhangi bir parçasının işgâli hakkını İtilaf Devletlerine veren nedenin bu vilâyetlerde karışıklık ortaya çıkaracağı” açıktır.
İşte Efendiler; Mütârekenin en çok dikkati çeken noktaları bunlardır.
Bu maddelerin anlamları ile uygulamaları arasında uygunluk var mıdır? Örneğin Mütâreke’nin ilk imzalandığı zamanlarda İngilizler Musul’u işgâl etti. Ateşkes antlaşması imzalandığında bizim ordumuz Musul’da, İngilizler güneyde idi. Ateşkesten sonra oradaki komutanı aldatarak Musul’a asker soktular. İstanbul’u kara ve deniz kuvvetleri ile işgâl ettiler. Bu konuda Mütârek’de izin var mıdır?
Adana çevresini, Urfa’yı, Antep ve Maraş’ı önce İngilizler ve ondan sonra Fransızlar işgâl ettiler. Bununla ilgili ateşkeste bir madde yoktur. Kilikya’da bizim askeri kuvvetimizden beşinci madde gereğince yerel güvenliği sağlayacak kadarı bırakıldıktan sonra fazlası dağıtılacaktı. O hâlde bu uygulanmış olan şekil nedir?
İtalyanlar Antalya’yı işgâl ettiler, savaş hâlinde olmadığımız Yunaılar da İzmir ve çevresini işgâl ettiler, özetle ateşkes antlaşmasını baştan başa paramparça ettiler, bu saldırılara, [ve] bu haksız davranışlara karşı İstanbul’daki merkezi hükûmetler yazık ki beceriksiz bir durumda kaldı. Hatta yapılan haksızlıkları protesto bile etmemişlerdir.
Evet İstanbul’un, Antalya’nın, [ve] Kilikya’nın haksız işgâllerini protesto bile etmemişlerdir. Bunu yapmadıkları gibi; İstanbul’da örneğin henüz barış imzalamadığımız bir milletten jandarmamıza komutan atadılar. Kömür sağlamadaki zorluklara karşı duramama beceriksizliği yüzünden İstanbul’un tramvaylarını, su şirketini, bütün demiryolu hatlarımızı henüz ateşkes durumunda bulunduğumuz İtilaf Devletleri’nin yönetimi altına verdiler. Oysa biliyorsunuz, Mütârekede ateşkes sadece tren için kontrol söz konusudur. Yoksa yönetimini, barış yapamadığımız İtilaf Devletleri’ne bırakmak akıl ve vicdanın kabul edemeyeceği konulardandır. Bundan başka Efendiler! Büyük bir üzüntüyle söylemek zorundayım ki, [bunların] korunmasını bile [Damat] Ferit Paşa son zamanlarda yabancılara bırakmıştır. Ülkenin iç güvenliğini sağlamak, sınırlarını korumak ve kollamak için gereği kadar asker silâh altında bırakılacaktı. İlk zamanlarda seksen bini aşkın bir kuvvet yeterli görüldü. Sonradan İtilâf Devletleri [bu sayıyı] kırk üç bine indirdiler, bir süre sonra da birçok araçlarla bu sayının da altına indirildi. Bütün silâhlarımızın sürgü kollarını çıkararak sandıklarla gönderdiler. Milletimizi, [ve] memleketimizi bütünüyle korumasız (savunmasız) bırakmayı amaçladılar.
Görülüyor ki Efendiler! İtilaf Devletleri iki noktada yemini bozmuş bulunuyorlar.
– Birincisi: Wilson Prensiplerini Versay Konferansı’nda kabul ettiler ve duyurdular. Buna göre on ikinci maddeyi ve bu madde gereğince bizim haklarımızı kabul ettiler. Oysa fiilî hareketleriyle Wilson Prensiplerini, Türkiye’nin hayat ve geleceğini garantileyen ve buna kefil olan on ikinci maddeyi yok saydılar.
– İkincisi: Onur ve namusları üzerine imza etmiş oldukları Mütârekenin hiçbir noktasına uymadıkları gibi on ikinci maddenin hükümlerine aykırı olmak üzere devletimizi manda altına almak ve bundan başka büsbütün parçalamak kararlarına kadar ileri gittiler.
Doğal olarak Efendiler, bu durum dikkate değerdir. İtilâf Devletleri’nde büyük bir düşünce değişikliği görülüyor. Ateşkes antlaşmasının imzasında hür ve bağımsız yaşamağa yaraşır Osmanlı milleti kabul ettikleri hâlde aradan bir iki ay geçtikten sonra bu görüşlerinden vazgeçiyorlar. Başka renk ve anlamda kararlar veriyorlar. Bunun nedeni şu şekilde açıklanabilir. Yabancılar kendi ekonomik ve politik çıkarlarını doyurabilmek için aleyhimizde buldukları iki görüşü yürütmeğe başladılar:
– Bu görüşlerden birincisi güya milletimizin [Osmanlı tebaası lan] Müslüman olmayan unsurları eşitlik ve adalet ilkesine dayanan yönetimi beceremez olduğu.
– İkincisi de güya, milletimiz genel olarak yeteneksiz olduğundan, mâmur hâlde bulunan yerlere girmiş ve oraları virâneye çevirmiş.
Birincisi ile millete zalimlik iftirası ediyorlar, ikincisi ile yeteneksizlik. Eğer bu iki düşünce gerçek olsa idi, milletimizin bağımsız yaşamağa hakkı iddia olunamazdı. Gerçekten zulüm medeniyetle uzlaşamaz. Yeteneksizlik iftirası da bağışlanacak bir şey olamaz. Çünkü milletler işgâl ettikleri toprakların gerçek sahibi olmakla birlikte insanlığın vekilleri olarak da o topraklarda bulunurlar. O toprakların doğal kaynaklarından hem kendileri yararlanırlar ve dolayısıyla bütün insanlığı yararlandırmakla yükümlüdürler. Bu ilkeye göre, bunda beceriksiz olan milletlerin yaşama hakkı ve bağımsızlığa yaraşır olmamaları gerekir. Oysa bu düşünceler bizim hakkımızda hiçbir zaman var olamaz. Her ikisi de su katılmamış iftiradır. Milletimizin yeteneksiz olmadığı tarihçe ve mantıkça ispat edilmiştir. Bunun kanıtını yine yabancıların kendi davranışlarında bulabiliriz. Avrupa devletleri Mütârekeden önce ve Mütâreke anında, Mütâreke ile “kendi millî sınırları içinde yaşamağa lâyık Türkiye kabul etmişlerdir”, aradan bir yıl geçmeden nasıl oluyor da bir millet zâlim ve beceriksiz oluyor ve bundan dolayı yaşama hakkından mahrum bırakılmak isteniliyor. Avrupa Devletleri milletimizi önceden bilmiyorlar mıydı? Wilson Prensiplerini kabul edip Mütârekeyi imzaladıkları zaman altı yüzyıllık bir milletin yapısı ve yeteneği hakkındaki bilgileri noksandı da bir iki ay içinde mi tamamladılar? Hakkımızda uygulayacakları kararları bilmiyorlardı da sonra mı akıllarına geldi?
Oysa düşününüz Efendiler! Milletimiz küçük bir aşiretten anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka Batı Dünyasına, düşman içine girdi. Orada büyük zorluklar içinde bir imparatorluk var etti ve bunu, bu imparatorluğu altı yüz yıldan beri büyük bir olgunlukla ve yücelikle devam ettirdi. Bunu başaran bir millet elbette yüce siyasal ve yönetime ait niteliklere sahiptir. Böyle bir durum sadece kılıç gücüyle var olamazdı. Dünya bilmektedir ki, Osmanlı Devleti çok geniş olan ülkesinde bir sınırından diğer sınırına ordusunu olağanüstü hızla ve bütünüyle donanmış olarak nakleder ve bu orduyu aylarca ve belki de yıllarca güzelce besler ve yönetirdi. Böyle bir hareket sadece ordu teşkîlâtının değil, bütün yönetim birimlerinin olağanüstü mükemmelliğini ve kendilerinin kabiliyeti olduğunu gösterir. Milletimizin zâlim olması meselesine gelince, bu da sadece iftirâdan ibarettir.
Efendiler, hiçbir millet, milletimizden fazla yabancı unsurların inanç ve geleneklerine saygı göstermemiştir. Hatta denilebilir ki diğer dinlere, başkalarının dinine ve milliyetine saygıgösteren tek millet bizim milletimizdir.
Fatih [Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi sonrasında] İstanbul’da bulduğu dinî ve millî teşkîlâtı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriki, [4] Bulgar eksarhı [5] ve Ermeni kategigosu [6] gibi Hristiyan dinî liderleri ayrıcalık sahibi oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi.
İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanlara sağlanan bu büyük ayrıcalıklar, milletimizin din ve siyasete göre dünyanın en hoşgörülü ve cömert bir milleti olduğunu ispatlayan en açık kanıttır.
Milletimize bu iftirâda bulunarak bize karşı gelenler, adaletli olsunlar da dünyanın en büyük ve medenî milleti olduğunu söyleyenlerin İslâm dinini resmî şekilde tanımayan, Müslümanları Pazar gününü tatil günü saymaya ve kutlu şekilde tanımaya zorlayan ve Müslümanların özel günü olan Cuma gününü resmen tanımayan milletler olduğunu unutmasınlar.
Ülkemizde yaşayan Müslüman olmayan unsurların başına ne gelmiş ise, kendilerinin yabancı entrikalarına kapılarak ve ayrıcalıklarını kötüye kullanarak vahşice bir şekilde takip ettikleri bölücülük siyasetinin sonucudur.
Herhâlde Türkiye’de ortaya çıkmış istenilmeyen bazı durumlar birçok nedenlere ve özre dayanmaktadır. Bunu da kesin olarak arz edebilirim ki bu durumlar, Avrupa devletlerinde görülen özürsüz bunca usulsüzlükten çok aşağı bir derecededir.
Rusya’nın Polonya’ya karşı bir buçuk yüzyıl takip ettiği kan dökücü siyaset, Kafkasya’da Çerkezlere ve programlı olarak Musevilere uyguladığı zulüm, bu arada sayılacak örneklerdendir.
Tekrar ediyorum, aleyhimizde ortaya çıkarılan düşünceler yanlıştır, bu gerçekler tarih bakımndan ve mantık bakımından ortadadır. Bu konuyu sadece Batı’ya değil hatta vatandaşlarımıza da önemli bir şekilde duyurmak gereğini hissediyorum. Çünkü az olmakla beraber üzüntüyle duyuyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya millî duygudan yoksun kalmış olması gereken bazı kişiler, yabancıların aleyhimizde söyledikleri suçlamaları reddetmedikleri gibi vatanlarını suçlu göstermekten çekinmiyorlar. Hâlâ bugün, Sultanî okulunun (Galatasaraya Lisesinin) salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için yabancılara açık bulunduranlar var, bu gibilere lânet [olsun]…
Efendiler!
Düşmanlarımız hakkımızda ortaya attıkları iftiralarını bir aralık Paris [Barış] Konferansı’na [7] da kabul ettirir gibi oldular. Belki de bunun sonucu olarak daha savaş sırasında birbiriyle yaptıkları gizli antlaşmaların [8] ve birbirlerine verdikleri sözlerin uygulamalarına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Antep, Urfa ve Maraş’ın işgâlleri hep bir karşılıklı sözleşmelerin sonucu [9] olsa gerek… Oysa haktan, [ve] adaletten bahseden İtilâf Devletleri’nin bu gibi davranışlarda bulunmamaları gerekirdi, medeniyet ve insanlıktan bahsederken bu beklenmezdi.
Fakat Efendiler!
Herhâlde dünyada bir hak vardır. Ve hak gücün üstündedir. Şu kadar ki milletin, haklarını bilerek savunma ve korunması için her türlü fedakârlığa hazır olduğunu dünyaya göstermek gerekir. İşte düşmanlarımızın bu hareketi, milletimizi bu düşünceden ve bu fedakârlık duygusundan mahrum zannettiklerinden meydana gelmiştir. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse Mütârekeden beri birbirini takip eden hükûmetlerimizin, ülkenin uğradığı haksızlıklara karşı kusurlu ve akılsızca hareketleri aleyhimizdeki yanlış düşünceleri doğrulatmıştır. Örneğin [21.12.1918-12.01.1919 döneminde Sadrazamlık görevinde bulunmuş olan] [Ahmet] Tevfik [Okday] Paşa, [10] vatanımızın bir kısmını [doğusunu] Ermenistan’a eklemede [verilmesinde] bir zarar görmemekte idi. [Damat] Ferit Paşa [11] resmî konuşmalarında Doğu vilâyetlerinde geniş bir Ermenistan özerkliğinden söz ettiği gibi Paris’te de güney sınırlarımızın Toros olabileceğini söylemişti. [12] Toros’un güneyinde Arapça konuşulduğunu sanıyor ve Toros’tan da Antakya’ya kadar olan yerlerde Türklerin yerleşmiş olduğunu ve buraların bin yıldan beri Türk kanıyla yoğrulmuş olduğunu bilmiyordu. İşte bu gibi hükûmetlerin tavır ve hareketleridir ki milletimizi, geçmişini unutmuş, milletin ve medeniyetlerin bağışladığı haklardan habersiz, kansız, zavallı bir millet olarak tanınmasına yol açmıştır.
Milletimizin kendisinin bu şekilde anlaşılmasında çok büyük suçu vardır. Milletimizin o suçu Efendiler, merkezî hükûmetin yaptıklarıyla Avrupa’nın namusuna aşırı güven göstermiş olmasıdır. İşte bu kusurundan dolayı kendi değerini, niteliğini, erdemlerini unutturmak derecesine düşmüştür.
İzmir’in acı veren olaylarından sonraydı ki, milletimiz gerçekten duygulandı ve aklını başına topladı ve derin bir uçuruma sürüklendiğini anladı ve ondan sonra haklarını kendisi savunmaya karar verdi. Doğal olarak bunu yapabilmek için bir şekil almak, [ve] taarruz etmek gerekirdi. Aslında her taraftan teşkîlât ve oluşmalar daha önce başlamış idi. Fakat öncelikle Erzurum ve ondan sonra Sivas Kongrelerinde genel birliğimiz sağlandı. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin bütün dünyaya karşı olan bildirisi ve tüzüğünün içeriği önemlidir. Aslında içeriğini hepiniz bilirsiniz. Fakat izin verirseniz her ikisinden bazı noktaları burada yeniden hatırlatmak isterim; Tüzüğün teşkîlâta ait sayfasında görülüyor ki amaç “Osmanlı vatanının bütünlüğünü ve yüce hilâfet ve saltanat makamının ve millî bağımsızlığının korunmasını sağlamak için Kuva-yı Milliyeyi hâkim kılmaktır.”
Efendiler!
Bir millet varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün maddî ve düşünce gücüyle ilgili olmazsa, bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Millî hayatımız, tarihimiz ve son dönemde yönetim şeklimiz buna çok güzel kanıttır. Bu nedenle [Millî] teşkîlâtımızda Kuvâ-yı Milliye’nin etken ve Millî İradenin hâkim olması ilkesi kabul edilmiştir. Bugün bütün dünya milletleri sadece bir hâkimiyet tanırlar: Millî Hâkimiyet… [Millî] Teşkîlâtın diğer ayrıntılarına bakacak olursak, işe köyden ve mahâlleden ve mahâlle halkından yani, kişiden başlıyoruz. Kişiler düşünce sahibi olmadıkça kitleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere gönderilebilirler. Kendini kurtarabilmek için her kişinin geleceğiyle kendisinin ilgilenmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kurum elbette sağlam olur. Şüphe yok, her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan fazla, yukarıdan aşağı olması zorunluluğu vardır.
Birincisinin şekillenmesinde bütün insanlık için amaca ulaşma etkili olmuş olurdu. Böyle olmanın maddî ve uygulanabilir olabilmesi henüz bulunamadığından bazı girişimciler, milletlere verilmesi gereken yön hakkında yol gösteriyorlar. Bu şekilde yukarıdan aşağıya şekillendirilebilir. Biz ülkemiz içindeki gezilerimizde doğal olarak birinci şekilde başlamış olan Millî Teşkîlâtımızın gerçek başlangıcının, kişiye kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru şekillenmelerin başladığını sevinerek gördük. Bununla birlikte mükemmel dereceye ulaştığını söyleyemeyiz. Bunun için özellikle aşağıdan yukarıya tekrar bir şekillenmenin olmasına özellikle çalışmamız bir millî ve vatanî görev kabul edilmelidir.
Bildirimizin de bazı noktalarından tekrar söz etmek isterim. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaştan önceki sınırlarını bilirsiniz. I. Dünya Savaşı’nın sonucu birtakım fedakârlıklara devletimizi mecbur kılıyor; buna göre devlet için millî yeni bir sınır kabul ettik. Bu sınır [Sivas Kongresi sonunda açıklanan] bildirimizin birinci maddesinde belirtilmiştir. Ayrıntılar bakımından bilmeyenler olabilir ve doğal olarak mâzurdurlar.
Bu sınır ortaya çıkarken işin içinde bulunduğumdan bunu da arz edeceğim. Mütâreke imzalandığı gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu sınır, İskenderun Körfezi güneyinden Antakya’dan; [Suriyenin kuzeyindeki] Halep ile Katma istasyonu arasında Carablus Köprüsü güneyinde Fırat nehrine kavuşur. Oradan [Suriye’nin kuzeydoğusundaki] Deyrizor’a iner; ondan sonra doğuya uzatılarak [Irak’taki] Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi içine alır. Bu sınır ordumuz tarafından silahla savunulduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarının yerleşik olduğu vatanımızın parçalarını sınırlandırır. Bunun güney kısımlarında Arapça konuşan dindaşlarımız vardır. Bu sınır içinde kalan memleketlerimizin parçaları Osmanlı topluluğundan ayrılmaz bir bütün olarak kabul edilmiştir.
[Sivas Kongresi sonunda açıklanan] Bildirinin dördüncü maddesine bakalım! Bu madde ile biz, bizimle birlikte yaşayan Müslüman olmayan unsurları aynı haklar ve yetkiyle kabul ediyoruz. Hepimiz bu devletin Müslüman ve Müslüman olmayan unsurları içinde olarak aynı şekilde vatandaşıyız. Ve bu nedenle hepimizin hakları birdir. İçimizde yaşayan Müslüman olmayan vatandaşlarımıza bizim siyasal egemenliğimizi ve sosyal dengemizi bozacak fazla birtakım ayrıcalıklar veremeyiz. Bu madde, iç siyasetimizdeki genel anlayışımızı açıklamaktadır.
[Sivas Kongresi sonunda açıklanan] Yedinci madde; dış siyaset hakkındaki bakışımızı bildirir. Herhalde devlet ve milletimiz iç ve dış bütün anlamıyla bağımsız kalacaktır. Bize başka bir yönetim şekli uygulanamaz. Bu noktada çeşitli nedenlerin başında en büyük ve önemli neden şudur: Dinen bile bağımsız olmak zorundayız. Yalnız geniş olan memleketimizi hızlı bir şekilde bayındır edebilmek için ve milletimizin az zamanda bilim ve eğitimini çağın gereklerine göre yükseltmek için düşünmüş olduğumuz konuları değerlendiririz. Ancak bu konuda bize yardım edebilecek devletin nasıl olabileceği yedinci maddede belirtilmiştir. Böyle bir devletin yardımını hoş kabul ederiz.
İşte Efendiler!
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde belirlenen ilkeler ve bakış açıları, başlıca bunlardan meydana gelmiştir. Bu ilkeler yardımıyla bütün milletimiz birleşmiştir. Bu kutsal amacın sağlanması ile uğraşıldığı bir sırada pekâlâ hatırlarınızdadır ki, [Damat] Ferit Paşa buna engel olmağa kalkıştı. Bu girişimleri memleket içinde yanlış yorumlamaya uğraştı. “İttihatçılıktır“ dedi. Bu iftira iç ve dış kamuoyunda başarılı olamadı. Bunu gördükten sonra yeni bir silâh aradı. “Bolşeviklik“ dedi. Resmî telgraflarında Bolşeviklerin Karadeniz’den takım takım Samsun, Trabzon ve içeriye doğru yürüdüğünü, memleketi alt üst ettiğini resmen herkese duyurdu. Bunlar da etkili olamadı. [Damat] Ferit Paşa ve kabinesi daha ileriye gittiler. Bazı yerlerde Müslüman halkı aldatıp üzerimize göndererek, millet ve vatan için çalışanları yok etmeye yeltendiler. Doğal olarak bunlarda da başarılı olamadılar. Fakat sonunda millet [Damat] Ferit Paşa’ya güvensizlik göstermek zorunda kaldı. Kabine düşürüldü. Millî birlik sağlandı.
Millî Teşkîlâtın oluşturmuş olduğu iç ve dış durum ile eski durum arasında olağanüstü farklar vardır. İç işlerinde güvenlik ve huzur bakış açısından karşılaştırma yapılamayacak kadar çok değişiklikler vardır. Dış işlerinde yabancıların hakkımızda verdikleri ve verebilecekleri yok etme ve ölüm kararının çok yanlış olduğu artık bütün İtilaf Devletlerince değerlendirilmiş ve millî teşkîlâtın değeri ve önemi reddedilemeyecek derecede görülmüştür. İtilâf Devletleri’nden bazısı henüz özel çıkarlarını sağlamak için milletten başka bir yerde dayanak noktası arıyor olabilir. Millet birlik ve davasında durdukça bu gibilerin de gerçeği kabul edeceklerinde şüphe yoktur. Şimdi yapılması gereken milletimizin yılmadan kararında devam etmesi ve İstanbul’da yakında toplanacak milletvekillerimizin kanun yapma görevlerini hakkıyla yerine getirmesidir. Herhâlde (her hâlûklarda) millet[in], hükûmetin gözcüsü olması gerekir. Çünkü hükûmetlerin işleri olumsuz olur da millet itiraz etmez ve susturmazsa bütün kusur ve suçlara ortak olmuş demektir. [Damat] Ferit Paşa [Barış Konferansı için] Paris’e gittiği zaman aldığı nota cevabı tamamen arz ettiğimiz anlamdadır. Gerçekten şunun bunun oyuncağı olabilen milletler, haklarını anlamamış demektir ve böyle bir millet göz altında bulundurulmayı hak etmiştir.
Millet [Damat] Ferit Paşa‘yı düşürdükten sonra yerine gelen Ali Rıza [Sedes] Paşa [13] millî istekler çerçevesinde milletle ortak çalışmayı kabul etti. [Damat] Ferit Paşanın düşmesiyle Ali Rıza Paşa‘nın [sadâret makamı-hükümetin başına] geçmesi meselesinde milletin ilgisi tabiî olarak birinciyi hükümsüz bırakmaktadır. Bundan başka bir şey yapamazdı. Vekiller başkanını [Sadrazamı] doğal olarak Padişah seçer ve adı geçen sadrazam da arkadaşlarını… Bu yeni kabineye eski kabineden bazı kişiler de girmiştir. Bu nedenle Temsil Heyetimiz kararsız kaldı. Birtakım koşartlar ortaya koymak zorunluluğu görüldü. Nihâyet [Temsil Heyeti ile Ali Rıza Paşa Hükûmeti arasında] anlaşma sağlandı. [Bu kapsamda] Hükûmetle yapılan anlaşmada üç noktaya güveniliyordu. Millî Kuvvetlerin yasallığının [Hükûmet tarafından] onaylanması, Millî Meclisin toplanmasına kadar milletin geleceği hakkında kesin sözler verilmemesi, [Paris] Barış Konferansında milletin geleceğini savunacak delegelerin eskisi gibi millet ve memleketin çıkarlarını anlamayan kişilerden seçilmemesi… Hükûmet bu üç ilkeyi kabul etti. Ve ayrıntılar üzerinde daha fazla anlaşabilmek için Bahriye Nâzırı (Deniz Bakanı) Salih Paşayı gönderdi, Bahriye Nâzırı Amasya’da Temsil Heyeti ile görüştü. Salih Paşa ile olan görüşmede ben de bulundum.(Amasya Prokollerini göstererek) Bu bildiri ve tüzüğümüzün her satırı birlikte okundu. Bütünüyle fikir birliği oluştu.
Bu görüşmeler sırasında diğer bir önemli sorunun konuşulması geçerli görüldü. Millî Meclis’in toplanma yeri! İstanbul’un bugün içinde bulunduğu acı veren şartlar içinde Meclis-i Mebusan’ın milletvekillerinin görevlerini tam serbestlikte yapıp yapamayacağı etraflıca düşünüldü. Bunun için Meclisin dışarda (İstanbul dışında) toplanması düşünüldü. [Bahriye Nâzırı] Salih Paşa’nın İstanbul’a dönüşünden sonra merkezî hükûmet bu düşünceye katılmadı. Doğal olarak bütün sakıncalarına rağmen [yeni Meclis’in] İstanbul’da toplanması gerekti. Bununla birlikte Temsil Heyetince [de] sakıncalara karşı gereken önlemler alınmıştır.
Efendiler!
Millî Teşkîlâtımızın bugün sürdürdüğü amaç, vatan bölünmeden ve milletin esâretten kurtarılmasına yöneliktir. İnşallah yakın zamanda millî teşkîlât bu amaca ulaşılmasında yüklendiği vatanî görevini yapacaktır. Fakat görevini tamamlamış sayılacak mıdır? Bence bundan sonra da çok önemli vatanî ve millî görevimiz vardır. Kısaca iç durumumuzu düzeltmek, medeni milletler arasında çalışan bir organ olabileceğimizi işlerimizle göstermek gerekir. Bu amaçta başarılı olmak için siyasal çalışmadan fazla sosyal çalışmaya ihtiyaç vardır. Millî Teşkîlâtımızın böyle bir amaç için nasıl bir şekil alması gerektiğini şüphesiz milletimizin genel istekleri belirleyecektir. Şimdilik Temsil Heyeti, milletvekillerinin tam güvenlikle görev yaptıkları meydana çıktığı güne kadar eskisi gibi görevine devam edecektir.
Efendiler!
Ümit ederim ki, [Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında] uygun bir barış [anlaşması] yapılmasından sonra durumumuz güzel yönetilirse önceki sınırlar içindeki durumumuzdan daha iyi olur. Bu noktada bir fikir sunmak istiyorum. Cemiyetimizin [Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin] bakış açısından çizdiğimiz [millî] sınırlar dışında kalan dindaşlarımızla, bu saygıdeğer kardeşlerimizle aynı sınırlar içinde yüzyıllardan beri vatandaşlık ettik. Bu kardeşlerimiz her tarafta, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de,[ve] doğuda kendi içlerinde varlığının korunması ve bağımsızlığının sağlanması için çalışıyorlar. Bütün bu İslâm parçalarının bağımsızlığa ulaşmaları İslâm dünyası için ne büyük mutluluk olur. Bunun olmasında İslâm dünyasının durumunun ne kadar sağlam olacağını şimdiden düşünmekle çok büyük mutluluk duyuyorum. Uyanmakta olduğuna şüphe kalmayan İslâm dünyasının başarısını o kadar kuvvetli görüyorum ki, bu inançla duygularımı açıklamaktan dolayı duyduğum vicdani zevk çok büyüktür. Fazla rahatsız etmek istemem, beni dinlemek inceliğinde bulunduğunuzdan dolayı özellikle teşekkürlerimi arz ederim.“
Sonuç
Mustafa Kemâl Paşa’nın, Ankara’nın ileri gelenlerinin 28 Aralık 1920 tarihinde Ziraat Mektebi’nde kendisini ziyarete gelmiş olmalarını bir fırsat addederek misâfirlerine ufuk açıcı değerli bir konuşma yapmıştır. Paşa bu konuşmasında Mondros Mütârekesi’nin uygulanma şekli, iç ve siyasî durum, İtilaf Devletlerinin Osmanlı Devleti’ne yönelik kötü politik amaçları, Mütâreke sonrasındaki ülkenin artan bir vahâmet arz eden durumu, başlatılmış olan Millî Mücaâdele kapsamında o zamana dek kaydedilen gelişmeler ve ülkenin bu vahim durumu karşısında nelerin yapılması gerektiğini açık ve anlaşılır bir şekilde muhataplarına anlatmıştır. Paşa’nın konuşması, perspektifi ve değerlendirmeleri son derece gerçekçi ve başarılıdır.
Hazindir ki İstanbul’daki aciz Saray ve aciz Hükûmetler de bir yandan İngiltere’nin merhametine sığınarak ve onları memnun etmeye çalışarak Paris Barış Konferansı’ndan kötünün iyisi addedilebilecek bir antlaşma kotarma çabası içinde olurlarken bir yandan da bu amaçları doğrultusunda bir risk olarak gördükleri Millî Mücâdele’yi İngiliz emelleri doğrultusunda boğmaya çalışmışlardır. Bu konuda Ali Rıza Paşa Hükûmeti (02.10.1919 – 03.03.1920) diğerleri gibi dirâyetten yoksun olsa da Harbiye Nâzırı Cemâl (Mersinli) Paşa ve Gnkur.Bşk. Cevat (Çobanlı) Paşanın icraatları ve Temsil Heyeti ile irtibat tesis etmesi nedeniyle diğer Hükûmetlere nazaran olumlu denebilecek kimi icraatlar yapmıştır. Ancak bu hükûmetin de ömrü fazla uzun olmayacak İtilaf Devletlerinin baskısı sonucu 03 Mart 1920 tarihinde istifa edecektir.
Millî Mücâdele’de Mustafa Kemâl Paşa’nın şahsında somutlaşan politik ve askerî liderlik bu kutlu mücâdelenin sonuna dek düzenli bir şekilde ve meşrû zeminlerde yapılan seçim ve görevlendirmelerle devam etmiş, bu istikrarlı ve dirayetli politik ve askerî liderlik Millî Mücâdele’nin müstesnâ bir zaferle sonuçlanmasında hayatî bir işlev görmüştür.
Dr. İrfan PAKSOY
© 2025. Bu makalenin / yazının içeriğinin telif hakları yazarına ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.
SONNOTLAR
[1] Wilson Prensipleri: 1913-1921 döneminde iki dönem üst üste ABD Başkanı olarak görev yapmış olan Woodrow Wilson (1856-1924)’ın 8 Ocak 1918 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada bahsettiği ilkelere verilen addır. “On Dört Madde” olarak da anılan bu 14 İlke ya da 14 Madde olarak da ifade edilen bu ilkeler/prensipler ABD’nin I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerini ifade eder. Bahse konu konuşmada ifade edilen maddeler şunlardır:
- Barış görüşmeleri kamuoyuna açık olarak yapılmalı ve görüşmeler sonunda varılacak antlaşmanın hükümleri de yine açık olmalı, gizli antlaşmalara da son verilmelidir.
- Denizlerin, karasuları dışında kalan bölümleri, uluslararası antlaşmaların gerektirdiği özel durumlar hariç savaşta ve barışta herkesin özgür ve serbest kullanımına açık olmalıdır.
- Ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı, ticaret serbestisi ve fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
- Ulusların silahlanması, iç güvenliğin gerektirdiği en alt düzeylerde olmalı ve bu konuda da yeterli garantilerin verilmesi sağlanmalıdır.
- Tüm sömürgecilik iddiaları, ilgili halkların çıkarlarını ve egemenlik taleplerini dikkate alacak şekilde eşitlikçi ve hakkaniyete uygun düzenlemelere tâbî tutulmalıdır.
- İşgal altındaki Rus toprakları boşaltılarak, Ruslara kendi kurumlarını seçme hakkının tanınması sağlanmalı ve onlara istedikleri/ihtiyaç duydukları her türlü yardım yapılmalıdır.
- Belçika toprakları boşaltılmalı ve bu devletin ulusal egemenliği yeniden kurulmalıdır.
- 1871 yılında Almanya’ya geçen Alsas-Loren, Fransa’ya iade edilmelidir.
- İtalya’nın sınırları millî esaslara göre yeniden çizilmelidir.
- Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içindeki halkların özerk gelişmeleri sağlanmalıdır.
- Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı, Sırbistan’ın denize çıkışı sağlanmalıdır. Tarihî iddiaları ve millî bağları dikkate alınarak çizilecek sınırları içinde Balkan devletlerinin dostça ilişkiler kurmaları sağlanmalı, siyasî ve ekonomik bağımsızlıkları ile toprak bütünlükleri uluslararası güvence altına alınmalıdır.
- Osmanlı İmparatorluğu’nun, nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu bölümlerinde Türk egemenliği güvence altına alınmalı; İmparatorluk sınırları içindeki diğer ulusların yaşam güvenlikleri ve özerk gelişimleri sağlanmalıdır. Çanakkale Boğazı, uluslararası güvenceler altında tüm gemilere ve ticarete sürekli olarak açık hâle getirilmelidir. 13. Polonyalıların yaşadığı topraklarda, denize açılımı olan, siyasal ve ekonomik bağımsızlığı ile toprak bütünlüğü uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınmış bir Polonya Devleti kurulmalıdır.
- Özel antlaşmalarla, küçük, büyük tüm devletlerin siyasî bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak güvence altına alacak bir uluslar birliği kurulmalıdır
[2] Mütâreke, silah bırakışması ya da ateşkes antlaşması devletler hukukuna göre, kesin barış antlaşması yapılıncaya kadar yürürlükte olabilecek bir belgedir. Bunun iki şekli mevcut olup, bunlardan birincisi: ateşin kesilmesi ki, bölgesel muharebe yerinde yaralıların ve ölenlerin kaldırılması gibi bazı zorunlu durumlar karşısında savaşı kısa bir süre durdurmak, ikincisi ise mütâreke yahut silah bırakışması ise hukukî bakımından bazı kuralların belirlendiği bir uygulamadır.
[3] Kilikya, Anadolu’nun Alanya’dan başlayıp, doğuda (İskenderun’un 30 km kuzeyinde, Dörtyol ilçesinin kuzeybatısında, İskenderun Körfezi kıyısından 500 metre içeride bulunan bir höyük olan) Kinet Höyük’te son bulan, kuzeyden de Toros dağlarıyla çevrili alanı kapsayan antik bölgedir.
[4] Rum Patriki: Rum Ortodoks Patriği.
[5] Bulgar Eksarhı: Bulgar Ortodoks Kilisesinin Patriği
[6] Ermeni Kategigosu: Ermeni Gregoryan Kilisesinin Patriği
[7] Paris Barış Konferansı (18.01.1919-21.01.1920): I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren antlaşmaların hazırlandığı uluslararası bir konferanstır. Müttefik, kısmen müttefik ve ortak devlet gibi farklı gruplara ayrılmış 32 devletin temsilcileri katılmıştır. Bu devletler, Merkezî Devletler ile savaşmış veya onlara savaş ilan etmiş devletlerdi Konferansın kararlarına hâkim olan devletler; İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya’dır. Konferans kapsamında yürütülen çalışmalar sonucu Almanya ile Versay Barış Antlaşması (28.06.1919), Avusturya ile Saint Germain Barış Antlaşması (10.09.1919), Bulgaristan ile Neuilly Barış Antlaşması (27.11.1919), Macaristan ile Triannon Osmanlı İmparatorluğu ile de Sevr Barış Antlaşması (10.08.1920) ile imzalanmıştır. TBMM’nin Sevr Barış Antlaşmasını tanımaması, Millî Mücâdele’nin zaferle sonuçlanması ve ardından TBMM ile İtilaf Devletleri arasında Lozan Barış Antlaşmasının [24.07.1923) imzalanması nedeniyle Sevr Barış Antlaşması uygulanmamış ve hükümsüz kalmıştır. Diğer barış antlaşmaları ile uygulanmıştır.
[8] Gizli Anlaşmalar: I. Dünya Savaşı esnasında İtilaf Devletleri arasında yapılan gizli anlaşmalardır. Bunlar; İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan (ve Boğazlar ile Midye-Enez çizgisine kadar Trakya, Gelibolu Yarımadası, Sakarya Irmağı’na kadar Kocaeli Yarımadası ile İmroz ve Bozcaada savaştan sonra Rusya’ya bırakılmasını öngören) İstanbul Antlaşması (18.03-10.04.1915), İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanan (İtilaf Devletleri safında savaşa dahil olması karşılığında Muğla, Antalya ve Konya çevresini İtilaf İtalya’ya bırakılmasını öngören) Londra Antlaşması (26.04.1915), (İtalya’ya bırakılan yerleri tanıması ve İngiltere-Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarının paylaşımını öngören Sykes-Picot Anlaşması kapsamında Adana, Antep, Urfa ve Maraş Fransa’ya bırakılmıştı. Rusya’nın Sykes-Picot Anlaşmasını tanıması karşılığında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan St. Petrograd Protokolü (Mart 1916) ile Rusya’nın Anadolu’da işgâl ettiği yerlerin Rusya’da kalması kabul edilmiştir. İtalya’nın Sykes-Picot Anlaşmasını tanıması karşılığında İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanan Saint Jean de Maurienne Antlaşması (19.04.1917) ve bu anlaşmayı Rusya’nın da onaylaması şartıyla İzmir ve havâlisi İtalyanlara verilmişti.
[9] İtalya’nın 1915 yılında İtilaf Devletleri safında I. Dünya Savaşı’na savaşa dahil olması karşılığında İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanan Londra Antlaşması (26.04.1915) ile Muğla, Antalya ve Konya çevresi İtalya’ya bırakılmıştı. Devam eden I. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşımını öngören Sykes-Picot Anlaşmasına (16.05.1916) göre tanıması karşılığında İngiltere, Rusya’nın Doğu Anadolu’da işgâl ettiği Osmanlı Devleti’ne ait toprakların Rusya’da kalmasını öngören İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Petrograd Protokolü (Mart 1916) imzalanmıştı. İngiltere, Fransa ve İtalya arasında, İtalya’nın Sykes-Picot Anlaşmasını tanıması karşılığında İzmir ve çevresinin Rusya’nın da onaylaması şartıyla İtalya’ya verilmesini öngören Saint Jean de Maurienne Antlaşması (19.04.1917) imzalanmıştı.
[10] Ahmet Tevfik (Okday) Paşa (1843-1936)Osmanlı devlet adamı ve son Osmanlı sadrazamı. II. Abdülhamit döneminin Hariciye Nâzırı olarak on dört yıl görev yaptıktan sonra II. Abdülhamid ve halefi V. Mehmet Reşat saltanatında, 13.04.1909-05.05.1909 tarihleri arasında, Vahidettin’in saltanatında ve İstanbul’un işgâl altında bulunduğu dönemde 11.11.1918-03.03.1919 ve 21.10.1920-04.11.1922 tarihleri arasında sadrazamlık yapmıştır.
[11] [Damat] Ferit Paşa (1853-1923), Osmanlı diplomatı ve devlet adamı. Sultan Vahidettin döneminde 04.03-30.10.1919 ile 05.04-17.10.1920 dönemlerinde sadrazamlık yapmıştır. Millî Mücâdele’ye boğmaya yönelik çabalarından dolayı Büyük Zafer’den sonra Yüzellilikler Listesine alınmıştır. Büyük Zafer sonrasında yurt dışına kaçmıştır.
[12] Paris Barış Konferansı kapsamında 1 Haziran 1919 tarihinde bir Osmanlı heyeti Paris Barış Konferansına davet edilmişti. Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığındaki heyet, 6 Haziran 1919 tarihinde bir Fransız zırhlısıyla yola çıkıp 12 Haziran’da Paris’e vardığından itibaren başlayan küçültücü ve itibarsızlaştırıcı muamele heyet Fransa’dan kovulana dek sürmüştür. Osmanlı heyetine Paris’te karşılama töreni yapılmamış, Fransız gazetelerinin ifadesiyle “Fransız Dışişleri Bakanlığının sıradan bir memuru Osmanlı heyetine yol göstermiş,” Heyete, diğer devlet temsilcileri de küçültücü davranışlarda bulunmuştur. Damat Ferit Paşa 18 Haziran’da Konferansta (savaşın kazanılmasında yardımları olan küçük devletlerin savaş sonrasındaki paylaşıma dahil olmasını hoş karşılamayan İtilaf Blokunun ileri gelen devletleri olan Amerika, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya’nın başbakanları ve dışişleri bakanlarından oluşturulan) Onlar Konseyi’nde galip bir devletin delegesi gibi konuşmuş ve Balkan Savaşı öncesi sınırları savunmuş, Savaşta İttihatçılar ile Almanların kabahati olduğunu söylemiş, Batı Trakya’nın, Arap topraklarının hatta Kıbrıs ve Mısır’ın Sultana / Halifeye bırakılmasını istemiştir. Onlar Konseyi bu talepleri sert bir şekilde reddettiği gibi ABD Başkanı Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Balfour ile Fransa Başbakanı Clemenceau tarafından Damat Ferit Paşa hakâretemiz ve pejoratif ifadelere mâruz kalmış, Clemenceau barış şartlarını görüşmek için durumun henüz aydınlanmamış olduğunu söyleyerek Türk heyetini Paris’i terke davet etmiş, akabinde de Damat Ferit Paşa ve Osmanlı heyeti Paris’ten kovulmuştur.
[13] Ali Rıza (Sedes) Paşa (1860-1932), Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Harbiye Nâzırı ve Bahriye Nazırı, Âyan Meclisi üyesi ve 2 Ekim 1919 – 3 Mart 1920 tarihlerinde de Sultan Vahidettin döneminde Sadrazamlık görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı ve Osmanlı mareşali. Sadrazamlığı döneminde Anadolu’da teşkilatlanan Kuvâ-yı Milliyecilerle anlaşmanın kaçınılmaz olduğunu görerek, Temsil Heyeti ile ilişki kurdu ve Bahriye Nâzırı Salih Paşayı, Temsil heyeti Başkanı Mustafa Kemâl Paşa ile görüşmek üzere Amasya’ya gönderdi. Kuracağı kabinede Temsil Heyetinin isteklerini dikkate alacağına söz vermiş olmasına rağmen Kuvâ-yı Milliye’nin yönetim gücünü ele geçirmeye ve Temsil Heyetini kaldırma çabalarına girişti. Müttefik Devletlerin baskısı karşısında 3 Mart 1920 tarihinde istifa etti. 1922 yılındaki Son Osmanlı kabinesinde de Nafıâ (Bayındırlık) ve Dahiliye Nazırıydı.
KAYNAKLAR
– Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinden Seçmeler, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2006
– Mahmut Goloğlu, Millî Mücadele Tarihi-III, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2010.
– Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Cilt II, Türk TTK Basımevi, 2. Baskı, Ankara 1986.
– İrfan Paksoy, “Bir Millî Siyaset Belgesi: Misak-ı Millî”, 30.01.2024, https://www.eura24.com/yazi/bir-milli-siyaset-belgesi-misak-i-milli-1655.html, Erişim Tarihi: 28.12.2025.
– İrfan Paksoy, “İşgal”, 17.03.2024, https://www.eura24.com/yazi/isgal-1693.html, Erişim Tarihi: 28.12.2025
– İrfan Paksoy, “Kızılca Günümüzü Aydınlattınız”, 27.12.2025, https://ankaraulusgazetesi.com.tr/gundem/kizilca-gunumuzu-aydinlattiniz-4935h, Erişim Tarihi: 28.12.2025
– Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C. II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1994.

Son Yorumlar