Taş Mektep: 1909 yılında yükselen bu yapı, taş bloklardan örülmüş duvarları ve geniş sınıf alanlarıyla bir kimlik inşası mekânıdır. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte Taş Mektep, bir neslin şekillendiği kutsal bir alan olmuştur. Neo-klasik mimarisiyle dikkat çeker. Zamanında bölgenin en büyük Rum okuluymuş. Çocuk seslerinin yankılandığı sınıflar artık sessiz olsa da, bu yapı hâlâ öğrenmenin izlerini taşımaktadır. Şu an dıştan görülebilir, içeri giriş genelde kapalı ama çevresinde yürüyüş etkileyicidir.
Rivayete göre: Mektebin girişinde asılı küçük bir tahta levhada şu cümle yazılıymış: “Önce iyi insan ol, sonra okumayı öğren.” O levha, sabahları içeri ilk giren çocuğa güne nasıl başlaması gerektiğini anlatırmış.

Trilye’nin Tarihi Konakları ve Sokakları: Trilye’nin kıvrılarak uzanan taş döşeli sokaklarında yürürken, bir zaman şeridi kat edilir. Her bir konağın, penceresinde, pervazında ya da ahşap süslemelerinde saklı hikâyeleri vardır. Dündar Evi, bu hikâyelerden yalnızca biridir. İçinde zamanla göçmüş ailelerin yankısı dolaşır. Konakların çoğu, Rum ve Osmanlı mimarisinin iç içe geçtiği nadide örneklerdir. Renkli cumbalar, demir parmaklıklı pencereler, ahşap saçaklar… Her biri geçmişi bugünde tutmanın yollarını bulmuş gibidir.
Rivayete göre; Dündar Evi’nin bir odasında, yıllar önce orada yaşamış Rum bir kadının aynaya baktığında söylediği bir söz duyulurmuş: “Aynaya bak, aynada geçmişin görünür.” Dündar Evi’ndeki ayna hâlâ oralarda bir yerlerdemiş; gelen bazı ziyaretçiler aynada kendi yüzlerini değil, bilmedikleri anılara ait görüntüler gördüklerini anlatırmış.

Trilye, zamanın taşlara işlenmiş, geçmişin bugünde saklandığı bir bellektir. Bizans’ın dinsel ihtişamı, Osmanlı’nın estetik zarafeti ve Cumhuriyet’in eğitim ruhu, bu dar sokaklarda karşılaşır. Her yapı, bir devri; bir duyguyu, bir hâli, bir geçişi anlatır. Tarihî eserler bizi kendimize bağlayan metinlerdir. Onları okumak, dinlemek, hissetmek; insanın kendi tarihini, kültürünü, yerini anlaması demektir. Trilye’de bir taşın ucuna dokunduğunda, belki de yüzyılların nabzına dokunmuş olursun.
Trilye’nin Az Bilinen Tarihi Yapıları
Tabut Ev: Yahudi Mahallesi’nde yer alan gizemli bir taş yapı. Kimilerine göre bir hahamın evi, kimilerine göre küçük bir ibadethane. Yığma taş duvarlar, küçük pencereler ve sade yapı tekniği. Yerel halk arasında Tabut Ev olarak bilinen bu yapı, Trilye’nin çokkültürlü geçmişinin tanıklarından biridir. Efsanelerle çevrili oluşu, halk belleğinde güçlü bir yer edinmesini sağlamıştır. Trilye’nin Yahudi Mahallesi olarak bilinen eski yerleşim alanında bulunan ve halk arasında Tabut Ev olarak anılan yapı, gizemli geçmişiyle dikkat çeker. Kimine göre bir hahamın evi, kimine göre bir zamanlar küçük bir ibadet mekânı olan bu taş yapı, dar sokaklar arasında kaybolmuş gibi duran mütevazı bir mirastır. Adını, mimarisindeki sıra dışı biçimlerden ya da zamanında içinde saklanan dini objelerden aldığına dair rivayetler vardır. Bugün harap durumda olsa da, yerel halkın belleğinde hâlâ varlığını korur ve geçmişin sırlarını sessizce saklamayı sürdürür.

Trilye Limanı ve Osmanlı Rıhtımı: Osmanlı döneminde Trilye’nin dış dünyaya açılan kapısı. Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda zeytin ve zeytinyağı ticaretinde kullanıldı. Taş rıhtım basamakları, demir bağlama halkaları, deniz taşlarıyla döşeli zemin. Trilye yalnızca bir sahil kasabası değil, aynı zamanda deniz yoluyla kurulan ekonomik ve kültürel ilişkilerin de merkeziydi. Bu liman, geçmişteki hareketliliğin izlerini bugün bile taşır
Bir zamanlar zeytin ve zeytinyağının dış dünyaya açıldığı kapı olan Trilye Limanı, bir ekonomik yaşam hattıydı. Osmanlı döneminde inşa edilen taş rıhtımlar, özellikle Venedikliler ve Fransızlarla yapılan ticarette önemli bir rol üstlenmiştir. Bugün küçük balıkçı tekneleriyle süslenen limanın çevresinde, geçmişin ayak izlerini taşıyan taş basamaklar, duvar kalıntıları ve demir halkalar hâlâ görülebilir. Bu detaylar, Trilye’nin aynı zamanda denize açılan bir medeniyet kapısı olduğunu gösterir.
Kültür Merkezi (Aziz Vasil Kilisesi)
Trilye’nin geçmişten bugüne uzanan mekânsal belleğini taşıyan yapılarından biridir. Aynı zamanda “Ayios Yeoryios Kilisesi” adıyla da bilinir. İlk inşa tarihi kesin olarak bilinmese de, Osmanlı arşivlerinde 1835 yılına ait bir belgede kilisenin yeniden inşa edilmesine izin verildiği kayıt altına alınmıştır. Bu bilgi, yapının 19. yüzyıl öncesine uzanan bir geçmişi olabileceğini düşündürür. 2008–2009 yıllarında yapılan restorasyonun ardından yapı, “Faruk Çelik Kültür Merkezi” adıyla açılmış; 2014 yılında ise bu isim “Trilye Kültür Merkezi” olarak değiştirilmiştir. Böylece yapı, siyasal bir izden sıyrılarak mekânın tarihsel köklerine daha yakın bir adla anılmaya başlanmıştır.

Trilye Ayazmaları: Suya Yazılmış Dua
Trilye’de Bizans ve Rum-Ortodoks dönemlerinden kalan birkaç ayazma (kutsal su kaynağı) bulunmaktadır. Ayazmalar, çoğunlukla azizlere ya da Bakire Meryem’e adanmış, şifa ve arınma amacıyla ziyaret edilen yerlerdi.
En bilinenleri arasında:
Panagia Ayazması: Bakire Meryem’e adanmış, kadınlar ve hastalar tarafından ziyaret edilmiştir.
Aya Yani Manastırı Ayazması: Hac yolu üzerinde yer aldığı kabul edilir.
Aya Sotiri Ayazması: Kurtarıcı İsa adına adanmış, bugün izi silinmek üzeredir.
Ayazmalar, zamanla Müslüman halk tarafından da ziyaret edilmiş; inançlar arası ortak şifa arayışının mekânları olmuştur. Bugün çoğu terkedilmiş ya da özel mülk içinde kalmış durumdadır. Trilye’nin ayazmaları bir halkın yüzyıllar boyunca doğayla, inançla ve birbirleriyle kurduğu bağı temsil eder. Bu alanlar, ne büyük yapılar ne ihtişamlı kubbeler barındırır; ancak onların taşıdığı anlam, birçok anıttan daha derindir. Trilye ayazmaları, hem kişisel inanç alanları hem de kolektif hatıraların biriktirildiği kutsal yererdir. Burada dua edilmez, dua yaşanır. Suyun sesiyle taşın soğukluğu birleştiğinde, geçmişin sesi bugünün kalbine ulaşır. Bu mekânlar, zamanın bile dokunmaya çekindiği yerlerdir; çünkü burada insan, doğaya ve kendi iç dünyasına aynı anda eğilir.
Trilye Tarihî Alanlar Haritası (Konum Listesi ve Açıklamalar)
Bu liste, Trilye’de yer alan tarihî yapıların yaklaşık konumlarını, dönemlerini ve yapının kültürel bağlamını göstermektedir.
| Yapı Adı | Tarihî Dönem | Konum Açıklaması |
| Medikion Manastırı | Bizans (8. yüzyıl) | Trilye’nin doğusunda, zeytinliklerin ardında, yüksekçe bir yamaçta. |
| Aya Yani Kilisesi | Bizans | Limana yakın, taş döşeli sokaklar sonunda, küçük bir yükseltide. |
| Fatih Camii | Bizans & Osmanlı | Çarşıya yakın bir noktada, minaresiyle dikkat çeken ana yapı. |
| Taş Mektep | Osmanlı (1909) | Merkez mahallede, belediye binasına yürüme mesafesinde. |
| Kemerli Kilise | Bizans & Osmanlı | Trilye’nin girişine yakın, taş duvarlarla çevrili açık alanda. |
| Tabut Ev | Orta Çağ (?) | Eski Yahudi Mahallesi’nde, dar bir sokakta gizlenmiş yığma taş yapı. |
| Trilye Limanı | Osmanlı | Marmara kıyısında, balıkçı teknelerinin bulunduğu sahil hattı. |

Trilye’de Sofra: Toprakla Denizin Arasında Kurulan Dil
İnsan yalnızca doymak için yemez, yediğiyle ait olur, paylaştığıyla bağ kurar, pişirdiğiyle yaşadığı yeri anlamaya çalışır. Trilye’de kurulan sofralar, bu coğrafyanın gövdesinde biriken yılları, doğanın ve emeğin ortak izini taşır. Burada yemek tat olmaktan öte bir yaşam biçimi olur. Zeytinyağı, yalnızca bir malzeme sayılmaz. Doğanın sabrı, insanın emeği ve toprağın dili onun içinde buluşur. Bu topraklarda her yemek, bu damlayla başlar. Gelincik, morata, diken otu gibi bitkilerden yapılan yemekler, doğanın sunduklarını zorlamadan kabul etmenin bir yolunu gösterir. Toprağa müdahale etmeyen bir anlayışla biçim bulur bu tarifler. Kabaklı börek, cevizli lokum gibi tatlar yalnızca damakta kalmaz. İçlerinde düğünlerin, bayramların, anıların izleri vardır. Lokumun kıvamı ya da böreğin biçimi, geçmişten bugüne uzanan bir alışkanlığın hatırlatıcısıdır. Deniz de bu coğrafyanın anlatıcılarından biridir. Kıyıya her vuruşunda sofraya bir lezzet bırakır. Barbun bu kıyının simgesi olur. Kırlangıç, dil, karagöz… Hepsi gündelik zamanın içinden geçerek tabağa ulaşır. Sahildeki restoranlarda odun ateşiyle pişen karides güveç, baharatla bütünleşen buğulama, yalnızca yemek sunmaz; bir usul aktarır. Tariften çok göze ve sezgiye güvenir.
Ben Trilye’yim. Taşlarımda dua saklıdır. Gidenin adını bilirim, dönenin yorgunluğunu. Cami de ben, kilise de. Ayazmanın serinliğinde doğan çocuk da ben, limanda ilk kez öpüşen iki genç de. Zeytin dallarım yorgun ama sadıktır. Suyum kutsaldır çünkü biri bir zamanlar gözyaşını içine damlattı. Evin cumbasında unutulmuş bir mendilim ben. Mektebin tahtasında kalan son harf, kapı eşiğinden geçmeyen vedayım. Beni gezdiğinizde sadece görmeyin. Dinleyin. Çünkü ben konuşmuyorum. Ama siz yeterince sustuğunuzda ben her şeyi anlatırım.

Burcu BOLAKAN

Son Yorumlar