Robert Sabatier’in İsveç Kibritleri…

Son dönemlerde ülkemizdeki en sıkıntılı, sorunlu, zor sektörlerden biri de yayıncılık… Kitap seçimi, basımı, dağıtımı; kitabın okuyucuya ulaştırılması başlı başına bir dert. Hayatın her alanında yaşadığımız pahalılık yayıncılık sektörünün ana ögesi kağıt piyasasını etkiliyor. Kağıt bulmak, bulunan kağıdı satın almak yayınevlerini oldukça zorluyor. Aynı zamanda dijital dünyadaki gelişmeler basılı kitaba olan ilgiyi azaltıyor. E-kitap yaygınlaşıyor. E-kitaba ulaşmanın hem maliyeti düşük hem de ulaşmak daha kolay. Bütün bu saydığımız ve sayamadığımız etkenler kitap basmayı zorluyor. Bir çok yayınevi kapanmak ya da küçülmek zorunda kalıyor. Zaten çok okuyan bir toplum değiliz. Son zamanlarda yaşanan ekonomik zorluklar insanlara sadece karınlarını doyurma dışında bir seçenek bırakmıyor. Kitap almak, okumak artık çok lüks bir uğraş haline geliyor.

Yazımıza var olan, bizi karamsar bir ruh haline sürükleyen manzarayı tasvirle başladık. Gerçekten çok iç açıcı bir tablo yok önümüzde. var olan bu görüntünün, manzaranın, tablonun ağırlığına kendini teslim edenlerin yanında akıntıya karşı kürek çekenler de var. Bütün bu olumsuzluklara rağmen hayallerine tutunup ideallerini gerçekleştirenler de var. Dışarıdaki ağır havaya rağmen direnenler… İşte yayın sektöründeki bütün bu kara tabloyu, bu karanlığı yırtmaya çalışan gayretler söz konusu…

Bu gayretin, bu cesaretin, bu gözü karalığın yakın zamanlardaki en büyük göstergelerinden biri Eriken Yayınevi. Eriken: Olgun, ermiş, bilge gibi anlamlara geliyor. Yayınevinin kurulma fikri 2024’ün başlarında ortaya çıkıyor. Yayınevi kurucularından Eriken Yayınevi Genel Müdürü Bilge Sezer kuruluş sürecini şöyle anlatıyor: “Mimarım, işimi çok severek, büyük bir saygıyla yapıyorum. Bir öğrenci jüri sunumundan yaptığım alıntı ile projelerin bir hikâyeyi anlatmak üzere hazırlandığını, mimarlığı -onların dediği gibi- hikâye anlatma sanatı olarak kabul ettiğimi söylemek istiyorum. Yayıncılık da anlatım yöntemi ve sıra dışı bir proje olarak hayatıma girdi.

Tasarım kriterlerinin sanatın tüm alanlarıyla bağı var ancak edebiyat ile ilişkisi bambaşka. Mekânların insan davranışlarını ve düşünce yapısını şekillendiren gücü, roman kurgularının en öne çıkan unsuru olarak çıkıyor karşımıza. Olayların geçtiği iç ve dış mekânların tanımı okurları içine aldığında sözünü ettiğim o kuvvetli bağ kendiliğinden oluşuyor.

Edebiyata olan ilgim hep fazlaydı. Okurluğumun yanında yazmayı da deneyimlemek istedim ve pandemi döneminde ilk romanım olan NerVera’yı yazdım. Heyecanıma karşın kitabımın yayımlanması ve okurlarla buluşması maalesef istediğim gibi olmadı. Baskı ve dağıtımda yaşanan olumsuzluklar nedeniyle ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Yayıncılığa giden yola yönelişim böyle başladı. Yasal düzenlemeler tamamlanıncaya kadar NerVera aile şirketimizde yeniden basıldı. Logo tasarımı ve kitabımın okurlarla istediğim nitelikte buluşması için koyduğu katkı nedeniyle Gökhan ÖLMEZ’e teşekkürümü eklemeliyim.

Pek çok olay, tanışma ve tesadüfler zincirinin sıra dışı kesişmesi bir masada şekillendi. 3 Ocak 2024 tarihinde sevgili arkadaşlarım Zehra CAN, Bülent ATEŞ, ekibimizin genç üyeleri Deniz EMRE ve A. Emre ÖLMEZ ile birlikte yeni yıl kutlaması için buluştuk. Mimarlık ile yayıncılığı aynı anda yürütme kararımı açıkladığımda “ERİKEN YAYINLARI” onların destek sözü ile hayat buldu. “BİZ” diye adlandırdığımız üçümüzün öyküsü işte böyle başladı.

Sizlere sunmak üzere dünya edebiyatının seçkin eserleri üzerinde çalışıyoruz ve özel bir koleksiyon hazırlıyoruz. Yazar, çevirmen, editör, tasarım ve arka plandaki teknik destek ekibi ile çok heyecanlı bir yolculuğa çıktık.”  https://www.erikenyayinlari.com

Eriken Yayınları dünya edebiyatının çok önemli yazarlarının kitaplarını edebiyat dünyamıza kazandırıyor. Robert Sabatier, Andrei Makine, Maria Grazia Calandrone, Scilla Bonfiglioli, Chiara Valerio, Szabolcs Benedek,Michal Ajvaz bu isimlerden. Seyhan Can, Yasemin Çalıkır, Bilge Sezer Türk yazarlardan. 

Eriken Yayınları Şubat 2025’de Yasemin Çalıkır‘ın başarılı, özenli, dikkatli çevirisiyle Fransız Edebiyatı’nın önemli romancı ve şairlerinden Robert Sabatier’in Les Allumettes suédoises romanını İsveç Kibritleri adıyla yayımladı. Öncelikle çevirmen Yasemin Çalıkır kolay okunan, akıcı, okuyucuyu yormayan bir çeviri ile romanın hakkını vermiş. Bir teşekkürü hak ediyor. Sbatier, başarılı bir romancı ve şair olmasının yanında bir yayıncı da. 1971’de Académie Goncourt’a ve Académie Mallarme’a seçilmiş.

İsveç Kibritleri “Sokağım göz kamaştırıcıydı.” diye başlıyor. 1930’lu yıllarda Paris’in Labat Sokağı’nda öksüz bir çocuk Olivier’i anlatıyor roman. Kalabalıkla yalnızlığın, yoksullukla varlığın, neşeyle kederin, hüzünle kahkahanın, hayalle gerçeğin iç içe girdiği, birbirine karıştığı, kalın çizgilerle ayrıldığı bir sokağın hikâyesi. Onlu yaşlarında öksüz kalan bir çocuğun hayatta kalma mücadelesini dokunaklı anlatımı. Romanı okumaya başladığınızda Olivier’le bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bir ömür yolculuğu… Nahif, içe dokunan, içi dokuyan sözcüklerle dolu bir yürüyüş… Annesini kaybetmiş bir çocuğun hayatla, sokakla, gerçek dünyayla tanışması… Annenin ölmesi ansızın büyümek değil mi? Anne öldü mü ansızın büyür çocuk. Olivier de annesini ölümüyle hayatın zorluklarıyla, yalnızlıkla tanışıyor. Sabatier’in şairliği romandaki cümlelere de yansıyor. Sokağın tasviri, doğallığı, kahramanların ruhsal durumlarını betimleyişi okuyucu etkiliyor. Duru bir anlatım ve duru bir çeviri… “Labat Sokağı tam bir bayram yeriydi. İnsan kendini adetâ Paris’ten uzakta, törensellikten arındırılmış, alay, neşe ve umarsızlıkla dolup taşan, aynı zamanda sağlıklı ve doğal olan küçük bir Yunan köyünde ya da İtalyan şehirlerinde bir ‘passagielta’da hissederdi.

Yaz akşamları sokak işte böyleydi. Yerinde duramayan gençler, şamatacı çocuklar, bir insan seli ve pencerelerden dışarıya bakan seyircilerdi; Sanki hiç bitmeyen bir komedinin tekrar tekrar canlandırıldığı gerçek bir tiyatro sahnesindeydiler. Sonunda sığınağından çıkan Olivier de sokağı bu şekilde buldu. ” (S. 49-50)

Romanın ana karakteri Olivie aynı zamanda anlatıcı da… Onun anlatımıyla 30’lu yılların Paris’in de Labat sokağında siyasi/ideolojik gerginliğin eşlik ettiği ekonomik krizin izlerini takip ediyoruz. Bunalımlar, krizler, geçim sıkıntıları… İşsizlik ve çalışanların aldığı düşük ücretler en büyük sorunlardan. Bütün bu sıkıntılara rağmen sokak sakinleri mutluluklarını da hüzünlerini de paylaşıyorlar. Roman sinematografik ögeler barındırıyor. Aslında sağlam bir sinema filmi de çıkar buradan. Labat Sokağı bütün kenar mahalle sokakları ya da ötekilerin yaşadığı sokaklar gibi tehlikeleri, şiddeti, baskıyı, barındırıyor. Bunun yanında merhameti de acımayı da paylaşmayı da… Olivier annesinin ölümüyle evini kaybediyor. Sokakta dayak da yiyor, itilip kakılıyor da… Aynı zamanda Ona kol kanat geren, koruyan, kollayan insanların da varlığıyla sarıp sarmalanıyor.

İsveç Kibritleri’nde mekânlar ve kahramanlar en ince ayrıntısına kadar işleniyor. Okuyucu kendisini olay örgüsünün içinde hissediyor. Yazar karakter dağılımlarında başarılı. Merhametli, yüreği yufka insanların yanında bencil, menfaatçi insanlar da yer alıyor. Kabadayılar da var nahif insanlar da… silikler de var anarşist ruhlular da… Olivier’in en sevdiği kahramanlardan biri de Bougras… Bougras anarşist ruhlu, ötekileştirilmiş biri… Madam Papa’nın şefkati, Bougras’ın benzersiz ruhu… Annesinin ölümünden sonra akrabasıyla yaşamak zorunda olması dolayısıyla bir disiplin altına girmekle özgürlük arasında gidip gelen Olivie. Zor bir durum…

Günümüzde mahallenin ve mahalle kültürünün ortadan kalktığına şahit oluyoruz. Çok katlı binalarda, yüksek güvenlikli sitelerde çevreden yalıtılmış bir hayatı yaşıyoruz. Çocuklar sokağı, toprağı, komşuları tanımıyor. Tamamen steril hayatlar… Arkadaşlık, dostluk, birlikte dayak yeme ya da birbirini savunma yok artık. Sokakta çocuk cıvıltılar yok… İşte bütün bunlar dolayısıyla sokakları, küçük hayatları, mahalleleri anlatan eserler benim daha çok ilgimi çekiyor. Daha bir iştahla okuyorum. İsveç Kibritleri de o türden. Çocukluğun, mahalle hayatının aslında ülkesi, milliyeti yok. Yaşanan duygular, paylaşılanlar aynı şeyler aslında. Yokluklar, yoksulluklar, kavgalar, barışlar, gürültü patırtı, merhamet, şefkat…

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir