Büyük Usta Ruhi Su

Ruhi Su… Doğumundan ölümüne kadar yaşam hikâyesi acılar galerisi… Dolu dolu acı ve hayatın bin bir rengi… Bir hüzünler müzikali… Annesiz babasız geçen bir çocukluk. Açlık, ilgisizlik kader olmuş Mehmet Ruhi’de. Doyasıya gülememiş, gülmeye en muhtaç olduğu dönemlerde. Acı ve acının renkleri Onun bas bariton sesi ve eserlerinin kaynağı olmuş. Bu toprakların Yunus Emresi’ni, Pir Sultan Abdalı’nı, Dadaloğlu’nu, Köroğlu’nu, Karacaoğlanı’nı yüzlerce yıl öteden alıp dünyanın orta yerine getirdi. Onun müziğinde, sazında, sözünde bütün dünya Anadolu’nun derin bağlarını, değerlerini tanıdı.

Sanata, sanatçıya, kitaba, yazara düşman güçler bu topraklarda ne yazık ki sanat, edebiyat, düşünce gelişmesin diye adı sansür olan bir zindan kurdular. O sansürden daha tehlikeli bir zindan olan oto-sansürü uygulamaya koydular. Sanatçının gelişmesinin önünü kesmek için onu işkence tezgâhlarına yatırdılar, cezaevlerine kapattılar. Kurdukları yargı sistemiyle verdikleri ağır cezalarla yıllarca hapis yatırdılar düşünenleri.

Ruhi Su’nun sesi de eserleri de bu hapishane tezgâhlarından geçti. Duvarları yıka yıka yüreklere ulaştı. Su, ezgileri ve sözleri halkın içinde yaşamış ve yaşamakta olan türküleri, güçlü bir müzik eğitimiyle buluşmuş doğru sunumuyla ifade ediyordu. İş sadece bu ifadeyle de kalmadı. Besteleriyle de duruşuyla da tavrıyla da başkaldırısını, isyanını ortaya koydu. Füsun Akatlı müziğin bu bilgesini şu sözlerle: “Ruhi Su, icracılığı, yaratıcılığıyla sanatçılığının sorumluluğunu yerine getirirken ve getirebilmek için aralıksız olarak vermek zorunda kaldığı mücadelelerle, ancak bir kurumun üstlenebileceği belgeleme, arşivleme işini de yüklenerek Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Köroğlu’nu Türkiye’de ilk defa yapıtlaştırmasıyla da kalıcılığına kalıcılık katmıştır.” ne güzel anlatmış.

Güzel türkü söyleyebilmek için ses eğitimi ve müzik eğitimi almak şart. Ama eğitim almasına rağmen her insan iyi türkü söyleyecek diye bir kaide de yok. İyi türkü söyleyebilmenin yolu içinde yaşanan halkı doğru tanımak ve sevmekten geçer. Hissetmekten, duymaktan, duyumsamaktan… O türkülerin hangi koşullarda ortaya çıktığı ve o türkülerin dili olan Türkçe’mizin temiz kullanabilmenin önemini bilmek gerekir. Ve bunların buluşması sonuncunda iyi türkü söylenebilir. Bunu ancak ileri kültürü anlayan biri, gelecek zamanlara bilinçle aktarabilir. İşte bunu, güçlü eğitimden geçmiş, değerlerimizden biri olan Ruhi Su usta başarmıştır.

Ruhi Su, Âşık Veysel

Türkü söylemek Ruhi ustanın hayatının her alanında süreklilik kazanmıştır. Çocukluğunda davar güderken türkü söylemiş. Okuldayken keman çalmış, türkü söylemiş, arkadaşlarıyla koro kurmuş. Gözaltında işkence gördükten sonra konulduğu nezarethanede ses egzersizleri yaparken bir yandan da kafasında tasarladığı türküleri söylerken sanki hiç işkence yaşamamış gibi. Yıllarca kaldığı cezaevlerinde türküler söyledi, mahkum arkadaşlarıyla korolar kurdu. Cezaevlerinin tenha köşelerinde ses egzersizleri çalıştı. Cezaevinde ona bağlamasını vermediler. Bunu gören tutuklulardan biri kullanılan tahta paspasın parçalarından ona bir bağlama yaptı. Bir iki yıl onunla çalıştı. Daha sonra izin çıkınca Ankara’dan bağlaması geldi. Sürgün gittiği diyarlarda türkü söyledi, o yörenin insanına türkü resitalleri verdi ve halkın gönlünde yer edindi. Operalarda türküler söyledi.

Ruhi Su en üretken zamanları hapis yattığı dönemlerdir. Hele ki İstanbul’daki meşhur Sansaryan Han’a getirilişini anlattığı türküsü “Bu nasıl İstanbul Zindan İçinde”dir. Diğer bir türküsü “Mahsus Mahal”i ise eşi Sıdıka Hanım’a yapmıştır. Büyük usta İstanbul’dan Adana’ya götürülürken söylediği “Hasan Dağı Hasan Dağı, Eğil Eğil, Eğil Bir Bak” bu yolculuğun içli bir ağıtıdır. Nazım’ın o meşhur şiiri “Kuvay-ı Milliye Destanı”nın müziğini cezaevinde tasarlamıştır. Daha sonra ki zamanlarda “Seferberlik Türküleri ve Kuvay-ı Milliye Destanı” 1971’de plak olarak çıktı. Aynı zamanda büyük şair Nazım Hikmet’in şiirlerini besteleyen ilk sanatçı Ruhi Su’dur. Nazım’ın ölüm haberi büyük ustaya ulaşınca “Karlı Bir Haber Düşmüş Geliyor” ağıtını türkü formatında yorumladı. Aynı zamanda bu türkünün sözleri de kendisine aittir.

Büyük ustanın söylediği türkülerin bir çoğu, alevi deyişleri ve nefesleriydi. Alevi türküleri söylediği için komünizm propagandası yapıyor diye zamanın hâkim güçleri onu susturdular. Alevi nefesleri söylemek eşittir komünizm algısını kafaların içinde kurmuşlardı. Nefesler, deyişler özünde Anadolu halkının güçlü bir silahıydı. Burada Alevi nefeslerini, kendine özgü Alevi müziğini, Anadolu’nun o ezilmiş, horlanmış, yıllar süren başkaldırı mücadelesini gördüğü için halkına ilk duyuran müziğin cesur sesi Ruhi Su’dur. Ruhi Su 50’li yıllarda Sıdıka hanımla başlayan yeni ve mutlu aşk ilişkisinin güzel günlerinin o yıllarda başlayan TKP tevkifatıyla sona ereceğinin tedirginliğini yaşadı. Bir gece ansızın polisler Sıdıka hanımın evini basarak Onu göz altına alırlar. Doğru o meşhur Sansaryan hana götürülür. O sıralarda da Ruhi Su da tiyatrodaki bir arkadaşının muhbirliği üzerine  göz altına alınarak Sansaryan hana götürülür. Orada ağır işkenceler görür. Ülkemizin adalet tarihinin en karanlık belgelerini oluşturan teknik sistematik işkence uygulamasının kurbanlarından olan müziğimizin güçlü ustası Ruhi Su bu yapılanları hiçbir zaman dile getirmedi ve buradan asla bir kahramanlık payesi edinmedi.

Aradan beş yıl geçtikten sonra bir gece tiyatroya gider ve Arthur Miller‘in önemli oyunlarından biri olan “Satıcının Ölümü”nü izler. Oyun bittikten sonra yaşadığı heyecanı paylaşmak ve oyuncuları tebrik edebilmek için kulise gider. Bu heyecan coşkusu maalesef kısa sürede düşsel bir yıkıma dönüşür. O anda Cüneyt Gökçer‘le karşılaşır. Ruhi Su’yla karşılaşan Cüneyt Gökçer geri adım atarak panikler. Ruhi Su elini Ona uzatır O elini uzatmaz ama Ruhi Su ısrarla onun elini sıkarak onu tebrik eder. Bir sanatçının bir sanatçıya müstehak gördüğü kaba, duyarsız muamele onu derinden üzmüştür. 12 Eylül darbesinden sonra Cüneyt Gökçer ve karısı Ayten Gökçer diktatör Kenan Evren’in emir kulları oluyorlar. Ruhi Su o yıllarda siyasi duruşuyla kendi kuşağı tarafından dışlanmıştır. Bunun acısını yüreğinin derinlerinde hissetmiştir.

Ruhi Su o arada “Bitmeyen Yol” adlı filimin bir sahnesinde “Serdari Halimiz Böyle N’olacak/ Kısa Çöp Uzundan Alacak” türküsünü okumuştu. O yıllarda Dünya Gazetesinde dönemin popüler fıkra yazarı Bedii Faik bu filmdeki türküleri duyar duymaz “Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses” adıyla köşesinde bir yazı yazdı. Fıkrada “İş adamlarımız uyuyor mu?” uyarısını yaparak Ruhi Su aleyhinde bir kampanya başlatır. O arada Kazım Taşkent Yapı Kredi Bankası tarafından düzenlenen halk oyunları şenliğindeki müziklerin band kaydı yapıldıktan sonra notaya dönüştürerek bir arşiv kurabileceğini böylelikle de bankanın faydalı bir işi gerçekleştirmiş olacağını Ruhi Su’ya söyler. Ama Bedii Faik’in başlattığı kampanyanın karşısında Kazım Taşkent Ruhi Su’ya Bedii Faik’in yazısından söz eder ve şunu söyler: “Sen artık aletleri ve notaları alıp evinde çalışsan”… O sıralarda Demirel iktidarı var ve Ruhi Su: “Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız.” dedikten sonra her şeyi bırakıp gider. Daha sonra bir de ne görsün, beş yıl süresince büyük emek ve çaba sonucunda derlediği, notaya aktardığı halk oyunları Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak, Sadi Yaver Atman adıyla yayınlanmıştır. Bu olay karşısında Ruhi Su çok sinirlenir ve Sadi Yaver’e sitemini şu sözlerle dile getirir: “Bunu nasıl yapar, bunu nasıl kabul edersin?” Sadi Yaver ise: “Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler.” Sonra Ruhi Su’nun açtığı davada bu sözleri yargı karşısında da Sadi Yaver tekrar edince Ruhi Su böylelikle davayı kazanır. Tazminat istemeden ikinci basımı Ruhi Su adıyla çıkacak sözü verilmesine rağmen Banka ikinci baskıyı yapmadı. Maalesef bu kitap vefatının ardından üç yıl geçtikten sonra Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı’nın yapmış olduğu katkılarla çıktı.

Ruhi Su’nun kurduğu en önemli koro 1975’de Dostlar Tiyatrosu bünyesindeki Dostlar Korosudur. Dostlar Korosu Ruhi Su’nun öncülüğünde büyük eserlere imza attı. Ülkenin bir çok yerinde resitaller verdikleri gibi yurtdışında da bir çok ülkede resitaller verdiler. Büyük ilgi gördüler. Dostlar Korosu 12 Eylül darbesinden sonra ağırlaşan şartlar karşısında faaliyetlerine Ruhi Su’nun vefatına kadar ara verdi. Koro 87’de Ruhi Su’ya olan sevgi, vefa ve bağlılıktan dolayı Koronun adını Ruhi Su Dostlar Korosu olarak değiştirir. Faaliyetlerine kaldığı yerden devam ederler. Büyük değer Ruhi Su, onurlu, kararlı, inançlı ve taviz vermeyen ödünsüz kişiliğiyle örnek bir model olarak dik duruşlu bir aydın profili oluşturarak tüm müdahalelere rağmen üstün yeteneği ve sanatının üstün gücünü ülkemiz sınırlarının dışında da duyuran üstün liyakat sahibi sanatçımız 1985’te vefat eder.

Yaşadığı ağır hastalıktan dolayı tedavisini yurt dışında sürdürmek için pasaport başvurusunda bulunur. Ne var ki zamanın zalim yetkilileri hiç bir gerekçe göstermeden pasaport vermezler. Ama büyük çabalar sonucunda bir defaya mahsus pasaport verilir ama artık iş işten geçmiş büyük usta dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Bunu kendi seyrinde bir ölüm olarak göremeyiz. Bu rejimin düpedüz işlediği bir zulüm, bir cinayet olarak kabul edilebilir. Hasta hakları yeryüzünün en büyük kutsallarındandır. Bu kutsal halk Ruhi Su’nun şahsında ayaklar altına alınmıştır.

Burhan Apaydın Ruhi Su’nun gözaltında tutulduğu günlerde onu ziyarete gider ve gördükleri karşısında yaşadığı acılı duyguyu şu sözlerle dile getirir: “Ruhi Su aylardır tutukluydu ve arkadaşları bu konuda bir şey bilmiyordu. İstanbul Polis Müdürlüğü’nde hücrede tutuklu olduğundan başka… Ruhi Su’nun İstanbul’da hiçbir yakın yoktu. Ahmet Topaloğlu’na başvurup görüşme izni istedim. Topaloğlu, kalemle anlatılması güç, o karanlık gülüşüyle “Elbette!” dedi. Gelin sizi Hamdi Bey’e göndereyim.” Gittim ve Topaloğlu beni Hamdi Bey’e gönderdi. Birinci Şube Müdürü Muavini Hamdi Bey, “Parmaksız Hamdi” diye tanınırdı. Düşün adamlarına ve sanatçılara sorguda uygulanan işkenceleri onun yönettiği söylenirdi.

Belirli bir Rumeli ağzıyla konuşan Parmaksız Hamdi, zile bastı ve Ruhi Su’yu getirmelerini söyledikten sonra Ruhi’den yakındı. Dediğine göre hiçbir şey söylememekte direniyordu. Oysa Ruhi konuşsa kendisi için de polis için de çok yararlı olacaktı. Tam o anda kapı çaldı. Pijama üstüne palto giymiş, saçları karmakarışık, yüzü tıraşsız, adımları ve bakışları ürkek, ufak tefek bir insan, kısık sesle bir şeyler mırıldandı. Söylediklerini unuttum. Fakat kucaklaştığımızı, sessizce ağladığımızı unutmadım. Ruhi Su, Parmaksız Hamdi’den izin alıp kirli çamaşırlarını getirmeye gitti. Sonra dönüp bir bohça verdi “Semiha bunları yıkasın ve sizde kalsın!” diye. Evde bohçayı açtık. Kanlı bir yatak çarşafı vardı. Kanlı çarşafı yıllarca sakladık tavan arasında. Sonunda sobada yaktık. “Bu ülkede bir sanatçının yaşadığı dramdan utanılası bir örnek.”

Ruhi Su’nun sırtında bir tüfek vardı. O tüfek bağlamasıydı. Ruhi Su’nun dediği gibi: “İnsan sesi bir enstrümandır.” O bas-bariton sesiyle, bağlamasıyla egemen güçleri rahatsız etti, korkuttu. Ama halkının gönlünde yıkılması güç, kalıcı bir yer edindi. Müziğimizin üstün değerlerini kazanmakla, korumakla büyük bedeller ödedi. Müziğimizin abideleşmiş aydın yüzlü, liyakatli büyük değerinin ruhu şad olsun.

Adnan ŞUR

Kaynakça
Füsun Akatlı, Bir de Ruhi Su Geçti, Ruhi Su Kültür Sanat vakfı Yayınları, İstanbul

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir