Sanırım yaşadığımız çağda en fazla ezilen, hor görülen, dışlanan insan topluluğu çingenelerdir.
Yöresel olarak isimleri değişir. İstanbul’da, İzmir’de, Batı Anadolu’da “Romanlar” olarak adlandırılırlar. Genellikle düğünlerde müzik yaparak geçimlerini sağlarlar. Okuma yazmaları olmamasına, nota bilmemelerine rağmen Türkiye’nin en seçkin klarnet ustaları çingenelerdir. İstanbul’da Sulukule ve Tepebaşı’ndaki yerleşik düzenlerini zamanın belediye başkanı bozdu. Binler yıllık geçmişi olan bu çingene gelenek ve kültürü dağılıp gitti.
Erzincan’daki lise yıllarımda gazetecilik yapmaya başlamıştım. Haber yaptığım gazetesinin temsilciliğini yapıyorum. Fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim için gazete yönetimi tarafından seviliyorum. Diğer işlerde olduğu gibi yazılmamış konuları yazmayı deniyorum.
Küçük yaşta köyümüze “Poşalar” gelirdi. Bizim yörede çingenelere poşa deniliyor. Köydeki yetişkinler çocukları hep korkuturlardı.
“Yemek yemezsen, seni Poşalara vereceğim!”
“Evin kapısını açık bırakmayın, Poşalar geziyor.”
“Bugün Poşalar köyden 10 tavuğu çalmışlar, duydun mu?” gibi asılsız konuşmalar. Belleğimize bir korku yerleştirilmiş.
Köyümüzden şehir merkezine giderken çayırlık geniş alanlar vardı. Buraların suyu oldukça bol olduğu için, sazlık denirdi. Su kenarlarında söğüt ağaçları yetişiyor. Köylüler sonbaharda söğütlerin büyümüş dallarını kesiyor, kışa yakacak hazırlıyorlardı. İlkbahar geldiğinde söğüt ağaçları ilk sürgünlerini verirlerdi. Mayıs ayından itibaren Poşalar söğüt çubuklarını kesip, sepet örmeye başlarlardı. Sepet örme erkeklere has bir meziyetti. Örülen sepetleri, kadınlar, genç kızlar ertesi gün yakın çevredeki köylere götürüp satarlardı. Karşılığı olarak ya kuru kayısı, ya buğday, ya da bulgur alırlardı. Paranın pek değeri yoktu, amaç günlük geçimlerini sağlamaktı. Her nedense o yıllarda Poşaların yaşamını çok merak etmiştim. Bir şekilde yolum Poşa çadırlarına düşerdi. Oldukça konuksever insanlardı. İlk işleri bana çay yapmaktı. Bir yandan çayımı yudumlarken, bir yandan da onların yaşamını öğrenmeye çalışırdım. Poşaların nüfusa kayıtlı olmadıklarını, çocukların okula gitmediğini, hiç bir kurumda resmi kayıtlarının olmadığını öğrenmiştim. Poşalar kendi aralarında sorun çıktığında karakola, polise gitmezlermiş. Kadın erkek arasında evliliklerde resmi nikah yok. Kadın erkek arasında büyük eşitlik var. Kadınlar tek başına özgürce köylere gidip satış yapabiliyorlar. Çadıra döndüklerinde yine kadınların yöneticiliği ağır basıyor.
Bilgileri topladıktan sonra gazeteye gönderdim. Fotoğraflarla birlikte gazete merkezine gönderdim. Bir hafta sonra yayınlandı. Mutlu ve sevinçle elimde gazete, Poşaların çadırına gittim. Yanıma birkaç da gazete almıştım. Uzattım, merakla okumalarını bekliyordum. İçlerinden genç bir çocuğun söylemesiyle, kimsenin okuma yazması olmadığını o anda anlamıştım. Kendi yazdığım haberi, kendim okudum. Çocuk işte o anda bana dönüp:
“Abi ben de bu yazdıklarını okumak istiyorum. Bana okumayı öğretir misin?”
İlk işim bu çocuğa bir alfabe almak oldu. O haftadan sonra köye giderken sık sık çadıra yolum düştü. Çok çabuk öğrendi okumayı. Sonbahar gelince İstasyon yakınlarındaki gecekondu mahallesine göçerlerdi. O mahalleye dışarıdan birisinin girmesi dikkat çekiyordu. O nedenle arayıp, sormadım. Dört gözle baharın gelmesini bekledim.
Zaman geçti, bu çocuk bizlerin de yardımıyla ilkokulu dışarıdan bitirip diplomasını almıştı.

Fırat Nehri kıyısında tuğla fabrikaları kurulmuştu, orada çalışmak için birkaç arkadaşıyla işe başladı. Bir yıl sonra Toprak-İş Sendikasının kuruluşunda görev aldı. Ve yıllarca işçi haklarını savunmak için mücadele etti. Onunla birlikte mahallede okuma yazma başladı. Duydum ki artık mahallede okul da varmış.
Celal AYDEMİR

Son Yorumlar