Kadın Cinayetlerinin İzdüşümleri

Müsaadenizle meselemize değinmeden önce birkaç soru sormak isterim sizlere. Hatta sadece sizlere de değil keşke elimde olsa da ülkeler, şehirler aşıp bütün dünyaya sorabilsem. Canım telaş etmeyiniz hemen. Sorularım genel ve görünür türünden en iptidai olanları. Belirli bir mekân belirtmeden aşağıda yer alan bir paragraflık sorumuzun hangi coğrafya da yaşandığını tahmin etmenizi istiyorum sadece.

“Atılan bombalarla kolu kanadı koparılanlar, iç savaştan dolayı yerlerini yurtlarını terk eden milyonlar, tecavüze uğrayan kadınlar, babasız çocuklar, kesilen başlar, diri diri toprağa gömülen askerler, harabe evler, yıkık köprüler, kirli sokaklar, hor görülen emekler, sanata ve estetiğe düşman yığınlar, kötü düzene boyun eğen tacirler, sefalette ve sefahatte yarışan şehirler, kan davaları, kadın cinayetleri, kabile ve mezhep savaşları, vesaire vesaire…”

Sorumuzun cevabını bildiğinizden eminim. Hiç kuşkusuz bu ve bunlar gibi onlarca soruyu kime sorarsanız sorunuz, alacağınız cevap büyük ihtimalle İslam coğrafyası olacağıdır. Bunların birçoğunda batının parmağı olduğu muhakkak. Peki ya bizim hiç kabahatimiz yok mu? Her şeyi onlara yüklemekle sorumluluktan kurtulmak sanırım en kolay iş. Sebep ve sonucu iç içe geçmiş bu girift meseleyi analiz etmek ayrı bir yazım konusu. Ancak toplum olarak gündemimizde de yer tutan yukarıdaki sorunlardan birini cımbızlayarak alalım.

Kadın cinayetleri…

Hatırlarsanız bir zamanlar gözlerinin içi gülen Özgecan adlı bir kızımız vardı. 2015 yılının Şubatında bir cani tarafından demir bir çubukla dövüldü, defalarca bıçaklandıktan sonra benzin dökülüp yakıldı. O günden bu güne Özgecanlar ne ilk oldu ne de son… Cinayet ve şiddet haberleri 2020 yılında ülkemizde Covid 19 illetiyle yarışır oldu. Aslında bu hadiseleri salt bir cinsiyete indirgemekte doğru olmaz. Hayatın her alanında herkese karşı cinayet işlenebilmekte. Şiddetin ise fiili ya da psikolojik birçok yönünün olduğunu biliyoruz. İlim, irfan yerine gün yok ki televizyonlarda, gazetelerde baş kesenleri, seri katilleri, intiharları, infialleri, suç örgütlerini ve onların yaptıkları vahşeti, sanal âlemde en olmaz yazıları, görüntüleri, ilkokul seviyesine kadar inen madde bağımlılığıyla ilgili haberleri ve daha bunlar gibi pek rezaleti görmemiş olalım. Kalbimiz, dimağımız her gün iğdiş iğdiş edilirken bizler sadece seyretmekle kalıyoruz. İşte son zamanlarda seyrettiğimiz olaylardan birkaç numune daha…

Şeyma Yıldız adlı bir genç kız internet kullandığı için babası tarafından silahla öldürüldü. Öğretim görevlisi Aylin Özer adi bir adam tarafından boğazlandıktan sonra yakıldı. Üniversite öğrencisi Pınar Gültekin bir bidonun içinde yakılmış halde bulundu. Kuşkusuz 2020 yılında öldürülen 387 kadının her birinin ayrı bir hikâyesi var. Bu haberleri yazmaya ne sayfalarımız yeter ne yüreğimiz kaldırır. İnanın bu kadınların kim olduklarını, hangi düşünceye sahip olduklarını dahi bilmem. Bilmem de gerekmiyor zaten. Ancak sebep her ne olursa olsun cana kıymanın hiçbir meşru tarafı olamaz. Aslında boğazlan ne Özgecan kızımızdı ne de Aylin öğretmen. Boğazlanan insanlıktı. Zalimlerin paslı vicdanlarıydı. Yakılanlar katillerin ta kendisiydi bu yüzden sabırsızlıkla bekliyor cehennem zebanileri onların kararmış vicdanlarını…  

Sıkça tartışılan bir konu var gündemimizde. Bu ruh hastalarının cezasının ne olacağı. Bu sorunun sevabını yazının ilerleyen satırlarında bulacaksınız. Ancak şimdiden şiddetin ya da cinayetin bir sebep olmadığını ifade etmemiz gerekir. Sebebi ortadan kaldır-t-madan sonucu yok edemezsiniz. Oku yaydan çıkmadan, bataklığı da sinekler üşüşmeden önce kurutmamız gerekir. Her öldürülen, ya da şiddete uğrayan kadının arkasından bir sürü mersiyeler yazmak, taziye dilekleri sunmak yetmiyor. Toplum olarak bir kadın ölesiye dövülürken, ya da öldürülürken bunun hunharca bir iş olduğu bilmiyor değildik aslında. Hazreti peygamberin hayatı boyunca hanımlarına bir fiske dahi vurmadığını da hepimiz biliyoruz. Kan davası güderken yahut haksız cana kıyarken veda hutbesinden de habersiz değildik. Yalanın adımız kadar kötü olduğunu da öğretmişti öğretmenlerimiz. Barış, özgürlük, insan hakları, demokrasi söylemleri de dilimizden düşmeyen nice sihirli kelimelerdi. “Şüphesiz ki Allah size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”[1] Ayetini de her cuma hutbesinde dinliyoruz can kulağıyla. İki kere iki hep dört ederdi. Kırmızı ışıkta durulur, yeşilde geçilirdi. Bilmeyenimiz yok değildi tüm bunları.  Fakat bildiklerimiz paçalarımızdan yukarı çıkamıyor her ne hikmetse… Dem ve damarlarımızda dolaşması gereken adalet, hoşgörü, merhamet, vicdan, ahlak söylemleri ağzımıza sakız olmaktan geçemedi ne yazık ki öteye. İçselleştiremedik bir türlü kitabi bilgilerde öğrendiklerimizi. Nedendir bilinmez her şeyin doğrusunu ya da yanlışını hesaba katmadan yapabilme salahiyetini/özgürlüğünü duyabiliyoruz içimizde. Fıtrat sınır koymasa da yaratıcı sonu gelmez arzularımıza bir hudut koymuştu oysa. Ne ifratta olmayı, ne de tefrite düşmemizi istiyordu bizden.  Tam da ikisinin ortasında yer alacak hassas bir dengeyi murad etmişti azze ve celle. O dengeyi bulduğumuzda adalet terazisi şaşmayacak. O denge aşkı; aşk ise saadeti dareyni intaç edecek bizlere. Aksi halde pandoranın kutusundan neyin çıkacağını bilemeyiz. Kulağımda mutasavvıfların o muhteşem sözü çınlıyor durmadan.

“Bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder…”

Savunduğunuzun tersiyle mütenasip bir hayat yaşamak ne korkunç. Bu hale nasıl geldiğimizle ilgili birçok saik sayılabilir. Kavgayı, cinselliği, hırsı, öfkeyi, şiddeti özendiren, tetikleyen filmler, diziler, yarışmalar, caydırıcı olmayan yasalar, hukuk sisteminin çarpıklığı, ekonomik sorunlar, küresel dezenformasyon vesaire… Ama önemli bir sebep daha var ki buna ayrı bir parantez açmamız gerekir. Eğitim mantalitemizin yanlışlığı. Eğitimde paradigma değişikliğine ihtiyacımız var. Tıpkı geniş yollardan önce geniş gönüllere, ihtiyacımız olduğu gibi. İnsanı bir makine olarak mı göreceğiz yoksa bütün duygularını tercüme etmeye mi çalışacağız? Konforlu evler, en güzel arabalar, yatlar, katlar, pahalı oyuncaklar canavara dönüşen bedenlerimizi doyurmuyor artık. Kalkınmanın planını yaparken kemalâta çıkan merdivenlerin de planlarını belirtmemiz gerekecek. Haz merkezli ve egosantrik bir eğitim anlayışıyla sadece şiddete meyyal, nihilist, burnundan kıl aldırmayan yöneticiler, doktorlar, mühendisler, şoförler, esnaflar yetiştirebiliyoruz. Okul, kurs ve ev üçgeninde gidip gelen çocuklarımız maalesef hayata dair birçok şeyi ıskalayarak büyüyorlar. Çocuklarımız gönüllerince oyun oynayamıyor, bir balık tutmanın zevkine varamıyorlar. Beton buldozerler küstahça çocuklarımızın oyun alanlarını gasp ederlerken bizler sadece seyretmekle yetiniyoruz. Obezite bir beynin mahsulü olarak yetişen nesillerimiz hayatlarını -klişe bir lafla söyleyecek olursak- test ve tost arasında geçiriyorlar. Böyle amorf bir neslin ileride psikolojik ve sosyolojik bir travma geçirmeleri hatta patolojik bir vakıa olmaları mukadderdir. Toplumumuz bunları yaşıyor ve böyle giderse daha da yaşamaya devam edecek. Sadece aklı doymuş olan obezite beyinlerin bu ülkede yapamayacağı hiçbir kötülüğün olmadığını bilmemiz gerekir. Dünyayı kan gölüne çevirenler en akıllı geçinen insanlar olduğuna göre azıcık vicdan diyoruz. Fakat her geçen gün vicdanımızı daha da boğmaya çalışıyoruz. Onun tıpkı ciğerlerimiz gibi teneffüse, temizlenmeye ihtiyacı var. Vicdanı  inançla, eğitimle, idealle, idrakle, adanmışlıkla, cesaretle ve ahlak duygusuyla ancak güçlendirebilirsiniz. Bunlarla beslenmediği zaman muvazenesini kaybeder vicdan. Bakışı bulanır, doğruyu yanlış, yanlışı doğru görmeye başlar. O zaman ona/vicdana her kötü şeyi yaptırabilecek bir tevil yeteneği sunmuş olursunuz. 

Şiddeti besleyen bir diğer kaynak ise sevgisizliktir. İkinci Dünya Savaşında bir Nazi subayı, küçük bir Yahudi çocuğu yanına çağırır ve ona “Hangi gözümün takma olduğunu bilirsen seni ve aileni savaşın olmadığı güvenli bir yere göndereceğim.” der. Çocuk kısa bir zaman dilimi geçmesine rağmen muhatabına cevabını hemen bildirir. “Sağ gözünüz” der. Çocuk yanılmamıştır. Nazi subayı şaşkındır, nasıl oldu da doğru bir tahmin de bulundun diye sorar. Çocuğun verdiği cevap ise müthiştir. “O gözünüz, diğerine nazaran çok daha insani bakıyor.” “Gözler kalbin aynasıdır/yalan nedir bilmez onlar.” diye bir şarkımız var.  Gözler her türlü duygu kırıntısının dahi görülebildiği müstesna bir yerdir. Eminim ki insani bir gözle olaylara yaklaşabilenler bağrından çıktıkları topluma çok daha fazla değer katacaklardır. Sevgi gücü  değil salt şiddeti, eğitimde ve hatta içtimai arenada bile halledemeyeceği hiçbir problem yoktur. Merhamet ve sevgiden yoksun bir milletin başı göğe de değse, dört bir tarafı mamur şehirler inşa da etse hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. İnsanların kalbi iflas etmişse şayet o toplumdakilerin birer mezar-ı müteharrikten farkı yoktur.  

Totalde değer yargılarımızla taban tabana zıt olan şiddet ve cinayetleri sosyolojik bir tahlile tabi tuttuğunuzda bu tür olumsuz olayların temelinde aramızdan kaybolup giden değerlerin çığlıklarını duyarsınız. Maalesef toplumun değer yargılarını besleyen okullarımız ise bu tür sorunların üstesinden gelmek yerine daha çok sınavlarda başarılı olmanın ve birkaç test daha fazla çözmenin derdine düşmüş durumdalar. Kimsenin fedakârlıktan, adaletten, arkadaşlıktan, aşktan, sevgiden, muhabbetten bahsettiği yok. Bugünün medeniyet çarşısında bu güzel hasletlerin yerine insanları yırtıcı hayvana dönüştüren sözüm ona kişisel gelişim kitapları, tereddüt ve şüphe oklarını hiç çekinmeden saplayan fikir kitapları, insan beynini sınırlayan test kitapları fazlasıyla mevcut. Yapılması gereken aklı ve kalbi el ele tutuşturmak. Birisi ötekine tercih etmek zorunda değiliz. Nesillerimiz ne taassup içerisinde yetişsin, ne de şüphe ve tereddütlerle kıvranıp dursun. Aklın ve kalbin mezciyle hakikatin merdiveninde yürümeye çalıştığınızda göreceksiniz ki bizlere maddi ve manevi terakkinin kapıları açılacak.

Meseleyi özünden koparmadan başta sorduğumuz sorunun cevabının vakti geldi sanırım. Öldürülen her masum için katile hangi ceza uygulanmalı sizce? Rahatça uzandığınız koltuklarınızdan hemencecik karar vermeyiniz. Önce olayın merkezine kendinizi alıverin. Olmadıysa kızınızın yahut oğlunuzun ya da eşinizin, annenizin veya babanızın başına gelmiş olsun. Rabbim uzak tutsun ama bir an için Özgecan oluverin. Ya da Aylin. Minibüste nereye götürüldüğünüzü dahi bilmediğiniz bir yolculuğa çıkmış olun. Demir çubuklarla dövüldükten sonra bir anda boğazınız  kesilsin. Fakat henüz ölmemiş olun. Saatlerce çaresizce öylece bekleyin. Sessiz çığlıklarınızı ne duyan olsun, ne gören. Yanınızda sadece elindeki kanlı bıçağıyla  bekleyen bir katil bulunsun. Ardından kesik kesik duyulan hırıltılarınıza aldırmayan bu cani tarafından başınız ve titreyen elleriniz kesilsin. Bedeniniz bir torbaya konduktan sonra çöp konteynırına atılsın. Yahut da delilleri ortadan kaldırmak adına üzerinize benzin dökülüp külleriniz havaya savrulsun. Geride bıraktıklarınızı da bir düşünün sonra. Annenizi, babanızı, kardeşlerinizi… Onların arşı titreten çığlıklarını duyun kabrinizde. Toplumun, suyun, toprağın ve Allah’ın öfkesini de bir hesaba katın. Bütün bunlardan sonra artık objektif bir karar verebilirsiniz. İdam mı edilsin yoksa iyi hal indirimi gibi hikâyelerle beş on sene yatıp çıkarılsın mı? İsterseniz yine de acele etmeyin.  Kararınızı bir daha, gerekirse bir daha gözden geçirin. Ama ne hüküm verirseniz verin ceza, fille doğru orantıda olsun. Ne eksik, ne de fazla… Kısacası adil olsun. En önemlisi de nefsi olmasın. Hisleriniz aklınıza galebe çalmasın. Kararınız sadece hukuk içerisinde yer alsın. Öyle bir ceza olsun ki vicdanlarınız itminana kavuşsun. Sadece sizin de değil, toplumun vicdanında da makes bulsun. Siz kararınızı bir daha düşünedurun. Bana buradan da yazabilirsiniz düşüncelerinizi. Benim  kararımı soracak olursanız tereddütsüz idam derim. Zira hiçbir hapishane bu suçluları temizleyecek kadar bir deterjana sahip değil.

“Zalimler için yaşasın cehennem.”

Necati İLMEN

[1] Nahl Suresi–90

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir