İslam’ı ve Müslümanlı(klar)ı ayrı dinler olarak görebiliriz. Bugün Müslümanlık(lar) da tıpkı Yahudilik(ler), Hristiyanlık(lar) gibi muharref dinler grubundadır. Yahudiliğin hak din doğup sonradan başkalarının yorumlarının Allah’ın sözünün önüne geçirilmesi gibi, İslamla tanışan toplumlar da zamanla dinlerini arzularına uydurup kendi menfaatlerine, konforlarına hizmet ettiren bir sisteme dönüştürmüşlerdir.
Abartıp saptırıyor muyum yoksa kırıla kırıla kıpırdayamaz olmuş kolumuzun üzerindeki yeni27 mi sıyırmaya çabalıyorum? Çabam, fersahlarca mesafeden duyulan çığlıklarımızın yüz yıldır gizlenmeye çalışılan kaynağını görmeye çalışmak. İlaç diye üzerine sürdüğümüz merhemlerin yarayı iyice azdırdığını göstermeye çalışmak.
Bugün sokakta, sosyal medyada büyük harflerle yapılan tartışmaların gelip tıkandığı nokta din üzerinde. Çocuklarımız dinden kaçıyor. Deist, ateist oranımız yükseliyor. Biz ısrarla çocuklarımızın dindar olması gerektiğini düşünüyoruz. Hangi dinin dindarı?
Birden fazla dinimiz mi var, evet var. Din adına kurulmuş, din adına faaliyet gösteren, her biri diğerinin sapık, kafir, bağnaz, yobaz olduğunu düşündüğü ve her sene insanların milyonlarca lirasını sömüren, şatafatlı binalar diktiren yapılarımız var. Onlar kendini din olarak sunuyor bize.
Önderimiz peygamber değil ama günahsız, hatasız. Yolumuz din değil ama kusursuz, sonu cennet. Bunun benzeri bir cümle de şöyle kurulabilir. Bu adam babam değil ama annem beni ondan doğurmuş. Bu kadın annem değil ama ben ondan doğmuşum.
Biz insanlar olarak toplumsal dertlerimizin, hastalıklarımızın din ile iyileşeceğini düşünüyoruz ama o hastalıkların kaynağının bizzat kendimiz, bizi biz yapan pörsümüş değerlerimiz, kutsal zannettiğimiz ama üzerinden binlerce senenin kirini, derdini, yükünü taşıyan din(ler)imiz, din namına bize belletilen ezberlerimiz olduğunun farkında değiliz.
Bu sorunla biz bugün karşılaşmadık. Daha fazla dinin içine girerek değil daha fazla akıllanarak, hanifleşerek iyileşeceğimizi düşünemiyoruz. Çünkü bize bunu anlatan Kuran’ın kıssalarını geçmiş zamanın hikayeleri olarak okuyoruz, anlatıyoruz, düşünüyoruz. Bu Kur’an’ı Yahudice okumaktır. Yahudiler kitaplarına geçmişin yalan doğru bütün haberlerini koyarak onu yığınlaştırmış, onunla haşır neşir olmayı hamallığa dönüştürmüşlerdir ve bu da “Kitap taşıyan eşekler” ifadesiyle bizim kitabımızda kayıtlıdır. Neden? Allah hakaretten zevk mi alıyor? Hayır. Bize sesle- niyor. Siz de onlar gibi yaparsanız siz de onlara dönüşürsünüz. Kuran okuyarak değil, onu yaşayarak, yaşatarak müslüman olabilirsiniz, İslamınızı koruyabilirsiniz diyor. Aksi takdirde sizden öncekilerin akıbeti sizi bekliyor. Onlar gibi sapkın, gazap çeken, kendinden habersiz, yaşadığını din zanneden insanlara dönüşü- verirsiniz diyor.
Müslümanların coğrafyasına bakıyoruz şimdi. Neredeyse tamamı vatandaşların iradesinden bağımsız, bir diktatörün, oligarkın elinde fakirlikle boğuşuyor. Türkiye, Malezya gibi birkaç istisnayı görmesek tamamı ortaçağ avrupasının feodal beylikleriyle yönetilmekte. Adalet, ahlak, akıl için hiçbir kurum yok ama kralı korumak ve rahatlatmak için bütün ülkenin imkanları seferber.
Acaba Peygamberler kendi iktidarlarını inşa için mi yoksa uyardıkları halkı, hakikat düşüncesi ve inancıyla örgütleyip zalimlerin sömürüsünü sonlandırmak için mi gönderildi? Peygamberlerin derdi inandırmak mıydı yoksa uyandırmak mı? Vazgeçirmek miydi öncelikli dertleri yoksa bağlamak mı? İman mı inkar mı?
Putkıran İbrahim’in ümmetine tabi olduğunu iddia edip bütün süslü, sesli putları evimize, gönlümüze yığmanın tezatlığıyla ne zaman yüzleşeceğiz. Peygamlerlere yaşamlarını dar eden, onlara düşman olan insanların o kavmin yerleşik dininin temsilcileri olduğunu unutarak mı İslam’ı savunmayı düşünüyoruz. Tabi olduğumuz için şeref bulduğumuzu iddia ettiğimiz İslam Allah’ın din ise, neden Allah’ın kulları İslam olmayan yurtlara hicret için can atıyor? Hak din biz isek, bizde ise, neden bizim dinimizin müminleri dünya düzeninin en altında, batıl olduğunu iddia ettiğimiz insanların yeri, yurdu en güzel, en sistemli, en temiz.
Bu çelişkilerle yüzleşecek miyiz yoksa bir nesil daha sırtımız- da taşıyacak mıyız? Böyle bir çelişkiyi taşımaya hazır aklından vazgeçmiş gönüllüleri nereden bulacağız? Atalarımızdan böyle gördük deyip geri kalan her şeyi sineye çeken bir nesil mi yetişi- yor evlerimizde yoksa en ufak çelişkiyi yakalayıp yüzümüze insafsızca vuran hakkaniyetli, kimseye eyvallahı olmayan, her şeyi olduğu gibi gören, görmeye çalışan gereğinden fazla dürüst, zeki zıpırcıklar mı?
Hadi biraz daha dürüst olalım. Biz mi daha çok İbrahim’e benziyoruz, atalarımız mı, çocuklarımız mı? Hangimizin zihni, kalbi hanifliğe daha yakın? Hangi nesil hanif İslam’ı taşımak isti- yor geleceğe. Hangimiz putlarımızla menfaatlerimiz çatıştığında “Aman kimse duymasın” “Kol kırılsın yen içinde kalsın” “Tamam oğlum büyüğündür sus” demeyi makul görüyor? Bizim atalarımızdan aldığımız için gururlandığımız değerleri hangi vesilelerle çocuklarımıza yükledik?
Bugün dişimizi canımıza takıp borçla harçla aldığımız evler çocuklarımıza kalacak ama aktarmak için hiçbir emek, strateji, ürün koymadığımız değerlerimiz kalmayacak. Onlar zengin bir deist, ateist, hedonist olacaklar. Neden? Çünkü biz savunduklarımızı yaşamadık. İddialarımızı…
Ahmet BAYRAKTAR
27- Yen, elbisenin kol bölümüne verilen isim. Kol kırılır yen içinde kalır, atasözünde geçer.

Son Yorumlar