Antik Yunan filozofu Sokrates, iktidar seçkinlerini rahatsız etmiş -kendi sözüyle “at sineği” olarak-, şehrin tanrılarına inanmamakla ve gençleri düşünceleriyle zehirlemekle suçlanarak, baldıran zehri içerek ölüme mahkûm edilmiştir. Zehri içmeden önce birinin elindeki sazı görerek, nasıl çalındığını öğrenmek isteyen Sokrates’e öğrencisi ”Üstadım az sonra zehir içeceksiniz, çalgıyı çalmaya vaktiniz olmayacak ” deyince, O son dersini verir: “Asıl zevk, saz çalmakta değil, sazın çalınmasını öğrenmekte!” der. “Benim tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğim” diyen Sokrates’e baldıran zehri getirildiğinde, “İşte bu bilmek istediğim bir şey… Hayatı tanıdım, o güzeldi; yaşadım, sevdim; içimden geldiği gibi söyledim. Artık ölümü tatma zamanı geldi. İki ihtimal var: Ruhum başka şekillerde yaşamaya devam edecek; beden bir kafes, bedenin yükünden özgür bir şekilde kurtulacak ya da belki beden öldüğünde her şey sona erip ölecek…Olmanın ne demek olduğunu biliyorum. Ve olmamanın ne olduğunu bilme anı geldi…İyi insana ne hayatta ne de öldükten sonra hiçbir kötülük diz çöktüremez. Ben ölmeye, sizler -kendisini yargılayanlara- yaşamaya gidiyorsunuz. Kimin doğruda olduğuna Tanrı karar verecek,” diyerek zehri içer.
İyonyalı matematikçi filozof Pisagor, kurduğu okulda “sayılar teoremi” üzerinden birçok yenilik ve buluşlara imza atmış olmasına rağmen, onu hazmedemeyen siyasi çevreler ve din yobazları, halkı bir şeklide galeyana getirerek (aslında olmayan bir şey için halkı kışkırtarak onları öfkeli kalabalıklara dönüştürerek), okulunu ateşe verdirirler ve onu yakarak öldürürler…”Tutkularının esiri olan kişi asla özgür olamaz. Sorarlarsa iyilik nedir? diye, bilgeliğin hayata geçirilmesidir,” diyen bir bilgenin hayatı da böyle sona erer.
İslam fıkhı alimi İmam-ı Azam Ebu Hanife, Emevi ve Abbasi dönemlerinde saltanat sahiplerine boyun eğmez. Abbasi Devleti’nin ikinci halifesi Ebu Cafer el-Mansur, Ebu Hanife’yi Bağdat’a hapsettirip, ona işkence ettirir ve sonrada zehirleterek onu şehit eder. İmam Azam Ebu Hanife “kıyamını” hiç bozmaz: “Hakkı söyleme konusunda Sultan dâhil hiç kimseden korkma! Bütün zulüm saltanatları, bütün yalan ve talan siyasetleri ‘Boyun eğmeyin’ buyruğunun göz ardı edilmesi yüzünden başarılı olmuştur. Mümin, Allahü Teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz. Hastalığa, belaya ve kazaya rağmen Allahü Teâlâyı anar ve O’na şükreder.”
Mistik şair Hallac-ı Mansur “Allah’ta eriyip yok olmak” anlamında “Enel Hak”, yani “Ben Hakk’ım” sözünü söyler. Maliki kadısı onu idama mahkûm eder, ağır işkence altında idam gerçekleştirilir… Bu aşkın insanın sözleri de aşkındır: “Ötekini anlamak için, ötekini kendine katmak değil, ona gitmek gerekir”, “Hakka olan aşk, hakka götürür, Bir’e olan aşk, Bir’e götürür.”, “İman gücü öyle bir cevherdir ki, en kutsalı Aşk ateşidir.”, “Bizi düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül yaralar.” ”Darağacı, erenlerin miracıdır,” der.
İtalyan filozof ve rahip Giordano Bruno, Kopernik’in tezini savunur. Evrenin sonsuz olduğunu ve dünyadan başka birçok gezegen bulunduğunu söyler. 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemesinde sözlerinden dolayı yargılanarak ‘sapkın’ ilan edilir ve Roma’da diri diri yakılarak öldürülür. En meşhur sözüyle: “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmî akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım,” demiştir.
İtalyan fizikçi Galile, “Dünya dönüyor” diyerek, var olan bilginin eksik ve yanlış olduğunu söyleyince, Engizisyon mahkemesi, onu öğretisinden vazgeçirmeye çalışır. O görüşünden vazgeçtiğini söylemek zorunda kalır ve ölümden kurtulur. ”Her şeye rağmen yine de dünya dönüyor” der. Sözleri: “Kuşku bilimin babasıdır. Her şeyi bilme şeklindeki kendini beğenmiş küstahlığın temeli, hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka bir şey değildir,“ diyecektir.
1789 Fransız devrimi sırasında kimyacı Lavoisier, “terör kurbanı” olur. Onun hakkında idam kararı alanlar ‘Cumhuriyetin bilim insanlarına ihtiyacı yoktur, adalet yerini bulmalıdır’ diyerek Lavoisier’i giyotine gönderirler. Lavoisier boynunun vurulmasını beklerken kitap okur. Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı bırakarak ölüme gider.
Fransız devriminin savunucularından olan avukat ve politikacı Danton, devrim sırasında “Bu kadar terör fazla!..” diyerek –asıl terörü biz yapıyoruz anlamında- yaptıklarından pişmanlık duyar ve “İnsaflılar” grubunu kurar. Devrim taraftarları Robespierre ve çevresi, Danton’u mahkemeye verirler. Yargılama sırasında hatiplik yeteneğini kullanan Danton, savcıları halk karşısında küçük düşürür. Mahkeme, davayı ‘halka kapalı’ biçimde devam ettirir ve onu idama mahkûm eder. “Her devrim önce kendi çocuklarını yer” diyen Danton, idam edilir.
Gerçek aydınların acı hayatlarıdır bunlar…
Edward W. Said’in Entelektüel’de dediği gibi “Gerçek aydınlar kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli bir sıradanlığa bağlı olamaz…”
Anlaşılan o ki topluma “yenilik getirme” çabasında olan gerçek aydınlar, iktidar seçkinlerinin muhafazakâr tutumları yüzünden, ağır işkence görmüşler ve çoğunlukla fikirleriyle baş edilemeyince haksızca öldürülmüşlerdir.
Metin KAZAN

Son Yorumlar