Bektaşi tasavvuf yolunun başında şüphesiz Hacı Bektaş Veli bulunmaktadır. Ancak Hacı Bektaş Veli’nin gerek tarihsel hayatı gerekse dinî kişiliği henüz layıkıyla aydınlatılabilinmiş değil.
Tarihi hamaset noktasındaki gayret ve heyecanımız ne yazık ki geçmişi araştırma, tanıma, anlamlandırma söz konusu olduğunda çok cılızlaşıyor. Olan biteni anlamak yerine olan bitene farklı anlamlar yüklüyoruz. Kafamızdaki kurgulara tarihten kanıtlar arıyoruz. Düşüncemize, tasavvurumuza uymayan ne varsa ya görmezden geliyoruz ya yok sayıyoruz ya da düşmanca yaklaşıyoruz. Tarihe en çok vurgu yapanlar tarihi en az bilenler sanırım.
Bugün hakkında en az bilgi sahibi olunan bunun yanında en çok konuşulan tarihi şahsiyetlerden biri de Hacı Bektaş Velidir. Aynı zamanda Hacı Bektaş Veli’nin kurucusu olduğu Bektaşilik… Toplum hafızasında çok sayıda Hacı Bektaş silüeti var. Kimileri Onun hiçbir bilgisinin ve toplumsal karizmasının olmadığından bahsederken kimi araştırmacılar bilgili, görgülü ve karizmatik bir şahsiyet olarak insanları etkilediğini söylüyor. Hangi Hacı Bektaş Veli? Hacı Bektaş Veli’nin yolu nasıl Bektaşi Tarikatına dönüşüyor? Osmanlı’nın ilk dönemlerinde el üstünde tutulan gazi dervişler hangi nedenlerle daha sonra dışlanıyor ve Bektaşilik bunları altında toplayan bir şemsiyeye dönüşüyor? Yeniçeri Ocağı gibi Osmanlı’nın merkezinde yer alan bir askeri kurumun manevi ocağı olan Bektaşilik aynı zamanda hangi saiklerle bütün heterodoksi unsurların üssü haline geliyor.
Bilindiği gibi Ortaçağ Anadolu’sunda hem dinî hem etnik açıdan farklılıklar mevcuttu. Sünni bir İslam anlayışı sonraki dönemlerdeki kadar baskın değildi. Hristiyanların dışından Ahilik, Hurifilik, Kalenderilik, Bektaşilik gibi gibi hareketler yaygındı. Bu hareketler genelde tasavvuf hareketleri içinde değerlendiriliyor. İçlerinde Sünniliğe uymayan bir çok düşünce barındırıyorlardı. Burada güçlü iktidar ve otoriteler olmadığından farklı düşünceler dolaşımda idi. Bektaşilik ve Kızılbaşlığın Anadolu’ya girişinde Babailiğin etkisi çoktur. Babailer Selçuklulara karşı savaş açmışlardı. Bu savaş sonrası bir çok Türkmen Anadolu’ya geldi. Hacı Bektaş Veli’de bu araya Anadolu’ya gelenlerden biriydi. Kardeşi Menteş Selçuklulara karşı Baba İlyas’ın yanında yer almış ve öldürülmüştü. Hacı Bektaş Veli takibata uğramamak için dediğimiz gibi Anadolu’ya gelerek o zaman Sulucakarahöyük denen yere yerleşti. “Hünkâr Horasan’dan gelip Baba İlyas’a tabi olmuş, ancak isyana katılmayıp Sulucakarahöyük’e yerleşmişti. kendi zamanında özellikle Türkmen zümreleri arasında geniş bir üne kavuştu ve müritler edindi. Aynı zamanda tarikat edep erkânına dair bazı ilk uygulamaları başlattı.” (sayfa: 65)
Osmanlı’nın erken dönem toplum ve siyasetindeki dervişler, Kızılbaş kimliğin kökenleri, Alevilik ve Bektaşilik üzerine çalışan Rıza Yıldırım “Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a Bektaşiliğin Doğuşu” adlı kitabıyla Bektaşiliğin Hacı Bektaş Veli’den başlayıp Balım Sultan’a uzanan iki buçuk asırlık tarihinin izini sürüyor. Hacı Bektaş Veli yolunun kurumsallaşarak Osmanlı’nın en büyük tarikatlarından birisi olma serüveni… Yıldırım’ın vurguladığı gibi Bektaşilik kurumsallaşmasını bir anda tamamlayarak ortaya çıkmış değil. Tarihinde Abdal Musa, Kızıldeli ve Balım Sultan gibi önemli şahsiyetler yer alıyor.
“Bektaşiliğin Doğuşu” kitabı dokuz bölümden oluşuyor. Girişte Ortaçağ dönemi Anadolu’daki İslami hayat pratikleri anlatılıyor. Rıza Yıldırım’ın da bahsettiği gibi o dönemlerde Anadolu’da bugünkü gibi Sünni bir anlayış sert biçimde etkin değildi. Ahilik, Hurufilik, Bektaşilik gibi tasavvufi hareketlerin yanında Rafızi ve itizal unsurlar taşıyan inanışlar da mevcuttu. Ehli Sünnet dairesi içinde değerlendirilemeyecek bir çok çok serbest fikir, inanış ve akide yaygındı. “Ortaçağ Anadolu’sunda gördüğümüz İslam anlayışları sadece doktrin bakımından değil dindarlık uygulamaları bakımından da oldukça renkli ve heterojen bir manzara arz etmektedir. Bir yanda, büyük kentlerde Arap ve Fars kültürünün etkisinde gelişen klasik, kitabi, yüksek İslam, diğer yanda kırsala yayılmış geniş Türkmen kitleleri arasında şekillenen Halk İslamı vardı. İkinci grup yüksek İslam’ın ince ve sofistike meselelerini anlayacak eğitim ve idrak seviyesinden yoksun olduğu için tasavvufa dair bazı kavramları kabaca almış ve öteden beri devam ettiregeldiği örf ve ananelerinin üstüne İslam’ı bir cila olarak örtmüştü.” (sayfa: 38)
Rıza Yıldırım kitabında bir çok menkıbe ve o dönemleri anlatan kitapları karşılaştırıyor. Başka çalışmalardaki gibi bir tek kaynağa bağlı kalarak olayları yorumlamak yerine konularla ilgili kaynakları karşılaştırmalı olarak inceliyor. Hacı Bektaş Veli hakkındaki bir çok farklı ve birbiriyle çelişen bilgileri bu sayede biz de görebiliyoruz. Modern tarih yazıcılığında Hacı Bektaş şeyh ve müritlikten uzak bir meczup ve budala olarak gösteriliyor. Buna karşın daha erken tarihli kaynaklar ise Hacı Bektaş’tan bir şehy olarak bahsediyor. Saygıyla anılıyor. Bu farklılığın kaynağında siyasal bakışın etkili olduğu muhakkak. Osmanlı ilk kurulduğu dönemlerde gazi dervişlerin, akıncıların katkısı yadsınamaz. Bunlar yukarıda bahsedildiği gibi sunni bir çerçeveye girmez. İlk dönemlerde el üstünde tutulan bu savaşçı Türkmenler Beylik devlete dönüşmeye ve merkezileşmeye başladıkça gözden çıkarılmış ve sorun olarak algılanmıştır. “Anlaşıldığı kadarıyla Bektaşi geleneği Osmanlı Beyliğinin kuruluş sürecinde birinci dereceden rol almış ve bunun en büyük kalıntısı Yeniçeri Ocağı’nın manen Hacı Bektaş’a bağlanması olmuştu. Ancak özellikle II. Mehmet’in merkeziyetçi politikalarıyla, merkezde her anlamda belirgin bir “ortodoksi” teşekkül etmiş, bürokrasiyi ve yazılı din kurallarını (şeriat) esas alan bu “ortodoksi” beyliği kuranruhu ve anlayışı dışlamıştı.” Yani devletin kuruluşunda kanını, canını, emeğini, alınterini esirgemeyen Türkmenler devlet güçlendikçe, merkezileştikçe ötekileştirilmiş, baskı altına alınmış ve merkezden sürülmüştür. Ve her dönemin ruhuna uyacak farklı Hacı Bektaş ve Bektaşilik imgesi yaratılmıştır. İslam coğrafyasında, Doğuda, Osmanlı imparatorluğu ve diğer büyük imparatorluklarda dinî anlayış ve pratikler siyasi anlayışlarla içiçedir. Bir noktada din devletin, siyasetin meşruiyet kaynağıdır. merkezde, iktidarda kim olursa onun anlayışı, dini pratikleri meşru olur, diğerleri gayrimeşru. Merkezileştikçe, kitabi müteşerri İslam anlayışını merkez alan Osmanlı Bektaşilik, Alevilik gibi gayri müteşerri anlayışları düşman kabul etmiştir.
“Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a Bektaşilik” çok önemli meseleleri ele alıyor. Okuyucuya geniş bir perspektif sunuyor. Bir inanç önderi ve saygın kişilik olan Hacı Bektaş Veli’nin yolu Abdal Musa ve Balım Sultan gibi önemli şahsiyetlerin tasarrufunda tarikata dönüşüyor. Osmanlı Safevi tehlikesine karşı dağınık Türkmenlerin Bektaşilik şemsiyesi altında toplanmasına destek veriyor. Şah İsmail’in propagandaları Türkmenler’de ciddi anlamda yankı buluyor. Bu tehlike karşısında Bektaşiliğin kurumsallaşması ve güçlenmesi için yoğun gayretler söz konusu. Safevi tehdidinin bitmesi ve Sünniliğin belirleyici olmasıyla Bektaşilik eski gücünü ve cazibesini yitiriyor, baskı altına alınıyor. Bu dönemlerde tarikat içi çatışmalar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. Kızılbaşlar Bektaş Ocağına bağlanıyor ve “Tarık-Pençe” ayrışması kendini gösteriyor.
Rıza Yıldırım kitabında çok önemli bir mevzuya daha değiniyor. Hacı Bektaş Veli ve Mevlana arasındaki gerginlikten de bahseder. “Selçuklu sultanı Alaeddin önce Mevlana’yı kendisine ata edinir. Ancak bir süre sonra başka bir ata edinince Mevlana kızar himmetini Tatar’a yönlendirir. Öte yandan, Hacı Bektaş, Seyyid Ahi Nimetullah ve Şeyh Edebali toplanıp onun kararına karşı çıkarlar. Burada Hacı Bektaş ağzından Mevlana’nın celal makamında bir meczup olduğu ve onu ata edinmenin yanlış olduğu anlatılır. Hilmi Ziya’nın isabetle belirttiği gibi, burada Mevlana’nın Moğollara yaklaşmasına karşın Hacı Bektaş ve Edebali’nin Moğolları değil Osmanlı’yı tuttuğu efsanevi bir formda anlatılmaktadır.” (sayfa: 78)
“…. Hacı Bektaş’ın Mevlana ile rekabet içinde olmasıdır. Eflaki’ye bakılacak olursa Hacı Bektaş Mevlana’nın manevi otoritesi karşısında en önemli rakiplerden biridir. Bu noktada Mikail Bayram’ın iddiası akla gelmektedir. Ona göre, 13. yy. Anadolu’sunda Fars kültürünün baskın olduğu ve siyasetin Moğol nüfuz alanı içinde kalan şehirlilerin dünyası ile kırsalda yaşayan Türkmen dünyası arasında belirgin bir farklılaşma ve hatta rekabet vardı. Bayram bu rekabetin fikir ve tasavvuf hayatındaki yansımasının özellikle Mevlana-Ahi Evren mücadelesinde ortaya çıktığın iddia etmektedir. Eflaki’nin anlatımında gözlemlediğimiz Mevlana-Hacı Bektaş Veli rekabetini de aynı çerçevede değerlendirmek makul görünmektedir. (sayfa: 100)
Kitabın üçüncü bölümü “Bektaşilik Yolunun Teşekkülü”nde Seyyid Ali Sultan, Sadık Abdal ve Yolun Kurucuları: Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Kızıldeli hakkında hem tarihi kaynaklarda hem de menakıblarda geçen önemli bilgiler ele alınıyor. Rum Erenleri ya da Rum Abdalları hakkında da önemli bilgiler söz konusu.
Rıza Yıldırım kitabında tarikatların yasaklanması sonrasındaki Bektaşiliği de mercek altına alıyor. Burada tarikat içindeki ayrışmalar, Çekirdek bir Bektaşi grubun hem kültürel hem ekonomik olarak güçlenmesi, Bektaşilerin masonlukla ilişkileri, Milli Mücadele’ye destekleri, Doğu’da Alevi ve Bektaşi unsurların Mustafa Kemal Atatürk’le temasları anlatılıyor.
Bektaşi Tarikatının lağvedilmesiyle taşradaki Bektaşi Tekkelerinin bazısı özellikle yeni olanları yıkılıyor. Eski tekkeler mescit ve medreseye çevriliyor. Hacı Bektaş dergâhına ise Nakşibendi bir şeyh getiriliyor.
Rıza Yıldırım’ın bu önemli kitabını okuduğumuzda bir kez daha dinle, inançla ilgili konuların siyasetten bağımsız ele alınamayacağını görüyoruz. Osmanlı’nın en önemli askeri gücünün manevi merkezi olan Bektaşilik konjonktüre bağlı olarak destekleniyor, kurumsallaşmasına yardım ediliyor. Konjonktürün değişmesiyle birlikte bu siyasi destek geri çekiliyor. Bektaşilik deyince olayın bir de Balkanlar boyutu var.
Konuyla ilgili bir perspektif kazanabilmek için Rıza Yıldırım’ın “Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a Bektaşiliğin Doğuşu” dikkatle okunmalı ve değerlendirilmeli.
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar