Hz Peygamber (S.a.v)’in Hayatına Dair Stratejik ve Siyasi Okuma
Tarihin akışını değiştiren kurucu isimlerin biyografisini yazarken başarılarındaki sırları ortaya çıkarmak detaylı çalışmayı gerektirir. Hele bu isim bütün Müslümanların ortak hikâyesi olan Hz Muhammed (s.a.v) olunca O’nun hayatını inceleyen, nakleden bir yazardan bilgisinde olan tarihi malzemenin ruhunu, metnin kurgusuna aktarırken, sahih ve hakikate dayalı özeni göstermesi beklenir. Çünkü siyer çalışmaları sadece insanlık için en güzel insanın hayatını göstermekle yetinmiyor aynı zamanda okuyanın şahsiyetini nakledilen tasavvur üzerinden inşa ediyor. Bundan dolayı ahlaki ve ilmi alt yapıdan yoksun kendi ideolojik veya mezhebi boyasının verilmeye çalışıldığı anlatımlarla olumsuz bir peygamber tasavvurunu okuyucunun penceresinde resmetmenin vebali çok ağırdır.
Vadi Yayınlarından çıkan Wadah Khanfar’ın “İlkbahar” çalışması iyi ki peygamberimizin ümmeti olmuş, O’nu tanımış ve sevmişim demenin onurunu hissettiren, aidiyet duygusunu kuvvetlendiren siyer çalışmalarından biri diye düşünüyorum. Khanfar, ilkbahar ismini verirken, cahiliye toplumunun yaşayan ölülerine vahyin ete kemiğe bürünmüş haliyle hayat veren Hz Peygamber’in, bereketli yağmur gibi geldiğini mi ima etti bilmiyoruz. Fakat uyandırdığı çağrışımı itibariyle en uygun başlık olmuş. Kitabın başarılı çevirmenleri Mehmet Yuşa Solak ve Hasan Hacak’ın haklarını da teslim edelim.
Bazı siyer kitaplarının savaş eksenli, renksiz, ruhsuz, kronolojik bir anlatımı merkezine almasına karşın Wadah Khanfar’ın odak noktası Hz Peygamber’in biyografisini, siyaset ve stratejik yönleriyle ele almasıdır. Fakat Khanfar, sadece siyasi okuma ve olay aktarımı yapmamış, Kur’an’ın insan, çevresel koşullar ve tarihi arka planı hesaba katan, tahlil eden tarzını örnek almış. Dönemin insanının inanç ve fikir dünyasının fotoğrafını netlikle göstermeye çalışmış. Hz Peygamber’in hayatın her alanındaki nebevi hareket metodunu, gündelik sosyal hayatın içindeki doğallığını, samimiyetini ustalıkla işlemiş. Khanfar, O’nun attığı her adımında ileriye yönelik büyük sonuçları hedeflediğine dikkat çekiyor. Sayfalarında ilerledikçe konuları, olayları anlatırken sabitlendiği iki temel yaklaşımın ağırlığını hissediyorsunuz. İlki insanoğlunun aklen kritik evreyi geçerek olgunlaştığını buna istinaden sonraki dönemlerde artık peygamber gelmesine ihtiyaç duyulmadığıdır. Diğeri ise dünya artık küreselleşmekte dolayısıyla bunun tabi sonucu olarak yapılacak hitabın, kullanılacak din dilinin evrensel nitelikte olmasının zorunluluğudur. Yazar bu metodolojiyi benimsemesinin nedenini şöyle açıklıyor. “Amaç o güzel geçmişte yaşamak veya eylem ve tutumları kutsamak için değil, aksine günümüz gerçekliği için yeni bir politik ve stratejik bilinç inşasına yardımcı olmak… Bu metodolojiyi inşa etmek için nebevi politik eylemin ruhunu, maksatlarını anlamalı, amaçlarına ve sonuçlarına dikkat kesilmeliyiz.”
Hz. Muhammed (s.a.v)’in Eşsiz Farkındalığı
Kitap, diğer siyerlerden kronolojik olarak da farklılığıyla dikkat çekiyor. Başlangıcı son sahneden yani Mekke’nin fethinde Hz Peygamber’in gücünün zirvesinde olmasına rağmen intikam duygusuyla kimseyle hesaplaşmamasını, herkese özgürlüğü vaat etmesini, korkuyla bize ne yapacak diye bekleşen insanların psikolojilerini resmederek yapıyor. Önsözünde ise tarihte birçok uygarlık ve milletlerde dünya haritasını yeniden çizmiş ve stratejik güç dengelerini değiştirmiş özel ve sıra dışı hikâyeleri olan imparatorları, fatihleri ve devrimcileri kıyaslıyor. “Bu kişiler mensup oldukları ulusların yaşamında ulusal kimliğin ve ortak mirasın odak noktası haline dönüşerek önemli simgesel yer tutarlar. Böylece onların heykelleri dikilir, kurumlara isimleri verilir ve milli eğitim müfredatının bir parçası haline getirilirler… Çünkü uluslar milli ülkülerini açığa çıkarmak için tarihsel sembollere muhtaçtır. Birçok tarihi şahsiyetin, toplumlarına nispet edilerek tanımlandığını görürüz. Pers Darius, Makedonyalı Büyük İskender, Romalı Jul Sezar, Bizanslı Justinian.”
Yazar, bu karşılaştırmalarda iz bırakan imparatorlarla Hz Peygamber’in temelden ayrıştığı siyasi noktaları işaret ediyor. “Geçmişe yönelik gerçekliğin bize söylediği şudur: Tarihteki stratejik dönüşümlerin çoğu güç ve servet mücadelesinden doğmuştur. Bu dört figürün ortak özellikleri de askeri güçlerini kullanmalarıdır. Bazılarının mimari, yasama ve ekonomi gibi alanlarda iz bırakmalarına karşın esas başarılarını; yaptıkları savaşların gelirlerinden siyasi sonuçlarından elde etmişlerdir. Oysa Hz Muhammed (s.a.v)’in stratejisi özü itibariyle onlarınkinden farklıydı. Hz Peygamber’in stratejik yönetimi, otoritenin merkezileşmesi ve servet birikimi esaslarından hareket etmediği gibi, yaptığı devrimi de milliyetçi bir hareket noktasından yola çıkarak ya da emperyalist emellerle gerçekleştirmemişti. İşte Hz Peygamber’in eylemlerinin stratejik olarak benzersiz ve orijinal oluşu, işin bu boyutundadır.”
Kitap, Hz Peygamber’in, dünyanın daha önce deneyimlediği yöntemlerden farklılaşarak, benzersiz bir metodu ortaya koyduğunu yani İslam’ı evrensel bir anlayış ile sunduğunu, insanı özgür kılan yeni bir çağı başlatarak despotizmi, otoriterliği ve tekelciliği yıktığını anlatıyor. Hz Muhammed (s.a.v)’in son Peygamber olmasının hikmetlerine değiniyor.
İnsanoğlu zihinsel anlamda zorlu merhalelerden, imtihanlardan geçerek hakikati anlama konusunda belli bir düzeye ulaşmıştır. Bundan sonrası evrensel kisveye bürünen İslam’ın pratikte hayat bulmasıdır. Khanfar’ın ifadesiyle “özünde tevhit bulunan ahlak temelli küresel bir sistem inşa etmektir” İslam’ın yaşayan bir yapı olduğunu ifade eden yazar, İslam’a eşsiz itici güç kazandıran bir denklemi savunuyor. “ Bu denklem, dinin değişmez sabiteleri ve gelişen insan aklı arasında kurgulanmıştır. Değişmez naslar ve değişebilen mana arasında inşa edilen sürekli bir değişimden ibarettir. Bu sayede hayatın zaman içindeki akışına ayak uydurabilecek yaşayan bir düşünce üretebilecektir. Buradan hareketle Hz Peygamberin stratejik ilkelerinin temelinde günlük davranışlarında sonsuz bir geleceğe uzanan ufku görüyorsunuz”
Khanfar, Hz Peygamber’in etrafındaki kabilelerden oluşan sosyolojiyi, dönemin bölgesel ve küresel güçlerini, siyasetini çok iyi bildiğini ifade ediyor. İlgili bölümde bu bilgiyi destekleyen verilere yer veriyor. Hz Peygamber’in tasarruflarında etrafındaki güç dengelerini gözetmesini, olayların tarihsel arka planını hep göz önünde tutmasını, kabileler arasındaki stratejik çatlakları bilmesini öne çıkan meziyetleri olarak sunuyor. Örneğin, Gassaniler, Yemenliler ve Habeşliler gibi bölgesel güçlerin yanında ki büyük uluslararası güçler olan Persler ve Romalılar hakkında derinlikli bilgiye sahip olduğunu kitaptan öğreniyoruz.
Khanfar, Hz Peygamber’in biyografisinin stratejik yönüne değinen metinleri dört esas üzerinden değerlendirmiş. Referans kaynaklarından ilki peygamberlik sürecinde gelişen olaylara ve nebevi çağrının geçirdiği aşamalara değinen ilahi vahyin indiği atmosferi beyan eden Kur’an’dır. İkincisi, siyer okumasında İslam’i eserlerin yanında dönemin Persler, Romalılar, Habeşliler ve Himyeri’lilerin yazılı tarihleriyle mukayeseli bir yöntemi takip etmesidir. Bu sayede bölgesel ve uluslararası iklimi tüm yönleriyle anlama imkânını elde etmiş. Üçüncü referans kaynağı ise siyaset bilimine uygun olarak münferit olayları genel bağlamı içerisinde okumasıdır. Ona göre tarihsel deneyimi anlamak ve ondan dersler çıkarmak için çok yönlü bir metot kapsamında okumalar yapılmalıdır. Bu sayede tarafların belirli bir hadisenin ortaya çıkışı esnasındaki çıkarlarını, güç zayıflıklarını, fırsat ve riskleri dikkate alarak durumu daha kapsamlı değerlendirebiliriz. Dördüncüsü ise Oldukça kompleks ve çok bileşenli bir süreçte siyasi olanla iktisadi olan, sosyal ve dini alanların iç içe geçtiği bir yapıda her stratejik olaya bütünsel bir perspektifle bakmasıdır.
Kureyş’in Geleceği İçin Stratejik Temelleri Atan İsimlerin Önemi
Beşinci yüzyılda Arap yarımadasına damgasını vuran Kureyş’in kurucu liderleri Kusay ve torunu Haşim hakkında hep genel geçer bilgilerin verildiği çalışmaların aksine Khanfar, daha detaylı biyografi çiziyor. Kusay, çok akıllı, uyanık ve cesur liderliğiyle stratejik aklı ve pratikteki uygulamalarıyla Kureyş’i önce Kâbe’nin etrafına yerleştiriyor sonra Kâbe’ye gelen hacılara düzenli olarak çok iyi hizmetler veriyor. Öyle ki günlerdir yollarda olan yolcuları Mekke’nin girişinde yiyecek ve içeceklerle karşılıyor ve Kâbe’nin etrafında yapılması gereken organizasyonları Arapların daha önce hiç tanık olmadıkları bir tertip ile başarılı bir şekilde yapıyor. Bu daha önce Mekke’ye üç asır hükmetmiş Huzaa kabilesinin bile başaramadığı bir yönetim tarzıydı. Bu sayede Kureyş’e diğer kabilelerle nesep güç ve sayı bakımından boy ölçüşemeyecek nitelikte saygınlık kazandırdı. Kusay’ın stratejik hamlesinin ikinci önemli ayağı ise Kâbe’nin etrafını yerleşim merkezi yapmasıydı. Daha önce Kâbe’nin etrafında ev yapmak yerleşik geleneğe aykırıydı. Fakat Kusay, ilk önce kendi evini (Darünnedve)’yi inşa etti. Kâbe’nin etrafında ot koparmak haram kabul edilirken O, elleriyle etrafı temizledi. Kusay’a bir şey olmadığını görenler onun planlarını hayata geçirdiler. Bu sayede Kusay, stratejik hamleleriyle Kureyş diasporasını Mekke’ye taşımayı başardı. Mekke’nin arazilerini dörtlü yapı sistemiyle mahallelere ayırdı. Kureyş’in her bir kolunu bu mahallelerde iskân ettirdi. Öldüğünde Kureyş’in tamamı hareme yerleşmişti.
Kureyş’in tarihine Kusay’dan sonra yönetimiyle damgasını vuran diğer isim Haşim’di. Haşim’in en büyük başarısı Mekke’yi çölün ötesine taşıyan bir ticaret merkezi yapmasıydı. Haşim, Şam’a ve Yemen’e yaptığı yolculuklarda Mekke’nin kaderini değiştirecek bir durumu gözlemlemişti. O sırada üç tane ticari yol güzergâhı vardı. En kuzeyde Çin’den Orta Asya’ya ve oradan da Bizans Devleti’ne ve Avrupa’ya uzanan altı bin kilometrelik kuzey ipek yolu. İpek ağırlıklı ticaretin yapıldığı bu güzergâhta kontrol dışı birçok otorite olduğundan savaş ve çatışmaların riski yüksek oluyordu. Orta ipek yolu ise Hindistan’ı Arap Körfezi’ne oradan Basra’ya devamında Sasani Devleti’nin hüküm sürdüğü Irak’tan geçerek Şam’a ulaşan güzergâhtı. Bu yol da Sasani Persleri ve Bizans arasında alevlenen çatışmaların etkisindeydi. Üçüncü yol ise Hindistan’dan Aden’e bağlanan güney deniziydi. İlk iki hatta yol güvenliğinin riskli olması hem fiyatları yükseltiyor hem de ticareti engelliyordu. Üçüncü yol ise iki süper gücün temas noktalarından uzaktı. Maliyeti düşük, ticari riski azdı. Bu kanalı harekete geçiren Haşim, Yemen’le Şam arasında bulunan Mekke’in Yemen’deki ucuz fiyat farklılıklarından dolayı zenginleşmesini sağladı. Mekke, dört büyük pazarı birbirine bağlayan Şam, Irak, Yemen ve Habeşistan arasında ticaretin kesişme noktası olmuştu. Ayrıca dönemin en önemli liman kenti olan Gazze’ye uzanan güzergâhta Mekke’den geçiyordu. Mekke, Haşim’in ticari zekâsı, stratejik öngörüleri sayesinde hacılara yönelik faaliyetlerden elde edilen kazançların yanında ticaret hacmi genişleyerek dönemin ekonomi ve siyasi merkezi olmuştu.
Mekke’nin Çevresindeki Dünya
Yazar, Mekke’nin hiçbir kralın boyunduruğu altına girmemiş olmasının avantajından bahsederken tamamen kabileler hiyerarşisiyle yönetilen özgür bir şehir olduğunun altını çiziyor. Khanfar, bu bölümde İslam’ın doğuşuna kadar olan dönemi dünyaya egemen olan Pers, Bizans kutuplaşmasını ve bu çatışmanın siyasi ve stratejik etkilerini iktisat, din ve kültürü ele alacak genişlikte değerlendiriyor. Bundan dolayı uluslararası sistemi derinden etkileyen beş, altı ve yedinci yüzyılların derinlemesine incelenmesinin gereğini hatırlatıyor, dönemin süper ve uydu devletleri hakkında bilgilere yer veriyor.
Beşinci yüzyılın en önemli olayı Batı Roma İmparatorluğunun çökmesidir. Doğu Roma, hükümdar Justinian zamanında altın çağını yaşadı. Yönetiminde sanat, edebiyat, mimarlık gelişti. Dünya siyasi tarihine etkisiyle dinin siyasetin önüne geçmemesinin kabulü yani Sezar’ın hakkının Sezar’a Tanrı’nın hakkının Tanrı’ya verilmesi “Bizantizm” ilkesi bu dönemde gerçekleşti. Buna göre din, imparatorun otoritesiyle dikleşmeyecek siyasal otorite dini otoritenin önünde olacaktı. Siyasi olaylardan sonra en önemli hadise kiliselerdeki bölünme oldu. Özellikle 451 yılında düzenlenen Kadıköy konsülünde Mesih’in iki tabiatımı (diofizit) yoksa tek tabiatımı (monofizit) var meselesi ayrışmaya neden oldu. Diofizit görüşe göre: İsa, vahiy gelene kadar günahsız bir insandı. Tanrılık vasfını vahiy geldikten sonra kazandı. Monofizit anlayış ise: İsa’da var olan insani ve tanrısal tabiatın katışma ve değişme olmaksızın tek bir tabiatta birleşmesidir. Yani İsa, doğuştan hem insan hem Tanrı idi. Bu farklı yorumlardan dolayı İsa’nın tek tabiatının olduğuna inanan doğu Süryani, Kıpti ve Ermeni kiliseleri diğerlerinden ayrıldı.
Diğer süper güç olan Persler ise din olarak eski dünya dinlerinden Zerdüştlüğü seçmişti. Bizans’ın Hıristiyanlığı resmi dini hale getirmesi gibi Perslerde Zerdüştlüğü milli bir karakter ve kimlik oluşturmada resmi araç haline getirdiler. Bizans’tan farkları kralın aynı zamanda dini otoritenin de başı sayılmasıydı. Araçsallaştırılan Zerdüştlük sayesinde kral, konumunu güçlendirirken din’de kralların elinde itaatkâr araç haline getirilmişti.
Periferiden Merkeze
Kitapta Kureyş’in İslam öncesi ve sonrasında çevreden merkeze yürüyüşünün başarı hikâyesi çok güzel anlatılmış. Bu yürüyüşte iki ittifak ön plana çıkıyor. Yeminliler ittifakı ve güzel kokulular ittifakı. Birincisinde güç ve vahşi sermaye başka ifadeyle mal ve iktidar sahipleri bir araya gelmişlerdi. İkincisinde bir araya gelenler ise Kâbe’ye hizmette yetkinliği temsil ediyordu. Güzel kokulular ittifakının meyvesi olan erdemliler ittifakı ise ezilen ve mağdur olanların adaletini sağlıyordu. Bu bölümde ittifaklar arasındaki çatışma ve gerilimlerin ayrıntılı anlatıldığı özel bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Dönemin dünyaya açık Mekke’sinde artan ticari faaliyetlerin etkisiyle değişen demografik yapısını ve bunun siyasi, ekonomik sonuçlarını öğreniyorsunuz. Ayrıca yazar, Kureyş’in ukaz, mecaz ve mecenne panayırlarını dini ve kültürel temele dayandırarak kültürel merkeziyetçiliği başarmasını da detaylı anlatıyor. Panayırlar ittifakların, anlaşmaların yapıldığı siyasi bir buluşma noktası olmuştu. Özellikle ukaz panayırı senelik kültür festivaliydi. Ukaz panayırı saygınlığını şiir ve hitabet etkinliklerinden alıyordu. Bu panayırda büyük şairlerden oluşan yüksek edebi zenginliğe sahip bir jürinin bile olduğunu öğreniyoruz.
Mekke inancında evrenin her tarafı tıka basa Tanrı’larla doluydu. Yazar, Kureyş’in kendi kimliğini oluşturmak, derin, siyasi ve ticari menfaatler elde etmek için putları araç olarak kullanmasını çok güzel özetlemiş. İnsan zihninin varlık hakkında parçacı bir akıl yürütme yöntemini daha kolay benimsemesine değinen Khanfar, ontolojik parçalanmayı var olan inançlar üzerinden açıklamış, büyük manevi boşluğun olduğu şehrin (Mekke) insanının soyut olanı somutlaştırma eğilimine dikkat çekmiş.
Hz Peygamber’in Etrafındaki Çekirdek Kadro
Kabileci ve sınıfsal ayrıcalığın zirvede olduğu, maddi sömürü anlayışının alt sınıfları ezip aşağıladığı zaman diliminde yeni ortaya çıkan birinin kurulu düzen karşısındaki cesurca itirazları karşısında Kureyş’in elitleri ne yapacaklarını şaşırmışlardı. İslam, Kureyş liderlerinin hanelerine birer ikişer girdiğinde imtiyazlarının geleceği hakkında endişeye düşmüş tepkilerinde acımasız yöntemlere başvurmuşlardı.
Khanfar, her türlü zulme rağmen Hz Peygamber’e iman eden kurucu grubun öne çıkan özelliklerini ise şöyle açıklıyor. “Bu, Mekke’deki sosyal yapıdan ve istikrarlı hiyerarşiden ayrılma hususunda benzeri görülmemiş bir guruptu. İnsanların eşit olmadığı bir oluşumda böyle dikey ve yatay çeşitliliğin bir araya gelmesi hiç de alışık bir durum değildi. Olağanüstü bir sosyal hadiseydi. Olağanüstü bir zümre ve olağanüstü söylem. Kureyş, bu olağanüstü durumu alışageldik standartlarına göre nasıl okuyacağını bir türlü kestiremiyordu… Hikmetle dolu vahyin inen ilk ayetleri Hz Peygamber’in etrafını çepeçevre kuşatıp saran sert çekirdeğin zihniyetini inşa ediyor, eğitiyor ve kalıba sokuyordu… Büyük planların iki ana bileşene ihtiyacı vardır. Tutarlı, net bir vizyon ve bunları uygulamaya yönelik özverili, etkileşimli kabiliyetli bir ekip. İlk üç yıl Hz Peygamber ve onun bu küçük ekibi için üst düzey bir eğitim ve öğretim kursu idi.”
Hz Peygamber’in Kureyş’e yeni kazandırdığı kimliği değerlendirmesi ise muhteşem. “Eski Kureyş’in karşısında yeni Kureyş, yüzü geleceğe dönük müslüman ve çevik gençlerden oluşan tevhit temelli anlayışın sonucu olarak özgürlük, eşitlik ve adalet ilkelerini benimsemişti. Eski Kureyş’e gelince müşrikti, yaşını tamamlamış değer ve kültür bakımından artık miladını doldurmuştu, atalarından öğrendiklerini kutsamakla meşguldü, geçmişte yaşıyordu ve soy sopa dayanan sınıf ayrımcılığı kabuğundan çıkamıyordu”
Medine’ye Giden Yol Ve Medine’deki Stratejisi
Bu bölümde mesajı için vatan arayışına giren bir peygamberin neden Medine’yi tercih ettiğinin cevabını buluyorsunuz. Yeni dünya düzeni için bir başlangıç noktası olacak şehir üzerine karar verirken hicret için uygun olmayan şehirleri demografik yapısı, jeopolitik konumu, siyasi ve sosyolojik yapıları ile kıyaslama yaparak çok güzel ele almış. Hz Peygamber, ilk olarak Medine’de şehrin kalbi, siyasi ve sosyal hayatının merkezi olacak mescidi inşa etti. Hicretle birlikte Müslümanlar, Medine’nin farklılıklarla dolu bünyesine dahil olmuşlardı. Hz Peygamber, insanlık tarihinde örnek olacak bir anayasal sözleşme etrafında değişik inançtan oluşan kabileleri, kültürleri bir arada yaşama noktasın da birleştirmeyi başardı.
Politik ve sosyal yapısıyla Darünnedve ve Mescid kıyası ise takdire şayan. Şöyle ki; Mekke’deki Darünnedve’ye Kureyş’in lider kadrosu katılırken alınan kararlarda halkın etkisi olmazdı. Burada yalnızca Kureyş’in zenginlerine, güçlülerin yararına kararlar alınırdı. Oysa Mescid-i Nebevi’ye gelince orada kamusal problemlere dair meşveretlere tüm halk, statü ayırımı yapılmadan katılabilirdi. Yazar, Darünnedve karşısında Mescid’in iki fonksiyonunu kısaca özetliyor. “Dünyevi fonksiyonu siyasi kararlar, meşveretler, sözleşmeler ve ittifaklar şeklinde kendini gösterirken dini fonksiyonu namaz, dua, nafileler ve zikirler şeklinde tecessüm ediyordu. Bu ikisinin mezcedilmesi Medine’de alışık bir durum değildi… Mescid, ibadet yönüyle Allah’ın eviydi, dünyevi yönüyle ise insanlara ait bir evdi. Diğer önemli fark ise mescidin eğitimsel ve entelektüel işleviydi. Mescid, İslam düşüncesinin asri kalıbında formüle edildiği bir üniversiteydi. Medine yeni bir varoluş vizyonunu; Arap insanının kişiliğini teorik pratik boyutlarıyla yeniden inşa ediyor, kökleşmiş iman temelinde ticari ve sosyal davranışlarda, yasal düzenlemelerde, politik ve stratejik öngörülerde kendini belli eden vizyonu benimsiyordu”
Hz Peygamber’in Müşrikler Ve Ehli Kitap Stratejisi
Hz Peygamber’in İslam düşmanlarının karşısındaki stratejik hedefinin özü iki aşamalıydı. İlki Kureyş’in gücünü ticaret üzerinden zayıflatmaktı. Bunun için Müslümanlar’a yeni pazarlar kurdurarak ekonomik güç unsurlarına sahip olmalarını teşvik etti. İkincisi ise Kureyş’in gücünün diğer sacayağı olan Kâbe üzerindeki iktidarını kırmaktı. Bunu da hudeybiye barışı ile başardı. Yapılan antlaşma ile müslümanlar hem resmen tanınmış hem de Kâbe’ye giden yol açılmıştı. İki hedefin merkez stratejisi ise Kureyş’in Müslüman olmasıydı. Çünkü Arap yarımadasının Müslüman olması da Kureyş’e bağlıydı. Bunun gerçekleşmesi ise ancak Mekke’nin fethiyle olabilirdi. Attığı her adım birbirine bağlı stratejiydi. Yapılan seriye ve gazveler, Kureyş’in ticari gücünü kırmak ve Mekke’yi fethetmek üzere planlanmış harekâtlardı. Medine’de üç Yahudi kabilesi ile güvenlik ve stratejik öncelikli politikalar izlerken çok dikkatli olunduğunu söyleyen Khanfar, bu kabilelerin ticari, siyasi ve ekonomik yapıları hakkında doyurucu bilgilere yer veriyor.
Hz Peygamberin Metodolojisi
Hz Peygamber’in mücadelesinin ilk ayağı insanı şirk, cehalet ve despotizmin bağlarından özgürleştirmek olmuştur. Yüce yaratıcının dışındaki her türlü bağdan kurtuluşu ifade eden tevhide davet, sahabeyi cahiliyenin durağanlığından İslam’ın aktivizmine taşımıştır. Hudeybiye antlaşmasının sürecinde en dikkat çekici olay sahabeden birçoğunun kabaran duygularıyla Hz Peygamber’e kızmalarıydı. Aralarından Hz Ömer, içindeki duygusunu açığa çıkarmış, Hz Peygamber’e sen hak peygamber değil misin? Bizler müslüman değil miyiz? Diye çıkışmıştı. Bu öfke yüklü sorulara sükûnetle cevap vermişti, Allah Resulü s.a.v. Sahabenin korku ve endişeye kapılmadan görüşlerini ifade etmesini, kendisini sorgulayan, eleştiren duygusal tavırlarına karşı gönlünün genişliğini, büyük özgüven sahibi olmasını çift yönlü düşünmemiz gerekir. İlki sahabenin kör, itaatkâr değil, özgürce kendinden emin bir şekilde düşüncelerini ifade edebilmeleri diğeri de Hz Peygamber’in örnek yaklaşımı. Ben Allah’ın Resulüyüm, benim yaptığım hep doğrudur. Emirlerimi sorgulamadan yapın, bana körü körüne itaat edin demiyor. Dinliyor, değer veriyor sonra kararının sebeplerini açıklıyor. “Hz Peygamber, nebevi yöntemiyle iktidarı toplumun tamamına ait kılmıştır. İşlerin şura ile yürütüldüğü bu modelde kendi kişisel görüşü farklı olsa bile şuranın sonucu Hz Peygamber’i de bağlardı.” O’nun yönetim anlayışında yeni Müslüman olmuş genç birini sahabeye komutan görebilirsiniz. Ölçü; üretkenlik, keşif ve girişim ruhunun olmasıdır. Bugün buna liyakat diyoruz. Bunun örneklerini birçok yerde görüyoruz. Mesela bedirde yirmi dört yaşında kavmi içinde ön planda olmayan Hubab B. Münzir, karargâha gelerek bedirde bulunan kuyular hakkında bilgisini paylaşıyor, savaş yeri kararını Allah’tan gelen bir vahiy mi yoksa kendi kararınız mı diye sorabiliyordu. Neticede Allah Resul’ü Hubab’ın görüşünü benimsiyor ve uygulanmasını emrediyordu. Aynısını uhud ve hendek savaşları öncesinde yapılan istişare toplantılarında da görüyoruz. Buradan gerektiğinde doğruyu gösterebilme adına lidere uyarı yapılmasının yasal bir durum olduğunu anlıyoruz. Hz Peygamber’e Hz Ömer bile çıkışıyor bu normal bir durum. Bu bir isyan ve onun liderliğine itiraz veya kabullenmeme değil, anlama ve doğruya ulaşma adına namuslu bir çabadır.
Şu hatırlatmayı yapmak gerekir. Hz Peygamber’in örnekliği, nihayetinde Kur’an’ın soyut ve somut anlatımlarını tamamlayan açılımlardır. Bundan dolayı siyer ve Kur’an sürekli kesişirler. Kitabın ortalarında Hz Peygamber’in tüm stratejilerini sanki hiç ilahi yardım almadan kendi aklıyla uyguluyormuş izlemini verilse de sonuna doğru ilahi vahyin denetiminin ve yönlendirmesinin vurgulanmasıyla bu izlenim kotarılıyor. Siyer çalışmalarını Hz Peygamber’i örnek gösteren Kur’an’dan bağımsız ele alamayız. O’nun hayatını daha detaylı bilmek ve öğrenmek için eş, baba, dost, lider gibi tek yanını ele alan araştırmaların yapılması çok önemli ve gereklidir. Fakat unutulmamalıdır ki O’ bir peygamberdir. Ramazan el-Buti, bu gerçeği şöyle dile getiriyor. “Bir Müslüman’ın Resulüllah’ı ağırlıklı olarak iyi lider, dahi, büyük komutan, v.b olarak tanıması doğru değildir. Oysaki tüm meziyetleri harekete geçiren ancak nübüvvettir. Üstelik Hz Muhammed, kendisini; lider, komutan, fikir insanı ya da ıslahatçı olarak tanıtmadı. O kendisini nasıl takdim etti ise (abd-resul) onu öyle tanımalıyız.”
İyilik Gelecekte Bekliyor
Khanfar, kitabın son bölümünde özellikle genç nesillerin zihninde var olan hayal kırıklığı ve geleceğe dair hakim olan karamsarlık karşısında geleceğe doğru ufuk çiziyor. “Çoğumuz epistemik bir kriz yaşıyoruz. Yöntem olarak geçmişte olanı benimsiyor ve güzel buluyoruz, pratikteyse şimdiyi yaşıyor ve sevimsiz buluyoruz. Sonra geleceğe uzanıyor ve onu ürpertici görüyoruz. Bu denklem, hayalperest veya ne yapacağını bilmeyen nesillerden başka bir şey üretmiyor.” Gerçekliğin ideal ile çatıştığı ikilik psikolojisinden ve bu şizofreni halinden kurtulmak için olması gerekenleri şöyle sıralıyor. İlk olarak tarihle olan ilişkilerimizi düzeltmeliyiz. Devamında mutlak yargı zihniyetinden kurtulmalıyız. Üçüncü olarak değerlerimiz konusunda ortağımız olan “öteki” ile etkileşime girmeliyiz. Ve sonuç olarak sabit asıl kaynaklarımız başta olmak üzere farklı disiplinlerin, yöntemlerin bakış açılarıyla akıl yürütme ve düşünme yeni bir dinamik metodoloji ile geleceği inşa edebiliriz.
Şüphesiz hangi siyer çalışması olursa olsun Hz Peygamber’in hayatını her yönüyle eksiksiz ortaya koyamaz. Tek bir kitaptan O’nu tanımak, anlamak mümkün olmayacağına göre her yıl değişik siyer okumaları ile sevgili peygamberimizin hayatının bilinmeyen yönlerini öğrenebiliriz.
Hz Peygamber’in sergilediği kişiliğinin, karakterinin ve rehberliğinin kodlarını farklı bir okuma ile özümsemek isteyenleri kendine has üslubu olan yazarın kitabı bekliyor.
Kerim ALPTEKİN

Son Yorumlar