Putlar inanç zeminine dikilir, itaatle ayakta tutulur. Türkçede ve Türk kültüründe kafa karışıklığına neden olan en temel kavram inançtır derim. İslam öncesi Arap tarihi ve Arapça kavramlar yeterince bilinmediği için kelimeler bağlamlarından koparılarak toplumlara aktarılmış ve iman ile inanç anlamdaş kullanılmıştır.
İnanmak ve iman güvenmek köküyle birbirini karşılasa da Kur’an’daki iman ile Türkçedeki inancın değ/in/diği alanlar farklıdır. İnanmak, bir şeyin varlığını kabul etmek, onun varlığına dair şüpheleri gidermek, onun hakkında tereddütleri yok etmek manalarına gelir. Güvenmek bizde tevekkül ile karşılanır. Allah’a iman etmek ile Allah’tan emin olmak ifadeleri aynı kökten gelen kelimelerle kurulduğu halde farklı çağrışırlar.
Allah’a iman etmek, o vardır ve birdir demek; Allah’tan emin olmak, onun söylediklerinin doğruluğunu tasdik etmek, onun sözünde yalan olmaz, o sözünden dönmez demektir.
Bizim geleneğimizde Allah’tan emin olunmaz, Allah’a iman edilir. Bunun sebebi devraldığımız itikad birikimindedir. Bize her ne kadar itikatta Maturidî olduğumuz öğretilse de cami ve dini öğretim kurumlarında referans olarak okutulan metinler Eş’ari yorumunu benimser. Gazzâlî’nin kitaplarının neredeyse her evde okunmasa da bulunması bunu ispat eder. Bu kitabı okuyanlar bir an evlerindeki kitaplıkta Gazzâlî’nin mi yoksa Maturidî’nin mi kitapları olduğuna bakabilirler hemen. Benim içine girdiğim evlerin neredeyse tamamında bir köşede alınıp bir yere konulmuş İhya-u Ulumiddin ya da kalplerin keşfi kitapları vardı. Bu kitaplarda işlenen Eş’ari itikadıdır. Eşari itikadında Allah hükümlerinde serbest, hiçbir kurala bağlı değildir. İyi ameller işleyen birini cehenneme atabilir, kötülük işleyenleri de cennete koyabilir. Kimse kendine haksızlık yapıldığını iddia edemez çünkü o mutlak güçlü, her şeyi bilen, kimseye hesap vermeyen yegane ilahtır. Bu satırları okuyunca içinizden “E doğru tabii ki öyle. Başka türlü olamaz ki zaten” diyebilirsiniz. Çünkü çevrenizdeki herkes bu mesajlarla büyütüldü.
Başka türlü büyüme ihtimali de var mıydı, evet. Ebu Hanife ve Maturidî’nin öncülüğünü yaptığı ve bizim onlardan olduğumuzu iddia ettiğimiz mezhepte Allah güçlü olduğu gibi adildir.11 Allah hiçbir ameli zayi etmez.12 İyi işler yapanın karşılığını fazlasıyla verir.13 Söz verdiyse sözünden dönmez,14 ilke koyduysa o ilkeye göre hareket eder.15
İnancın en kötü tarafı kendisini sağlama alması, bir kere kabul edildiğinde reddetmenin neredeyse imkânsızlaşmasıdır. Eşari itikadı ya da ayetlerin Eş’ari yorumu açık ayetlerin inkarına geldiğini kimse ağzına alamamıştır. Çünkü onlar da bazı ayetleri okuyup öyle yorumlamış, kendilerini temize çıkarmıştır. Bu nasıl mümkün olabilir? Bunun cevabını anlamın köklerine inerek verebiliriz.
Anlamın beş etkiden doğduğunu ifade eder Zeki Özcan. Gramer, sentaks, referans, bağlam ve kullanım.16 Bağlam bizi en çok ilgilendirecek olan burada. Çünkü yalnız sözün değil, söyleyenin ve anlayanın, sosyalitesi ve ihtiyaçları da bağlamı belirler. Vahyin sahibinin, Allah’ın bağlamı yoktur ama muhatapları bağlam içindedir. Onların toplumları, ihtiyaçları, düşünceleri, kavgaları, amaçları vahyi anlarken kendilerini sınırlar. Her düşünür, kendi düşüncesinin sınırlarıyla vahyi kavrayabilir. Aksi takdirde anlatım mümkün olamaz.
İnanç hem belirleyen hem de belirlenen, etkileşimli bir yapıdır. Hayatın içinde söz olan vahyin, o hayat ve bağlam bittikten sonra yine de başka hayatlara ve bağlamlara mutlak tesir edeceği düşüncesi onu mecburen yönlendirir.
Yazı, metnin anlamını kaydedebilir fakat metnin o anda, zamanda, bağlamda doğurduğu duygusal, zihinsel, sosyal etkileşimler o anda yaşanıp ölür. Vahiy, hep peygamber(ler)in söz ve fiilleriydi. İnsanlar peygamberin söylediklerinden çok yaptıklarına bakıp taklit ediyorlardı.17
Peygamber-ümmet çerçevesinde meseleyi kutsallaştırmadan anne-çocuk, öğretmen-öğrenci için de düşünebiliriz bunu. Kendi hayatımıza bakalım. Bunu şundan öğrendim dediğimiz her eylem, mutlaka bir örnekliğe dayanır. Sevildiğimiz için severiz. Sevmek bize ders ile değil yaşantıyla aktarılır. İnsan yavrusu çocukluğunda sevilmese psikopat olur. Sonradan bu arızayı düzeltmek için yıllarını terapiye harcaması gerekir.
İşte bu yetişme tarzı, kültür; anlamayı ve inanmayı doğrudan etkiler. Karamsar bir annenin çocuğunun iyimser olması, düşünmeyen bir hocanın düşünen öğrencisi olması nadirdir. Zihnin duvarlarını aşabilmek zordur.
Canlılar sınıfında memeliler grubuna ait olan insan, yumurtadan çıkmadığı için, varlığının en başından itibaren bir besleyene muhtaçtır. Besle(n)me ilişkisi yalnız kan ve etle değil, o kan ve etin içinde doğacak bilince de tesir eder ve bütün memelilerde rastladığımız bağlanma ilişkisi insan türünün ilişkilerini de belirler.
Anne figürünün kutsiyeti, babanın saygınlık ve düşmanlık imgesine dönüşebilmesi, bağlanma, ayrılma, benlik oluşturma gibi gelişim safhaları aynı zamanda kişinin neye, nasıl inanacağını, belki de daha önemlisi kendini ve çevresini nasıl anlamlandıracağını büyük ölçüde belirler. Ailesinin başını okşamadığı bir kız ergenlikte kendine dokunmaya çalışan her erkeği bir cinsel saldırgan olarak algılayabilir. Buna olumlu ya da olumsuz aşırı tepki geliştirir. Aileden nefret ettiği için aile karşıtı bir cinsel serbestiyet arzulayabilir. Bütün bu tutum ve davranışların temelinde “kendini ve hayatı anlama” yatar. Benim varlığım anlamsız, değersiz diyen kişi sağlıklı bağlanamayacak ve ilişki kuramayacaktır.
İnanç ve anlamın sağlıklı gelişmesi için kişinin sağlıklı bağlanması, aile ve toplumun doğru ve adil örgütlenmesi gerekir. Annesini sevmeyen, sevemeyen, herhangi bir nedenle anne figüründen mahrum yetişen bireyin zihin sağlığı bozulur. Eşyanın ve kendinin hakikatini asla sağlıklı kavrayamaz.
Böyle biri kendini değersizleştirir ve ötekini kutsamaya başlar. Bu kutsama iki türlü bir sapkınlığa neden olabilir. Kişi kendi değersizliğine nefret duyarsa bunun intikamını ötekilerin acısıyla dindirmeye çalışıp toplum düşmanı, katil, psikopat olabilir. Eğer toplum ve devlet örgütünden korkar ve geri çekilirse (regresyon) bu durumda herkesi kutsayan, herkesin her talebine olumlu cevap vermeye çalışan, kendine ait bütün arzu ve istekleri saçma, günah addeden bir kişilik bozukluğu baş gösterir. İlk bahsettiğim sapkınlık Firavun ve Nemrut gibi zalim kişilikleri, ikincisi ise onları Nemrutluğu ve Firavunluğu mümkün, meşru, sürekli kılan mazlum kişilikleri doğurur.
Sağlam kafa sağlam vücutta, sağlam inanç sağlam zihinde, sağlam zihin de sağlam çevrede bulunur. İyi bir zihin kötü bir çevrede bozulur. Sağlam çevre sağlam zihinli bireylerle oluşur. Bozuk ilişkiler bozuk insanlar üretir. Bozuk insanların oluşturduğu çevreye uyum için bozulmak zorunda kalan herkes, sağlam bir zihin, karakter ile karşılaştığında panikler.
Kişi kendini her zaman doğru, iyi ve ahlaklı görme eğilimin- dedir. Yanlış, günah işlese de “ben iyi ve doğru bir insanım” diye düşünme zihin sağlığı belirtisidir. Kendini olumsuz tanımlama, kişinin doğru üretme potansiyelini düşürür. Dini kavramlarla konuşursak, kötü olduğuna inanan birinin salih amel yapma ihtimali neredeyse yoktur. Böyle biri ancak tövbe ve istiğfar ile gününü geçirir. Kendine ve çevresine hiçbir hayrı dokunmaz.
Toplumdaki roller ve ilişkiler, X kişisinin gücünün, menfaatlerinin, iktidarının güçlenmesi ve sürdürülmesi için bozulduğunda düşünemeyen insanlar, menfaatlerinin çağrısına ve sürüye uyum itkisine karşı gelemez, “elle gelen düğün bayram” diyerek bozunmayı benimser, üst kimlik edinebilir.
Bir güçlü karakterin kendi grubunu/çetesini/sürüsünü oluşturması, o gruba girmek isteyen daha geniş bir alt grup oluşturur.
Güce sahip olan üst-dar grup, gücü arzulayan alt-geniş grubu kamçılar. Matematik açısından on kişilik bir iktidar gittiğinde yerine gelebilecek grup on kişidir. Sistemin besleyebileceği, tahammül edebileceği az emekle çok yiyen sayısı bellidir. Yeni bir sistem geliştirmedikçe bu denklem de değişmez. İktidarlar bu matematiği bilseler de sezdirmezler. Onun yerine isteyen ve yeterince arzulayan herkesin bu nimetlere sahip olabileceğini, sahip olmasa bile güce yanaşabileceklerini söyler. Bunun için özel bir sınıf oluşturur. Kuranda bize kıssa edilen toplumların yan aparatları olan kahin/din adamları bu gruptadır.
Geçmişteki kahinler, yakın geçmişin din adamları devletin menfaatleri için insanların ölümünü makul ve meşru görebiliyordu. İnsanlar da devlet için ölmeyi onurlu bir eylem telakki ediyordu. Günümüzde bu misyon din adamlarından bilim insanlarına, devletlerden şirketlere devredilmek üzeredir. Bazı coğrafyalarda bu devir gerçekleşmiştir.
Güç tarafından beslenen ve bu nedenle gücü ayakta tutmakla kendini mükellef hisseden, aksi takdirde aç kalacağını düşünen bu sınıfın asli görevi, bilgiyi gücün hakimiyetine sokmak, bilgi üretimini yorumunu gücün istediği doğrultu(lar)da hazırlamak ve bu sayede gücün şerrinden emin biçimde zenginleşmektir.
Bize hikayeleri aktarılan peygamberlerin düşmanları işte bu güç odakları ve onların yandaşları olmuştur. İbrahim peygamber yalnızca Nemrutla değil, gücü onunla paylaşan, gücün sülükleri konumundaki para ve bilgiyi kontrol eden sınıfla mücadele etmiştir. Keza Musa’nın tek düşmanı Firavun değil, hazinelerinin anahtarlarını ordunun taşıdığı Karun’du aynı zamanda.
Bütün bu güç odakları örgütlenerek toplumun asli üretici un- surları olan çiftçi, tüccar ve işçi sınıfının zihinlerini güdükler. Halk kendine ulaşan bilgiyi, parayı, algıyı kontrol edemez çünkü çoğunlukla buna zamanı, gücü yetmez. Buna güç yetireceğini düşünen biri itirazını seslendirdiğinde , güç kendini bütün organlarıyla, uzantılarıyla savunur, bu itirazın sesini keser ya da itibarsızlaştırmaya çalışır. Her iki ihtimalde de halk konforunu bozan bu sesi reddeder. Çünkü kitle, diğer tüm hayvan sürülerinde olduğu gibi ilkel dürtüleriyle hareket eder. Yaşama, hayatta kalma bütün diğer her şeyden önceliklidir.
İnanmanın, anlamın önüne geçmesinin, Hristiyanlık başta olmak üzere neredeyse bütün dinimsi yapıların inancı anlamaya, duygusallığı-mistisizmi düşüncenin önüne çekmesinin ardında dinleri kontrol eden iktidarların, güç sahiplerinin iradesi vardır.
İnandığı şeyin doğru olup olmadığı için yanındakinin inanıp inanmadığına bakan, doğru-yanlışlık ölçüsü öteki olanların oluşturduğu toplumda zor olan ilk inananı bulmak, onu inandırmaktır. Onun bütün sorularını cevapladığınız anda ya da o kişi size soru sormayacak kadar size güveniyorsa ikinci inananın size soracağı soru sayısı yarıya düşecektir. Çünkü ilk inananın samimiyeti ve mutluluğu muhtemel ikinciyi yarı yarıya ikna etmiştir. Bu ilişki logaritmik ilerler. İlk insanı inandırmak için harcadığınız enerjinin yarısına ikinciyi, ikincinin yarısı enerjiye dört kişiyi, onun yarı çabasına on altı kişiyi inandırabilirsiniz. Eğer inananlarınız da sizinle aynı çabayı gösteriyorsa harcanan enerji logaritmik azalacak inanan sayısı logaritmik artacaktır. Belli bir seviyeden sonra inanmayanlar azınlık kalacak, inanmamak garipsenecek, yadırganacak, inanmak istemeyenler hain, kötü ilan edilecektir. Bütün tarihin işleyişi bunu teyit eder. Bütün dinlerin serencamı neredeyse bu şekilde ilerlemiştir. Yalnızca Nuh peygamberin inananları bu denkleme ters düşmüştür. Bunun sebebi de bir sonraki yazıda açıklayacağımız inanç/inkar ilişkisinde yatmaktadır.
Ahmet BAYRAKTAR
Dipnotlar
11- Nahl 14/90
12- Al-i İmran 3/171
13- En’am 6/160
14- Al-i İmran 3/9
15- En’am 6/12
16- https://www.faceboocom/zeki.ozcan.1675/posts/1198353957346505, 10 Ağustos 2021, 16:29
17- Bu konuda Hudeybiye’de peygamberimizin kurban kesin emrine rağmen insanların kesmemekte ısrarı, sonra kendisinin kurban kesmesi sonrasında herkesin kurban kesmesi hadisesi vardır ki tipik bir sosyalpsikoloji vakasıdır. (Buhari, şurut, 15) https://islamansiklopedisi.org.tr/sura

Son Yorumlar