1. İslâm dünyasında sûfî teşkilatların işlevi:
Oğuzların Anadolu’da sûfî teşkilatlar eliyle dindarlaştırılması (dikkat ediniz, Müslümanlaştırılması demiyorum) Abbâsî hilafetinin ve Selçuklu sultanlarının politikasıydı. Zira Abbâsî halifesi Nâsır Li- Dînillah (1158-1225) sûfî şeyhler aracılığıyla kurduğu istihbarat ağı ile bir kontrol mekanizması oluşturmuş; ayrıca Sühreverdi’ye Fütüvvet Teşkilatı’nın ilkelerini yazdırıp, teşkilatın başına geçtikten sonra Anadolu’ya (aslında Rûm Selçuklulara) İbn Arabî (1165-1240), Evhadüddin-i Kirmani (1164-1238) gibi sûfîleri göndermişti. Nâsır Li-Dînillah’ın bu siyaseti şöyle anlatılmıştır (özetleyerek aktardım):
- “Halife Nâsır, Bağdat’ta fütüvvet şeyhi olan Abdülcebbâr b. Yûsuf b. Sâlih el-Bağdâdî’nin elinden fütüvvet erkanı üzere libas giyerek fütüvvet teşkilatına intisap etmiştir (…) Halifenin fütüvvete intisabı teşkilata resmî bir hüviyet kazandırmıştır. Böylece kurumun siyasî desteğini arkasına alan Nâsır hem bu sosyal kesimi kontrolü altında tutmak hem de toplumda nüfuz alanını genişletmek istemiştir (…) Halifenin diğer Müslüman hükümdarları teşkilatın çatısı altında bir araya getirmeye çalışması, muhatap kitlenin daha da artarak sahip olduğu vizyon ve misyonun geniş sahalara yayılmasını sağlamıştır (…) Halife Nâsır teşkilatın başına geçmekle bütün fütüvvet birliklerini ‘el-Keşşâfe fi’l-İslâm’ adı altında kendi şahsî otoritesi altında toplamıştır (…) Ayrıca dönemin meşhur sûfîsi aynı zamanda büyük Şafiî âlimi Şihabüdddin Ebû Hafs es-Sühreverdî’ye (ö. 1234) tasavvuf-fütüvvet ve İmâmiye akidelerini birleştiren ve teşkilatın nizamnâmesi olan Risâletü’l-fütüvve isimli bir fütüvvetnâme yazdırarak teşkilatın yönetmeliğini belirlemiştir (…) Buna ilaveten farklı gruplar içerisinde yer alan fütüvvet birliklerini tek bir merkezde toplayıp kendisini de bu fütüvvet birliklerinin emiri ilan etmesiyle birlikte pek çok mutasavvıfı himayesine alıp onların geniş kitleler üzerindeki siyasî nüfuzundan istifade etmeyi düşünmüştür (…) Halife Nâsır, fütüvveti devletin resmî bir kurumu haline getirdikten sonra tasavvufî bir mahiyet kazandırmıştır. İkinci adım olarak diğer İslâm beldelerinin hükümdarlarına elçilik heyetleri göndererek her birinin teşkilata girmelerini sağlayan tedbirler almış, böylece onları kendi manevî otoritesi altında toplamak istemiştir. Onun bu teşebbüsü çoğu hükümdar tarafından kabul görmüştür. Bunlar arasında Mısır Eyyûbî Hükümdarı el-Melikü’l-Âdil, Eyyûbîler’in el-Cezîre, Meyyâfârikîn ve Ahlat hâkimi el-Melikü’l-Eşref, Hama hâkimi Mansûr, Halep hâkimi Zâhir, Şîraz Atabeği Sa’d, Gazne ve Hind’de hüküm süren Gur Meliki Şehabüddin Gûrî, Anadolu Selçuklu hükümdarı I. İzzeddin Keykâvus ve Alaaddin Keykubâd zikredilebilir. Ayrıca, bir Alman Haçlı prensinin halifeye müracaat ederek fütüvvet libası istemesi bir teşkilat olarak fütüvvetin dinî ve ahlâkî ilkeleri halk üzerinde etkili kılma misyonunun yanı sıra toplumun farklı kesimlerini bir araya getirmeyi hedeflediği, ayrıca dış siyasette alıcısının bulunduğunu göstermesi yönüyle önemli bir yapılanmaya dönüştüğü söylenebilir. Müslüman hükümdarlar arasında bir tek Hârizmşah sultanı Celâleddin, Halife Nâsır ile aralarındaki husumetten dolayı fütüvvete intisap etmemiştir. Onun haricindeki pek çok hükümdar ve devlet adamı halifenin isteği üzerine teşkilatın bir üyesi olmuştur.” (Cevelek, 2023: 3048-3051).
Görüldüğü üzere Fütüvvet’in esnaf loncalarından evrildiğini savunan yaklaşımlar Abbâsî halifesinin bu teşkilatı araçlaştırmış olmasını dikkate almamış görünmektedir. Öte yandan Selçuklu sultanları da Nizamülmülk (1019-1092) ve Gazzali (ö. 1111) ile bölgede sûfî teşkilatlanmaya girmiş, devlet bürokrasisinde görevlendirilecek kadroları Nizamiye medreselerinde yetiştirmeye başlamıştır. Bir yüksek lisans tezinde Büyük Selçuklu Devleti’nin İslâm coğrafyasında “yabancı” görülmeleri nedeniyle meşruiyet sorunu yaşadıkları ve bu nedenle Şafiî uleması ile birlikte hareket eden sûfî teşkilatları destekledikleri ifade edilmiştir (özetleyerek aktardım):
- “Şafiî fakihi Abdülkâhir el-Bağdâdî, sûfîleri Ehl-i sünnet cemaatinden saymıştı. bdulkerim Kuşeyrî ve İmam Gazzâlî’nin de Şafiî mezhebini benimsemiş olduğunu düşünürsek tasavvufun Sünnî çevreyle uzlaşmasına katkıları göz önüne alındığında bu uzlaşmanın Şafiî âlimler kanalıyla önemli bir aşama kat ettiği söylenebilir. XI. yüzyılda tekke ile medrese veya sûfîler ile fukaha arasındaki uzlaşmada siyasi alanda Selçuklular ön plana çıkarken ilmî sahada bunun daha çok Şafiî-Eşʻarîler kanalıyla olduğu, bu dönemde uzlaşmayı sağlayan öncülerin çoğunluğunun bu mezhepten olmasından anlaşılabilir. Halihazırda sûfîlere sağladığı desteklerle tasavvufun diğer İslamî ilimlerle uzlaşmasına öncülük eden Nizâmülmülk’te Şafiî mezhebindendir. Hanefî âlim Ömer Nesefî, Selçukluların ilk asrının sonlarına gelindiğinde tasavvuf yolunu tutanları on iki fırkaya ayırarak bunlardan sadece bir tanesini dosdoğru bir yol üzere olduğunu belirtmiştir. Tüm bu kayıtlardan Şafiîlik ve Hanefîlik mezhebinin hâkim olduğu Selçuklu Horasan’ında bu iki mezhep âlimlerinin tasavvufu Sünnî çizgide gördükleri ve aksi fikirlere karşı tasavvufu savundukları anlaşılmaktadır. Selçuklu sultanlarının Sünnîlik çatısı altında uyguladığı siyaset hem Selçukluların meşruiyetini hem de devletin devamlılığını hedeflemiştir. Bu hedeflerini başarıya ulaştırmak için âlimlerle ve sûfîlerle iş birliği odaklı bir ilişki kurmuşlardır. XI. yüzyıl itibarıyla yapımı hızlanan hankahların devlet eliyle yapımı, tasavvufa resmiyet kazandırması açısından önemlidir. Selçuklular bu yapıların çoğalmasında etkin rol oynamışlardır. Tuğrul Bey, İsfahan’da bir hankah inşa ettirerek Selçuklularda bu geleneğin öncüsü olmuştur. Vezir Nizâmülmülk’ün girişimleriyle sûfîlere tahsisat bağlanarak sûfîlere ilk resmi destek sağlanmıştır. Selçukluların, sûfîleri Sünnî politikalarına dahil etmeleriyle bağlantılı olarak XI. yüzyıl medreselerinin de birçoğu sûfî çevreyle ilişkili olmuştur. Selçuklular, sûfîlerin hemen her kurumda faaliyet göstermelerine imkân sağlayarak Sünnî yapının güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır. Selçukluların Sünnî tasavvuf politikalarının bir tezahürü olarak diğer İslam toplumlarında da tasavvufun gelişimi hızlanmıştır.” (Demir, 2023: 82-90).
Anlaşılacağı üzere Oğuzların sûfîleştirilmesi, Oğuzların kendi kültürel dinamiklerinden değil, çoğunlukla Eş’arî teolojiye bağlı siyasalın (Abbâsîlerin veya Selçukluların) tabanı “devlet tarikatları”na bağlayarak yönetme istencinden kaynaklanmaktadır. Bu politika “devletin dini kontrol etmesi” anlamına geldiği gibi, “devletin halka mezhep ve tarikat belirlemesi” olarak da nitelenebilecektir. Devlet-Tekke ilişkileri bağlamında bir örnek olarak Selçuklu hükümdarlarından Sultan Sencer, Gazzâlî’yi sarayına davet etmiş, onu ayakta karşılamış ve tahtına oturtmuştur. Bu hadise, dünyevî iktidarın manevî iktidara egemenliği temsil eden bir göstergeyi (tahtı) bir an dahi olsa terk edilmesi anlamına gelmektedir. Sencer’in hürmet ettiği bir diğer sûfî Yûsuf Hemedânî’dir (ö. 1140). (Demir, 2023: 59-60). Yûsuf Hemedânî’nin, Ahmed Yesevî’nin hocası olduğu ifade edilmiştir; ancak literatürde bu intisabı reddeden makaleler de bulunmaktadır.[1]
2. Ahmed Yesevî’ye verilen siyasal destek ve Yesevîlik hakkında kimi iddialar:
Siyasetin sûfî örgütlere verdiği bu destek dikkate alındığında “Türklerin tasavvufî hikmetlerle Müslümanlaştığı” yolundaki savlar zayıf kalmakta; iktidarın (egemenin), toplumsal meşruiyetini temin etmek için sûfîliği ideolojik aygıt olarak kullandığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Nitekim Emir Timur dahi Ahmed Yesevî’nin “maneviyatı” üzerinden bir “din politikası” geliştirmekten kendini alamamıştır. Irene Melikoff, Timur’un 1497’de, Ahmed Yesevî’nin Yesi’de bulunan mezarına bir türbe ve bir zaviye yaptırıp vakıf oluşturduğunu, yolcular için geniş bir konuk odası tesis edip, yemek pişirilmek üzere büyük bir aş kazanı verdiğini belirtir (Melikoff, 1993: 173). Melikoff’un aktarımına göre Timurlulardan sonra Özbekler, Ahmed Yesevî’yi kendi uluslarının velîsi olarak kutsamıştır. Özbek sultan ve hanım sultanlarının birçoğu velînin türbesine gömülmüştür. Bu yolla siyasal erklerin Ahmed Yesevî’nin maneviyatına ve onun adına kurulan teşkilata büyük bir destek verdiği söylenebilecektir. Devlet erki, Ahmed Yesevî’nin ruhaniyetinin dünyevî amaçlar için araçlaşmasını bizzat organize etmiş görünmektedir. Melikoff’a göre Kırgızlar ve Kazaklar çocuklarının olmasını dilemek amacıyla Yesevî’nin kabrine ziyaretlerde bulunmuştur. Ahmed Yesevî’nin yaşamına bakıldığında onun pek çok keramet gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Yesevî’nin kuşa dönüşme, dağları yok etme gücü vardır. Kendisinden hiç ayrılmayan Hızır, ona hep yardım etmektedir. Öte yandan Ahmed Yesevî ve müridlerinin meclislerine kadınlar da katılmakta ve başlarını örtmeksizin erkeklerin yanında bulunmaktadır (Melikoff, 1993: 174).
Ahmed Yesevî hakkında verilen bu bilgiler, onun adına derlenmiş Divân-ı Hikmet adlı eserdeki kimi ifadelerle çelişmektedir. Ahmed Yesevî, hikmetlerinde tarikatlarına mensup olmak için “şeriatı yaşamayı” şart olarak ileri sürmektedir. Onun hakkında anlatılan menkıbelerde ise Yesevî’nin haremlik-selamlık konusuna dikkat etmediği, kadınların ise başlarını örtmediği ifade edilmektedir. Buna göre Yesevî’nin görüşlerinde “şeriat” denilen kurallar sistemi günümüzde dinî çevrelerde anlaşıldığı gibi değildir. Başka bir değişle Ahmed Yesevî’ye ait anlatılar efsanevîdir. Ahmed Yesevî’nin hikmetlerinin kendisinin ölümünden çok sonra derlenip yazıya geçirilmesi nedeniyle onun deyişlerinin de otantik olmadığı kesindir.
3. Ahmed Yesevî’nin Oğuzlar üzerindeki etkisi:
TDV İslâm Ansiklopedisi’nde “Türklerin Müslüman olması” konusunda şu bilgiler yer almaktadır:
- “Tarihçiler (960) yılında 200.000 çadırlık bir Türk topluluğunun Müslüman olduğunu bildirirler. Bu Türk topluluğu Karahanlı hanedanının hâkim bulunduğu yerlerdeki Yağma, Karluk, Çiğil, Tohsı ve diğer Türk kavimlerinden oluşmaktaydı. Oğuzlar arasında da X. yüzyılın ikinci yarısında İslâmiyet’in epeyce yayılmış olduğu anlaşılmaktadır. Son Sâmânî emîri İsmâil b. Nûh’un, Mâverâünnehir’i Karahanlılar’ın elinden geri almak için giriştiği faaliyetler sırasında Oğuz yabgusunun yanına giderek onunla ittifak yaptığı, dünürlük kurduğu ve yabgunun daha sonra Müslüman olduğu kaydedilmektedir (392/1002).” (Sümer, 2007: 326-327).
Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere Ahmed Yesevî’nin Oğuzların Müslüman olması meselesinde doğrudan etkisi bulunmamaktadır; zira Karluk, Çiğil Türkleri 960’da İslâm’ı kabul ettiğinde, Oğuzlar ise 1002’de İslâm’a geçip “Türkmen” olarak anılmaya başladığında Ahmed Yesevî henüz irşat yapabilecek durumda değildir. Ancak literatürde Ahmed Yesevî’nin “Türklerin Müslümanlaşması”nda etkisinin büyük olduğu yolunda makaleler bulunmaktadır.
Bu iddialara şu itirazlar sunulabilir:
İslam dünyasında tasavvuf, Abbâsî ve Selçuklu devletleri tarafından desteklendi ve “ideolojik aygıt” olarak işlev kazandı. “Türklerin Müslümanlaştırılması tasavvufla gerçekleşti” şeklindeki söylem, sûfî teşkilatların arkasındaki Abbâsî-Selçuklu devlet destekleri görülmediğinde anlamsız kalmaktadır. Abbâsî ve Selçuklu yönetimleri İslâm dünyasında Batınîliğin egemenliğinin kırılması için teolojik ve popülist çözüm arayışındaydı. Bu çözümün tasavvufa siyasal/ekonomik/sosyal meşruiyet tanıyarak sağlanabileceği düşünüldü. Tasavvuf toplumsal yapıdaki çözülmeyi engelleyebilseydi ve bahsedildiği gibi Türklerin “devlete muti” dindarlaşmasını sağlayabilseydi, Oğuzların isyan etmemesi ve Selçuklu Devleti’nin yıkılmaması gerekirdi. Sultan Sencer tasavvufa toplumsal hiyerarşide büyük bir alan açtığı halde Oğuzları devlete boyun eğdirememiştir. Ahmed Yesevî, 63 yaşına girdiği zaman, yerin altına temsilî bir mezar kazdırıp inzivaya çekildi. Bu hadisenin gerçekleştiği tarihin (1093+63=) 1156’da olduğu düşünülebilir. Selçuklu’ya Oğuz İsyanı ise 1153’te başladı. Muhtemel ki Ahmed Yesevî Oğuz isyanı başladıktan ve Sultan Sencer’in Oğuzlar tarafından esir alınmasından sonra mezar kazdırmış olmalıdır. Sûfîleri destekleyen Sultan Sencer daha sonra esaretten kurtulmuş, ancak Oğuzlarla mücadelede başarısız kalmış, 1157’de vefat etmiştir. Ahmed Yesevî Selçukluların akıbetini gördüğü için “mezarda inzivaya çekilmiş” olmalıdır. Bu noktada Ahmed Yesevî’nin “sünnet” tasavvurunun da tartışmalı sayılması gerektiği; zira, Hz. Peygamber 63 yaşında vefat ettiği için Pir’in kendine mezar kazdırıp inzivaya çekilişini “sünnet” saymasının “Hanefî-Mâtürîdî akıl” ile çelişik olduğu ifade edilebilecektir. Diğer yandan Ahmed Yesevî’nin oğlunun öldürülmesi de Pir’in yeraltında inzivaya çekilmesinde etkili bir gerekçe olarak okunabilecektir. Ahmed Yesevî’nin oğlunu öldürenlerin Oğuzların Avşar boyunun Karaman oymakları olduğu ifade edilmiştir (Ünalan, 2017: 117). Bir diğer husus olarak Ahmed Yesevî’nin zaten Oğuzlara hitap etmediği, Çağatay lehçesinde konuştuğu hususu da dikkate alınmalıdır.
4. Sonuç:
Makale boyunca ortaya konulduğu üzere gerek Abbâsî iktidarı gerekse Selçuklular tasavvufu iktidar olmanın aracı olarak kullanmış, “fırka-i naciyeden” saydıkları sûfî oluşumların önünü açmış görünmektedir. Tasavvufun taban hareketleri (halk inançları, kerametler) devletin “meşruiyet” ve “kontrol” mekanizmalarıyla uyumlu olduğu ölçüde desteklenmiştir. Ahmed Yesevî’nin tasavvufî yolu da bu destekten beslenmiştir. Ancak Oğuz İsyanı (1153) ile sûfî oluşumlar bakımından Selçuklu coğrafyasında güvenlik şemsiyesi kırılmıştır. Ahmed Yesevî’nin oğlunu öldüren Türk toplulukları Anadolu’ya yönelirken, Ahmed Yesevî de irşadı için yeni bir strateji belirlemiştir.
Lütfi BERGEN
Kaynaklar:
- Cevelek Yasemin Sarı, Abbâsîlerde Halife Nâsır Li- Dînillah ve Sonrası Fütüvvet Teşkilatı, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Sayı: 12 (5), 2023.
- Demir Abdülkadir, Selçukluların İlk Asrında Sûfî-İktidar İlişkisi, T.C. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı (Yüksek Lisans Tezi), 2023.
- Melikoff Irene, Uyur İdik Uyardılar, Cem Yayınevi, 1993.
- Müminov Aşirbek Kurbanoğlu, Mübeyyidiyye-Yaseviyye Alakası Hakkında, Bir Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, Sayı: 1, 1994.
- Sümer Faruk, Oğuzlar, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 33, 2007.
- Ünalan Sadık, Karamanoğlu Beyliği’nin Sosyal-Kültürel ve Dinî Hayatı, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 22 (1), 2017.
[1] Aşirbek Kurbanoğlu Müminov, Ahmed Yesevî’nin Nakşî silsilesine bağlanmasını kabul etmemektedir: “M. F. Köprülü, Yesevî doktrininin ideolojik değerini incelerken maalesef, Ahmet Yesevî’nin fıkirlerinin esasını Yusuf Hernedanî’ye dayandırır. Konunun bu açıdan değerlendirilmesi bizi, Yesevîyye ve Nakşibendîyye tarikatlarına dair bazı meseleleri dış görünüşe göre, sathi olarak mukayese etmek ve bu iki tarikatın da esasını Hocagâniyye Tarikatı’nda aramak gibi yanlış bir yola iter. Nakşibendiler tarafından ortaya atılan ve onlara hizmet eden bu fikir, bugüne kadar bir eserden diğerine geçerek, birçok araştırmacıyı yanıltmıştır.” (Müminov, 1994: 115).

Son Yorumlar