Kayboluşun ve Şeffaflığın Psiko-Draması

Kim kaldırır bu göğsümüzdeki kılıçları, Tanrım?
Kim taşır bu kadar şeffaf bir acıyı
kanatlara dönüşmüş, biri korkudan, biri unutulmuş ışıktan?
Süzülüyoruz
yerle gök arasında değil artık,
bir duanın unutulmuş kıvrımında,
insanın içindeki sonsuz çöküşteyiz.

Ve sen,
ışığın elleriyle ördüğüm yabancı,
neden fısıldıyorsun hep aynı heceyi?
aşk… aşk… aşk…
Bu titreyiş senin mi, benim mi?
Yoksa her doğan çocuğun
bilmediği bir ayrılıkla mühürlenmiş ilk soluğu mu?

Ey ruh!
Sen misin içimde kıpırdayan o eski hatırlayış?
Bir çilek tarlasının tam ortasında,
ruhumuzun geçmişte kalmış bir melodiyi
ölü yapraklara fısıldayarak yankıladığı an?

Ben oradaydım.
Ruhlar birleştiğinde
bir lanetin içinden geçer gibi.
Ve kalbimde, zamanın ötesinden
yalnız bir ses yankılanır:
aşk… aşk… aşk…

Ama neden her aşk,
bir çemberin içine doğar da
o çember hep saat yönünün tersine akar?
Neden gövdemi seyreden gözler
insan değil, bir kuşun gözleri?
Neden ben, ben değilim de
rüzgârla karışmış gölgem gibi
yalnız ve seyrekim?

Ey ruh,
bunu bize neden öğrettin?
Bu paslı koloniyi neden içimize yerleştirdin?
Her yeni doğan, neden
kanadın çivisidir artık?

Biz artık ne yere aitiz
ne göğe.
Biz artık bir çizgiyiz
düşmeyen ama varamayan.
Ve her şeyin sonunda
yalnızca o üç harf kalır geriye:
aşk… aşk… aşk…

Ekim Betül UÇAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir