Endülüs’e ve Filistin’e yakılan ağıtlara asla karşı olmadığım gibi benim yüreğimde de kanar bu coğrafyaların yarası… Ama, nedense Rumeli’de bıraktığımız topraklara ve o topraklardan göç etmek zorunda kaldığında yollarda ölüme, açlığa, yoksulluğa mahkum olan ya da göç bile edemeden katledilen canlara ağıtı pek yakıştıramayız. Belki de bu acıları hatırlamak istemeyişimizdendir yok sayışımız.
Hele Kazan’a, Kırım’a, Astrahan’a, Kaşgar’a bırakın ağıt yakmayı, yaşanan acılardan ve kaybedilen değerlerden haberimiz bile yoktur.
Kazan, sene 1552… Yüz elli bin kişilik orduyla topraklarını işgal eden Ruslara karşı otuz üç bin asker ve on beş bin süvari ile sonuna kadar yiğitçe savaşsalar da Kazan dayanamadı…Akabinde 510 camiden 418’i yok edildi, Hristiyanlaştırma için ağır baskılar, sürgünler uygulandı ve çıkan isyanlarda binlerce Müslüman Türk öldürüldü. Kazan’da başlayan bu Rus istilası ve mezalimi Kırım’a, Astrahan’a, Sibir’e, Ufa’ya, Orenburg’a, Hokand’a, Buhara’ya, Hive’ye ve ardından Çin’in işgali altındaki Doğu Türkistan hariç Türkistan’ın bütününe uzandı.
Türkistan… Yıllardır Kemalistlerin yok saydığı, Liberal ve Batıcıların umursamadığı, İslamcıların ihmal ettiği, Milliyetçilerin ise sadece lafını ettiği, ve maalesef bir dönem fetöcülerin insafına bırakılmış olan bir garip coğrafya…
Türkistan… Batı’da Hazar Denizi’nden başlayıp Doğu’da Moğolistan ve Altay Dağları’na, güneyde Kopet -Hindukuş – Kunlun dağları ile Afganistan’a, kuzeyde Aral ve Balkaş göllerinin ötesinde Kırgız bozkırına kadar uzanan yüzölçümü 6 milyon km²’lk bir vatan…
Türkistan… Bugünkü Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Doğu Türkistan’ı içine alan Batılıların Orta Asya dedikleri bu topraklara Azerbaycan’ın, Kafkasya’nın, Astrahan’ın, Kırım’ın, Kazan’ın, Ufa’nın, Sibirya’nın da içine alınabileceği bir geniş alan… Hatta, Afganistan’ın kuzey yarısını da Türkistan coğrafyasının içine katabiliriz.
Tarihinde, önceki yüzyıla damga vurmuş bir çok kahraman, mücadele adamı, bilim adamı siyaset adamı Türkistan sevdalısı, Turan davacısı, İslam mücahidi ortaya çıkaran mümbit bir coğrafyadır Türkistan…
Doğu Türkistan’da Yusuf İsa Alptekin gibi, Osman Batur gibi, Ural-İdil bölgesinde Başkurtların lideri Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal gibi, Gaspıralı İsmail gibi, Sultan Galiyev gibi, Sadık Töre gibi, Alihan Bökeyhanov gibi ve Enver Paşa gibi 1890-1941 yılları arasında yaşamış Mustafa Çokay da bu Türkistan sevdalılarından birisidir.
Mustafa Çokay; Deşt-i Kıpçak denilen coğrafya’da yaşayan bir Kazak ailesinin çocuğudur. 25 Aralık 1890’da bugün Kazakistan’ın Kızılorda bölgesinde yer alan Akmescid’de doğdu ve 27 aralık 1941’de 2. Dünya Savaşı sırasında tifus hastalığından vefat etti. Ancak Almanlar tarafından “Türkistan Lejyonu” adıyla kurulan ordu projesinde çalışmayı reddettiği için Berlin’de zehirlenerek öldürüldüğünü iddia edenler de vardır.
Önce Çarlık Rusya’sı, sonra Sovyet Rusya işgali altında bulunan Müslüman ve Türk halklarının birliği için mücadele eden bir dava adamıydı Çokay…
Petersburg’ta Hukuk Fakültesi’nde okurken Birinci Dünya Savaşı patlak verince okul arkadaşlarını örgütleyerek Osmanlı Devleti için gizlice para topladı ve bu parayı dokunaklı bir mektup ile Osmanlı’nın Rusya elçisi Turhan Paşa’ya teslim etti.
13 Aralık 1917’de Alihan Bökeyhanov başkanlığında kurulan Alaş-Orda Milli Muhtar Hükümetinin Dış İşleri Bakanlığını yaptı. Ayrıca,1918’de Hokand’ta kurulan ve ömrü 1 yıl sürmeyen Türkistan Millî Muhtar Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Dış İşleri Bakanı olarak da görev yaptı.
1918 yılında başta “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesi gibi vaat ettiği ilkelerin hepsi balon çıkan Bolşevik Rusya tarafından bu hükümetler dağıtılıp hakkında idam kararı verilince Mustafa Çokay önce Taşkent sonra Orenburg, Mangışlak, Bakü, Tiflis’te mücadelesine devam etti. Bolşeviklerin bu şehirleri tek tek ele geçirmesi üzerine 1921’de İstanbul’a geldi. İşgal altındaki İstanbul’da faaliyet imkanı bulamayınca Fransa’ya geçerek Paris’e yerleşti.
“Uluğ Türkistan” gazetesinde çıkan bir makalesinde “Yoqalsın Tatarlar, Sartlar ve Kazaklar, yaşasın Türkçülük ve İslam…” haykırışı ile bütün Türkleri tek bir bayrak altında toplama ülküsünü dile getirmiştir. Bağımsızlık ve Türkistan birliği, Cedidçilik temel hareket noktalarıydı.
Mustafa Çokay, 1921 yılında 2 yıl kaldığı Tiflis’te çıkartmış olduğu “Şafak” dergisinde “Anadolu Mektupları” adı altında yayımladığı makalelerle Anadolu’da yapılan Mili Mücadele’ye destek verdiği gibi Türkistan milli hareketini İttihat ve Terakki ilkeleri üzerine inşa etmiş bir aydın olarak Berlin’de yayınlattığı “Yaş Türkistan” dergisi ile de Türkistan’ın istiklali için mücadele veren Enver Paşa’ya da kayıtsız kalmadı. Bolşevikler adına çalışan
Agabekov’un, Enver Paşa’nın şehadetini küçültmek ve aşağılamak için yaptığı tezvirata karşın Yaş Türkistan dergisi Enver Paşa ile beraber mücadele ederken bu şehadetin bizzat şahidi olan Türkistanlıların dilinden gerek bu şerefli mücadeleyi gerekse Enver Paşa’nın kahramanca şehadetini efkar-ı umumiyeye en doğru şekilde anlatılmasını sağladı.
Kendisi 1921 tarihinde işgal altında olan İstanbul’da barınamasa da; hatta Berlin’de 1929’dan 1939’a kadar on yıl boyunca 117 sayı yayımlamış olduğu “Yaş Türkistan” (Yaş, genç demektir) dergisinin 6 Ekim 1934 tarihinde Rus baskısına boyun eğen Bakanlar Kurulu’nun kararıyla Türkiye’ye sokulması yasaklansa da Mustafa Çokay, “Dünya Türklerinin iki vatanı vardır. Birincisi kendi anavatanı, ikincisi Türkiye’dir.” diyerek Türkistan sevdası yanında Türkiye sevdasını da aşikar etmiştir. Daha önce de, ilk defa 5 Haziran 1927’de İstanbul’da çıkartılan ve yazarları arasında Mustafa Çokay ile birlikte Zeki Velidi Togan, Osman Koca, Abdülkadir İnan, Abdulvehap Oktay ve Tahir Çağatay gibi Türkistanlı fikir, bilim ve mücadele adamlarının yazdığı ve Türkistan’ın birlik ve bağımsızlığını amaçlayan “Yeni Türkistan” dergisi 39 sayı kadar çıktıktan sonra Sovyet rejiminin Türkistanlıların çıkardıkları yayın organlarını Pantürkizm ve bölücülükle suçlayıp Türkiye’ye siyasi baskı yapması üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla Türkistanlıların çıkardığı diğer dergilerle beraber 1931 yılında kapatılmıştı. Mustafa Çokay buna rağmen Türkiye sevdasından vazgeçmemiştir
Hitler Almanya’sının İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’yı işgal etmesinin ardından 1920’li yıllardan beri Paris’te bulunan Mustafa Çokay, Almanlar tarafından tutuklanarak Berlin’e götürüldü. Daha sonra Alman Hükümeti, Çokay’ı, esir Türkistanlılarla ilgili kurdukları komisyonun başkanlığına getirmiştir. Esir kamplarındaki Türkistanlıların sorunlarını çözmek için çalışan Çokay, Alman hükümetinin “Türkistan Lejyonu” kurmak ve başına kendisinin geçirilmesi düşüncesini kabul etmemiş ve bir süre sonra da 1941 yılında vefat etmiştir. Yetkili makamlar Mustafa Çokay’ın esir Türkistanlı askerler arasında gezerken yakalandığı tifüsten öldüğünü açıklasalar da “Türkistan Lejyonu” projesini kabul etmediği için Almanlar tarafından zehirlenerek öldürüldüğü iddiası hakikat olsa gerektir.
Merhum Mustafa Çokay’ın evladiyelik “Dünya Türklerinin iki vatanı vardır. Birincisi kendi anavatanı, ikincisi Türkiye’dir.” sözünden yola çıkarak bana göre, dünyada Müslümanların da iki vatanı vardır, biri kendi ana vatanı, diğeri ise
Türkiye’dir. Hatta Müslüman ve Türk olmasa da mazlum milletlerin de iki vatanı vardır; birisi kendi ana vatanı diğeri Türkiye…
Ömrünü Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tacik bütün Türkistanlıların istiklaline adayan büyük mücahit Mustafa Çokay’ın ruhu şad olsun ve sağ kalasın Türkiye, hep var olasın.
Ufuk DORUK

Son Yorumlar