Nefret Dili

İletişim dilinde etkili olan insanların kendi duyguları üzerinden, “ben” diliyle konuşmasıdır. Ama insanın doğasında, çoğunlukla başka insanları suçlayıcı “sen” diliyle konuşma vardır. Bu dilin en ağır boyutu ise “nefret” dilidir. Nefret dili başlıca iletişim engelidir. Toplumu ayrıştırıcı bir konuşma dilidir. Bir toplum ne kadar çok nefret dili kullanıyorsa, o toplum o derece cehalet denilen kültürel yoksunluk içindedir. Böyle bir toplum birçok belaya maruz kalır ve beka endişesini kendisi yaratır.

Nefret dilini kullananlar genelde üç toplumsal gruptur: Maceracılar, reaksiyonerler ve misyoncu eylemcilerdir.

Maceracılar, genelde genç, örgütlü olmayan, grup içi davranışlarla hareket eden kişilerden oluşur. Nefret dilini kullandığı sırada bu kimseler “övünme ve böbürlenme” duygusu taşır. Toplumsal grup içerisinde “kabul görme ve kendini ispat etme” davranışları gösterir.

Reaksiyonerler, toplumsal statülerinden ve konumlarından ötürü, “ayrıcalıklarını” korumak amacıyla diğer insanları tehdit olarak algılar ve onlara karşı nefret duyarlar.

Misyoncular ise şiddet davranışları gösteren en tehlikeli gruptur. Onlar, düşman diye gördükleri insanları yok etmeye çalışırlar.

Nefret dilinin toplumda çok büyük olumsuz sonuçları var:

Nefret diline muhatap olan mağdur insanlar sessizleşir, kamusal alandan çekilir ya da çıkarılır. Mağdur edilen insanların her türlü hakları engellenir. Mağdurların demokratik sisteme katılma cesaretleri sona erer. Nefret diline izin verildiği, hatta sonuçları bilinerek teşvik edildiği toplumlarda, farklı düşünenlerden nefret edilir ve onlardan korku duyulur. Aslında nefret dilinin kullananlar, kendileri suç işlemiş oldukları halde, mağdur insanları ‘suçlu’ ilan ederler. Nefret misyoncuları, mağdur kişilere karşı yapılacak tüm haksız davranışları bu şekilde topluma onaylatırlar.

Demokrasi kültürüne en büyük engel, nefret dilidir. Toplumdaki doğal sosyal ilişkilere, kültürel etkileşime, birlikte yaşama kültürüne açık bir tehdittir. Toplumda farklı toplumsal gruplara gösterilen nefret dilinin ve nefret suçlarının yaygınlaşması, toplumsal barışı bitirir. Bir de kışkırtıcı ajanlar, toplumda “kitle psikolojisi” oluştururlarsa, mağdurlara yönelik linç gibi büyük şiddet eylemleri gerçekleşir.

Nefret dili konusunda, Türk toplumu da ciddi sorunlar yaşamaktadır. Toplumda hukuk kültürü yeterince yaşamadığında, Anayasal hak ve özgürlükler çoğu zaman kağıt üzerinde kalmaktadır.

Gerçekten de “nefret ve ayrımcılık” suçları; Türk Ceza Kanunu’muzda (122. madde) yazılıdır: “Bir kimsenin dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlamak ya da bunları açıklamaktan veya yaymaktan menetmek; dini inançların yerine getirilmesine engel olmak; inanç, düşünce ve kanaatlerden kaynaklanan yaşam tarzına müdahalede bulunmak; dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle, bir kimsenin kamuya arz edilmiş bir hizmetten yararlanmasını, işe alınmasını ve olağan bir ekonomik faaliyette bulunmasını engellemek” şeklinde açıklanmıştır. Ancak kanunda nefretin ve ayrımcılığın tanımının bulunması, bu yasaya uyulduğu anlamına gelmemektedir. Sorunun çözümü için toplumun hukuk kültürü kazanması gereklidir.

Öyleyse, bu kadar olumsuz neticeleri olan, birlik ve dayanışma ruhunu öldüren nefret dili ve suçları ile nasıl mücadele edeceğiz?

Nefret söylemlerine karşı eleştirel tutum takınarak, doğruya, iyiye ve güzele yönelik bir zihniyet dönüşümü sağlamalıyız. Başta eğitim, medya, yargı vb. toplumsal kurumların ürettiği nefret ve şiddet dilini en aza indirmeliyiz. Medyanın dolaşımda tuttuğu “mutlu şiddet” gibi üretilen nefret ve şiddet söylemleri konusunda farkındalık bilinci aşılamalıyız. Sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları ile vatandaşlarımızı nefret dili konusunda bilinçlendirmeliyiz. Çok kültürlü, eşitlikçi ve çoğulcu anlayışları güçlendirmeliyiz. Müzakereci ve demokratik tutumları teşvik etmeliyiz. Bireylere çatışma çözüm yöntemlerini öğretmeli, toplum üyelerinin çok kültürlü ve çok taraflı anlayışları geliştirmesine imkân vermeliyiz. Topluma farklı düşüncelerden korkmamak gerektiğini anlatmalıyız. Tüm bu kültürel çalışmalara rağmen nefret dilini önleyemediğimizde ise son çare olarak, yasalarla nefret suçunun üreteceği haksızlıkların önüne geçmeliyiz. İşte tüm bu noktalarda devlet yöneticilerine de büyük sorumluluklar düşüyor: Toplumsal sorunlar karşısında, müzakereci bakış açısı geliştirmeleri, birlikte yaşama kültürünü teşvik etmeleri, insanlara kamusal alanda eşit hizmet sunmaları ve insanlar arasındaki ayrımcılığı önlemeleri gerekiyor.

Özetle, topyekûn kültürel bilinçlenmeye ihtiyacımız var. İletişimde, “sen” diliyle başlayan suçlayıcı dilin, “nefret” diline dönüşmemesi için herkesin herkese karşı “ben” diliyle konuşması çok önemli… Nefret dilinin zararları gözetilerek, hak ve özgürlükler konusunda ülke insanlarına eşit ve saygılı davranılmalı… Gösterilecek kültürel çabaya rağmen nefret dili ve suçları engellenemediğinde ise kanunlarla haksızlıkların önüne geçilmeli… Toplumun huzur ve refahı, hukuk bilincine sahip olmamıza bağlıdır.

Metin KAZAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir