Romantizmden Gerçeğe: Türk Cumhuriyetlerinde İletişim Meselesi

Prof. Hilmi Demir geçenlerde ilginç bir X mesajı paylaştı. 22 yılın ardından Türk cumhuriyetlerine gittiğinde durumun pek değişmediğini, okullarda ve üniversitelerde ortak bir ders kitabının bile olmadığını yazdı.

Günaydın!

Necip Fazıl’ın dediği gibi, “33 yıl saatim işlemiş ben durmuşum, Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurtmuşum!”

Her yıl Antalya, Bakü ve diğer gezilecek, eğelenecek yerlerde ne kadar “Türk dünyası“ adı ile toplantılar düzenleniyor Allah bilir. Otuz yıldan fazladır yoksul halkımızın milyonları bu toplantılarda havaya savruldu. Şair olmayanlar şiir festivallerine davet edildiler. Akademisyen olup da Türk dünyasından zerre haberi olmayan insanlar dil, edebiyat, tarih toplantılarında sürekli boy gösterdiler. Bırakın, Kazakistan, Özbekistan’ı… En yakın Azerbaycan’ın bir tek şairini, yazarını veya tarihi dönüşümünü bilmeyen, hatta ismini bile doğru dürüst telaffuz edemeyen nice profesörler gördü bu gözler.

Velhasıl kelam, “derdimiz dünyadan büyük!” Azerbaycan’da Türkoloji sahasında önemli makale ve kitaplar yazan Atatürk Kültür Merkezi Başkanı sayın Prof. Nizami Ceferov’un bu konudaki bir makalesini dibace.net‘te yayınlamayı gerekli gördük.

Orhan Aras

 Türk Dillerinde Çevirinin Misyonu

 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başından itibaren tüm dünyada, dolayısıyla Türk dünyasında da giderek güçlenen entegrasyon süreçleri, halklar arasındaki iletişimin boyutlarını daha önce görülmemiş bir şekilde genişletmektedir; ancak bu durum beraberinde bir dizi sorunu da getirmektedir…

Halk şairi Neriman Hasanzade anlatmıştı. “Moskova’da Kuzey Kafkasya Türklerinden olan şair bir dostumla görüştüğümüzde; bundan sonra Rusça değil, kendi ana dillerimizde konuşmaya karar verdik. Bir süre konuştuk. Ancak sonra bana Rusça dedi ki: “Neriman, Allah aşkına, gel evvelce nasıl Rusça konuşuyorsak öyle devam edelim, çünkü ne dediğinden hiçbir şey anlamıyorum…” Gülerek itiraf ettim ki: “Ben de senin durumundaydım, ancak seni kırmamak için devam ediyordum…” Ve biz Rusçaya geri döndük.”

Halk yazarı Anar’dan da buna benzer bir hikâye duymuştum. Şöyle anlatmıştı: “Türkiye’de geleneksel toplantılardan birindeydik. Türk dünyasının birliğini ısrarla ve özel bir milli hassasiyetle savunan bir hatip, konuşmasında hararetle dünyadaki tüm Türklerin dilinin aynı olduğunu, birbirlerini çeviri olmadan çok iyi anladıklarını söyledi. Bu sözler salonda olağanüstü bir heyecana sebep oldu ve sürekli alkışlarla karşılandı… Yanımda oturan tanınmış Tatar yazarı bana Rusça sordu:

“Neyi alkışlıyorlar?”

Ben meselenin ne olduğunu ona -tabii ki Rusça- söylediğimde, o da Rusça “tamamen doğru” diyerek hevesle alkışlayanlara katıldı.”

Her iki hikâye, birbiriyle çelişen iki kanaate varmamıza imkân tanıyor:

  1. Türk halkları birbirini iyi anlamıyor; Türk dilleri arasında oldukça ciddi farklar oluşmuştur.
  2. Bu halklar, özellikle milli düşünceye sahip aydınları aracılığıyla birbirlerini anlamaya, ana dillerinde konuşmaya büyük ihtiyaç duyuyor, bunun için yollar arıyorlar.

Bu arayışlardan birini (ve fikrimizce ne kadar ısrarlı görünse de en başarısızını) Özbek dilbilimciler teklif ediyor: Farklı Türk dillerinin fonetik, sözcük ve gramer materyalleri arasından uygun birimleri seçip sistemleştirerek “ortak bir iletişim dili” yaratmak. Hatta sanırım böyle bir “dilin” esaslarını veya hatlarını da belirlemiş durumdalar.

Bu girişimin felsefesi şudur: Eğer modern Türk dillerinden herhangi biri “ortak dil” ilan edilirse, diğer Türkler incinebilir. Bu felsefede belli bir mantık olsa da çok konjonktürel ve yüzeyseldir. İşin özüne gelirsek; yapay olarak yaratılmış bir “dil” basitçe işlemez. Mevcut denemeler bunun böyle olduğunu defalarca kanıtlamıştır.

Türk dünyasının en yaygın ve en nüfuzlu dili olan Türkiye Türkçesinin ortak iletişim dili misyonunu üstlenmesine gelirsek; fikrimizce bu, Türk halkları arasındaki anlaşma problemlerinin tamamını çözmüyor.

  • Birincisi: Sayısı 25’e ulaşan Türk halklarının her birinin kendi geleneklerine sahip edebi dilleri mevcuttur. Hiçbir Türk halkı bundan vazgeçmek niyetinde değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Türkiye Türkçesinin nüfuzu ne kadar artsa da bu durum mevcut edebi dillerden (ki bazıları devlet dilidir) vazgeçilmesine yol açamaz.
  • İkincisi: Türkiye Türkçesinin yaygınlaşması, her zaman nüfuzlu uluslararası dillerin (İngilizce gibi) direnciyle karşılaşır. Bir Azerbaycanlı, Kazak veya Özbek entelektüeli, dünyaya açılmak için Türkiye Türkçesinden ziyade İngilizce öğrenmeye çalışacaktır.

Elbette Türk halklarının birbirleriyle Türkiye Türkçesi üzerinden iletişim kurması, İngilizce veya Rusçadan farklıdır; çünkü Türkiye Türkçesi ruhsal olarak da yakındır, doğmadır. Ancak bir problem de bu dilin bazı Türk dillerine neredeyse yabancı bir dil kadar uzak olmasıdır. Örneğin Oğuz kökenli Azerbaycan Türklerinin aksine; Kıpçak Türkleri (Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar vb.) Türkiye Türkçesini anlamakta zorlanır. Çuvaşlar veya Yakutlar (Sahalar) ise neredeyse hiç anlamazlar.

Tüm bunlar, modern Türk halkları arasındaki ilişkilerin genişlemesinde çevirinin rolünün yadsınamaz olduğu sonucuna varmamızı sağlar.

Bugüne kadar Türk dilleri arasındaki çeviriler ya doğrudan ya da Rusça vasıtasıyla yapılmıştır. Post-Sovyet Türkleri arasında Rusçanın ortak iletişim gücü hâlâ mevcuttur ve görünen o ki bir süre daha kalacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki; Türk aydınlarının ana dillerinde yazdığı pek çok eser artık Rusçaya çevrilmiyor. Bu yüzden, bu eserlerin bir Türk dilinden diğerine çevrilmesine duyulan ihtiyaç tartışmasızdır.

Azerbaycan’da Latin alfabesine geçildikten sonra Türkiye Türkçesiyle iletişim daha da sıklaşmıştır. Ancak aynı durumu diğer Türk dilleri (Özbekçe, Kazakça, Tatarca vb.) için söyleyemiyoruz. Azerbaycanlılar, bu coğrafyalarda neler yazılıp konuşulduğunu pek bilmiyorlar.

Türkiye, bu sorunu aşmak için ciddi adımlar atmıştır. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türkiye’ye eğitime gelen gençler, bugün büyük bir çevirmen ordusu oluşturmuştur. Türkiye’de pek çok Türk dili üzerine uzmanlaşmış kadrolar yetişmiştir. Azerbaycan’da ise işin kolayı seçilmektedir: Eskiden Rusça üzerinden okuduğumuz eserleri şimdi Türkiye Türkçesi üzerinden okuyoruz. Diğer Türk dillerinden doğrudan çeviri yapacak kadroların yetişmesi üzerine ise henüz bir planımız bulunmuyor.

Türk Dilli Devletler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) kurulduğunda, toplantıların hangi dilde yapılacağı tartışılmıştı. En iyi yol bulundu: Her delege kendi devlet dilinde konuşuyor, diğer dillere ise simultane çeviri yapılıyor. Bir süre sonra milletvekilleri birbirini çevirisiz anlamaya başladı. Aslında Azerbaycanlılar ile Türkiye Türkleri veya Kazaklar ile Kırgızlar arasında çeviriye çok da ihtiyaç yoktur. Pratikte iki ana kanal işlemektedir: Azerbaycan-Türkiye Türkçesi ve Kazak-Kırgız Türkçesi.

Sonuç olarak; Azerbaycan’da üniversitelerde Özbekçe ve Kazakça gibi dillerin (en azından ikinci dil olarak) öğretilmesine başlanmalıdır. Çünkü Özbekçeyi bilmek Karluk grubuna, Kazakçayı bilmek ise Kıpçak grubuna hâkim olmak demektir.

Türk dilleri arasındaki karşılıklı çeviriler sadece bilgi alışverişi sağlamaz; aynı zamanda aynı kökten gelen bu dilleri sözcük ve gramer bakımından zenginleştirerek çok önemli bir dilsel ve bilişsel misyonu yerine getirir.

Prof. Nizami CEFEROV

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir