Ahmed Yesevî’nin Anadolu’yu şenlendirmediği yolundaki düşüncemi eleştiren yazarlar, bu yoldaki ifadelerimi, “Türklüğün manevî hayatında Ahmed Yesevî diye birisi hiç olmadı” şeklinde algılamakta veya bu doğrultuda anlaşılacak bir retoriğe başvurmaktadır. Oysa Anadolu Mayası Tezi’nin eleştirilmesi bağlamında Ahmed Yesevî’ye yönelik yorumlarım, Yesevîliğin etkisinin Anadolu’da Türkistan’daki gibi bir işleve sahip olmadığı ve hatta olamayacağı hakkındadır. Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı mensubu halklar ile ilişkisini “Türk Milleti’nin Birliği” idealinde belirleyebilmesi için bu mefkûreye dair bir tarih/toplum perspektifiyle hareket etmesi gerekliliği bulunmaktadır.
Türkiye’de Yesevîlik Nakşibendilik ile ilişkilendirilmekte ve hatta “1000 YILCI MİLLİYETÇİLİK” ideolojisinin aracı haline dönüştürülmektedir. Milliyetçi aydınlar Anadolu’nun Ahmed Yesevî ile şenlendirildiğini ifade ederken somut delil ortaya koyamadıkları gibi, Yesevî’nin Nakşibendi olduğuna dair iddialarda bulunmaktadır. Milliyetçi aydınların Ahmed Yesevî’nin Anadolu’yu şenlendirdiğine dair argümanları, Yesevîliğin Anadolu’ya medeniyet, düzen, siyasal iktidar, adalet getirdiği retoriğine dayanmaktadır. Oysa Yesevî silsile ile Anadolu’daki sûfî hareketler analitik bakışla ele alındığında tutarsızlıklar ortaya çıkmaktadır. Bu makalede söz konusu tutarsızlıklara işaret edilecektir.
Arslan Bâb, Ahmed Yesevî, Hâkim Ata, Zengi Ata, Seyyid Ata, Özbek Han:
Klasik anlatıya göre Ahmed Yesevî’nin silsilesi bu isimlerden oluşmaktadır. Söz konusu anlatı, Ahmed Yesevî’nin erken dönem mürşidi, doğum ve ölüm tarihi tespit edilememiş olan Arslan Bâb’dır. Hayati Bice’nin makalelerinde Arslan Bâb (Baba)’nın Ahmed Yesevî ile ilişkisi şöyle aktarılır (özetleyerek alıntıladım):
“Ahmed Yesevî’nin ilk gençlik yıllarını, Yesi’de Arslan Bâba eğitiminde geçirdiği kaydedilmiştir. Ahmed Yesevî’nin manevî feyz aldığı kaynaklar arasında öncelik taşıyan ‘Arslan Bâba’ ismi hem çeşitli menkıbe ve rivayetlerde hem de Ahmed Yesevî’ye ait hikmetlerde ortaklaşa olarak belirtilen; tasavvufî eğitimini üstlenen bir isim olarak öne çıkar. Arslan Bâba, Ahmed’in babası İbrâhim Ata öldükten ve yedi yaşında yetim kaldıktan sonra ablası ile birlikte Sayram’dan Yesi’ye geldiğinde, Ahmed Yesevî’nin hem mürşidi hem de manevî babası olmuştur. Arslan Bâba’nın, bu görevi Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’ın manevî işaretiyle üstlendiği de nakledilir. Arslan Bâba nezdindeki manevî eğitimi sonrasında, henüz genç sayılabilecek bir çağında olan Ahmed Yesevî, zâhirî ve bâtınî eğitimini tamamlamak için devrin en önemli bir İslâm kültür merkezi olan Buhara’ya gidecektir. Menkıbe, Buhara’ya gidişin Arslan Bâba işareti ile olduğunu nakleder. Ahmed Yesevî’nin ilk halifesi ve Arslan Bâba’nın oğlu olan Mansur Ata, Süleyman Hakîm Ata, Sûfî Muhammed Dânîşmend, Şeref Ata, Zengî Ata, Seyyîd Ata, Baba Mâçin, İsmail Ata, Süleyman Gaznevî, Seyyîd Mansûr Kaşıktıraş, gibi namlı halefleri yanında adları o kadar bilinmeyen mürşîdler de hayırlı halefler olarak her yerde Ahmed Yesevî’nin belirlediği kurallar doğrultusunda bir irşad faaliyetini sürdürdüler.” (Bice, 2014: 457-458, 468).
Görüldüğü gibi Hayati Bice’nin verdiği silsilede Ahmed Yesevî’yi sûfî irşad ile manevî anlamda eğitenin Arslan Bâb olduğu ve Arslan Bâb’ın oğlu Mansur Ata’nın da Ahmed Yesevî’nin müritleri arasında bulunduğu ifade edilmektedir. Şimdi bu tespitten sonra Ahmed Yesevî’nin halifeleri hakkında bilgilere odaklanabiliriz.
- Hâkim Ata (ö. 1186):
Mustafa Kara’nın anlatımına göre Hakîm Ata, Ahmed Yesevî’nin Türkler arasındaki en meşhur halifesidir. Ahmed Yesevî bir gün müridlerini tekkeye odun getirmek için ormana gönderir, hava yağmurlu olduğundan müridlerin getirdiği odunlar yanmaz, sadece elbiselerini çıkarıp odunlara örten Hakîm Ata’nın taşıdığı odunlar tutuşur, Ahmed Yesevî bu davranışından dolayı genç müridine ‘Hakîm’ adını vermiştir. Şeyhinden icâzetnâme alan Hakîm Ata irşad için Türkistan’ın güneyinde bir bölgeye yerleşir. Çobanlar, Buğra Han’a ait hayvanların otlağı olan Bağırgan’a (Bakırgan) yerleşen Hakîm Ata’yı çıkaramayınca durumu Buğra Han’a bildirirler, ancak Buğra Han, Hakîm Ata’nın Ahmed Yesevî’nin müridi olduğunu öğrenince Anber adlı kızını ona nikâhladığı gibi kendisi de müridi olur. Hakîm Ata irşad hizmetlerine devam ettiği Bakırgan’da vefat etmiş, Akkurgan’a defnedilmiştir. Kabri bugünkü Kongrat şehrinin yakınlarında bulunur (Kara, 1997: 184). Mustafa Kara’nın verdiği bu bilgilerden hareketle Ahmed Yesevî’nin en önemli halifesinin siyasal himaye gördüğü ifade edilebilecektir. Diğer değişle Yesevîlik, Türkistan’da devlet-din ilişkilerini gözetmiş, “hükümdarlığın damadı” olarak hareket etmiştir.
- Zengi Ata (ö. 1258):
Arslan Bâb’ın oğlu Mansûr Ata, onun oğlu Abdülmelik Ata, onun oğlu Tac Hoca, onun da oğlu Zengi Ata’dır. Rivayete göre Satuk Buğra Han’ın kızı Anber Ana ile evli olan Hâkim Ata vefat edince, Zengi Ata bu dul prenses ile evlenmiştir. Necdet Tosun bu hususu şöyle ifade etmektedir:
“Siyah derili oluşundan dolayı Zengi Ata diye ün kazanmıştır. Taşkent’te yaşadı. İlk eğitimini Arslan Bâba’nın (Bâb) neslinden gelen babası Tâc Hoca’dan aldı. Babasının vefatından sonra Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Hakîm Ata’ya intisap etti ve halifesi oldu. Taşkent yakınlarında bir köyde çobanlık yapan Zengi Ata, Hakîm Ata’nın Hârizm’de vefatı üzerine tâziye için o bölgeye gittiğinde şeyhinin dul kalan eşi Anber Ana ile evlenmek istedi. Anber Ana önceleri buna rıza göstermediyse de Zengi Ata’nın bir kerameti üzerine kabul etti. Rivayete göre Zengi Ata çobanlık yaparken dört gençle karşılaşmış, medrese tahsili görmüş olan bu gençlerin tasavvuf yolunda bir mürşid aradıklarını öğrenince onlara kendisine intisap edebileceklerini söylemiş, gençlerden ikisi hemen, diğer ikisi de biraz tereddütten sonra ona intisap etmiştir. Bunlar tasavvufî eğitimlerini Zengi Ata’nın yanında tamamlayıp hilâfet alan Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata’dır. Zengi Ata’nın Seyyid Ata ve Sadr Ata’yı halkı İslâm’a davet etmek üzere Deştikıpçak bölgesine gönderdiği, onların irşadıyla o dönemde Altın Orda hükümdarı olan Özbek Han’ın halktan 70.000 kişiyle birlikte İslâmiyet’i kabul ettiği nakledilir.” (Tosun, 2013: 262).
Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere Yesevîlik Hâkim Ata’dan sonra Zengi Ata vesilesiyle hükümdarlığın himayesinde hareket etmiş, bir tür Türkistan İslâmcılığı olarak faaliyetgöstermiştir.
- Seyyid Ata (ö. 1302):
Mustafa Uyar’ın makalesinde Seyyid Ata’nın faaliyetleri hakkında şu izah yapılmaktadır:
“Özbek Han (1313-1340), Altın Orda Devleti’nin en önemli hükümdarı addedilmektedir. Devlet, onun zamanında altın çağını yaşamıştı. Özbek Han, tahminen 1320 yılında, tahta oturduktan sonra Müslüman olmuş ve Muhammed adını almıştı. İslâmiyet, onun Müslümanlığı seçmesi ile Altın Orda Devleti’nde kalıcı hale geliniş ve yaygınlaşmıştı. Özbek Han’ın Müslüman olmasında rolü en fazla öne çıkan Türk şeyhi, Seyyid Ata’dır. Seyyid Ata, bir Yesevî şeyhi idi ve Zengi Ata’ya intisab etmişti. Zengi Ata ise, Hoca Ahmed Yesevî’nin müntesiplerinden Hâkim Ata’nın mürididir. Kaynakların bildirdiğine göre Seyyid Ata, şeyhi Zengi Ata tarafından İslâm’ı yaymak, Tatarları Müslümanlık çatısı altında toplamak üzere Taşkent’ten Deşt-i Kıpçak’a gönderilmişti. Seyyid Ata, Özbek Han’ın Müslüman olmasını sağladıktan sonra ona Muhammed ismini vermişti. Bu şeyh, han ile birlikte İslâmiyet’e girenlerin Türkistan’a gitmelerine de öncülük etmişti.” (Uyar, 2021: 256).
Tungysh Abylov ise makalesinde Seyyid Ata’nın Özbek Han’ın İslâm’ı kabul etmesinden sonra siyasal imtiyaz elde ettiğine işaret etmektedir:
“Zengi Ata, Ahmed Yesevî’nin müridi Hakîm Ata’nın (ö. 582/1186) mürididir. İlim tahsilinden sonra Zengi Ata, Sadr Ata ve Seyyid Ata’yı Türkler arasında İslâmiyet’i yaymak amacıyla Deşt-i Kıpçak ve Saraycık’a göndermiş, onlar da o dönem Saraycık’ta bulunan Altın Orda Han’ın İslâm’a davet etmişlerdir. Özbek Han İslâm’ı kabul ettikten sonra Sultan Giyâseddin Muhammed, ‘Özbek Han’ olarak resmi bir isim almış ve bazı siyasi ve idari reformlar yapmaya başlamıştır. Mesela onun döneminde Altın Orda’nın Türk-Moğol idari sistemine Müslüman müftüler ve kadılar girmiştir. Bu dönemden sonra sûfîler ve onların zaviye ve hankahları her zaman Altın Orda’nın yönetici sınıfının himayesinde olmuştur. Örneğin İbn Battûta: ‘Sultan Özbek, her Cuma onu ziyarete gelir, ama o (şeyh), onu karşılamaya çıkmaz ve onun önünde durmaz. Sultan onun önünde oturur, onunla en sevecen şekilde konuşur ve onun yanında alçakgönüllüdür’ demiştir. Seyyid Ata hakkında Netanzî’nin eserindeki rivayet dikkat çekicidir: ‘Ariflerin sultanı evladından Seyyid Ata lakaplı Seyyid Muhammed el-Yesevî, onun (Aziz Han-T.A.) zamanına kadar yaşadı ve onu kötü amellerden alıkoydu. Aziz Han kabul etti ve bu Seyyid Ata’nın elinden tövbe etti ve ona kızını verdi.’ Burada bahsi geçen Aziz Han, 1364-1365/66 yıllarında hüküm süren Altın Orda hanıdır.” (Abylov, 307-309).
- Sarı Saltuk (ö. 1297?) ve Yesevîlik:
Yesevîlik ile Anadolu ilişkisini ortaya koymak bakımından dikkate alınmasını gerektiren bir veri de Sarı Saltuk hakkındadır. Sarı Saltuk’un Selçuklular döneminde, Horasan ve Türkistan bölgelerinden Anadolu’ya ve Rumeli’ye gelen Danişmendli Çepni zümrelerden olduğu ifade edilmiştir. Necati Demir’in yazdığına göre Trabzon Tekfuru Aleksios, 1214’te Selçuklu topraklarına saldırınca, I. İzzeddin Keykavus Karadeniz bölgesine bir sefer düzenleyerek Aleksios’u esir alıp, Sinop’u fetheder. Bölgeye de Danişmendli Çepnileri yerleştirir. Saltıknâme’de yazıldığına göre Sarı Saltık’ın babası öldüğünde üç yaşındadır. On dört yaşında iken annesi Rebi Hatun da vefat eder. Sarı Saltık’ın 1217 doğumlu olduğu düşünülebilir. Saltıknâme’ye göre önce Kırım’a ve Balkanlara geçmiş, buralarda mücadeleler vermiştir (Demir, 2022: 1-6). Tungysh Abylov, Anadolu’da İlhanlıların baskısı başlayınca Anadolu’dan Altın Orda topraklarına doğru bir göç hareketi başladığından bahseder. 1263-1264’te tahtını kaybederek taraftarlarıyla önce Bizans’a ve sonra Altın Orda’ya gitmek zorunda kalan Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus’a (ö. 677/1278-79) on iki bin kişilik aşiretiyle katılan Sarı Saltık da onlardan birisidir. Sarı Saltık, Kırım’a gittikten sonra, (Evliya Çelebi’ye göre), Karadeniz kıyılarından Moskova’ya kadar uzanan topraklarda gazalara katılmıştır. Evliya Çelebi, Sarı Saltık’ın Hoca Ahmed Yesevî tarafından Anadolu’daki Hacı Bektaş Velî’ye (ö. 669/1271 (?)) gönderilen yedi yüz dervişe önderlik eden kişi olduğunu da yazmıştır. Saltıknâme’ye göre, Sarı Saltık Tatar Hanı (Han-ı Tatar) ile İlhanlılara karşı savaşlara katılmıştır. Muhtemelen burada bahsi geçen Tatar Hanı, Altın Orda Hanı Berke’dir. Nitekim Sarı Saltık’ın Altın Orda’da yaşadığı dönemde (663/1264-1265 yılında) Berke Han ve Nogay liderliğinde Altın Orda ordusu Kafkasya’daki Terek nehri boyunda İlhanlıları mağlup etmiştir (Abylov, 310).
Yesevîlik ve Ulus İnşası:
Bu noktada düşünülmesi gereken husus şudur: Ahmed Yesevî 1166’da ve Hacı Bektaş-ı Velî de 1271’de vefat ettiğine göre Yesevî’nin 1297’de vefat etmiş Sarı Saltık’ı gördüğünden ve görevlendirdiğinden söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki, Sarı Saltık II. İzzeddin Keykavus’un tahtını kaybettiği yılda (1263-1264) Anadolu’dan ayrılmıştır. Bu dönemde Yesevîlik Altın Orda devletinin hizmetine girmiş olup, İlhanlılarla savaşmak konusunda onlara destek vermektedir. Yesevîliğin Özbek Ulusu’nun inşa edilmesinde etkili olduğu konusunda da makaleler yayınlanmıştır. Nitekim Zebiniso Husayn Kamalova, “Özbek Ulusu”nun Özbek Han’ın Müslüman olmasından sonra onların Cuci halkından ayrılıp yeni bir boduna dönüştüğünü anlatır:
“Çoğunluk tarihçilere göre ‘Özbek’ ya da ‘Özbek Ulusu’ terimleri Altın Orda Devleti’nin dokuzuncu Hanı Özbek Han ile ilişkilendirilir. Ebulgazi Bahadir Han, Şecere-i Türk’te Özbek Han’ın il ve ulusunu İslâmiyet’e sokması nedeniyle onun devrinden itibaren bütün Cuci ulusuna Özbek ili adı verilmiş olduğunu belirtmektedir. Mirza Uluğ Bey’in Dört Ulus Tarihi eserindeki bilgilere göre Sultan Muhammed Özbek Han, kendi ulusu ile ilahi saadete kavuştuktan sonra Hazreti Seyyid Ata onları Maveraünnehir’e getirdi. Bu ilahi saadetten nasipsiz olanlar orada (Deşti Kıpçak’ta) kaldılar ve o kalanlar ‘Kalmak’ ismini aldılar. Seyit Ata ve Özbek Han ile gelenlere ‘Bunlar kimdir’ diye sordular. Özbek Han ile geldikleri için onlara ‘Özbekler’ denildi.” (Kamalova, 2022: 25).
Abdullah Gündoğdu da Özbek Ulusu’nun oluşumu bağlamında Özbek Han’ın İslâmlaşma siyaseti güttüğünü ve bu amaçla Yesevîliği araçlaştırdığını yazmıştır:
“Cuci Ulusu’nun konfederatif yapısından kaynaklanan feodal iç çekişmelerin neden olduğu ‘bulkak’ (kargaşa) ortamına son vermek için merkezi bir düzen kuran Özbek Han, devletin doğu kanadı Gök Orda’ya son vererek devleti tek bir orda çatısı altında birleştirmiştir. Daha çok doğudaki gelişmelerle uğraşılan bu süreçte onun Türkistan ve Harezm’in Müslüman ruhanilerinin desteğine kuşkusuz çok daha fazla ihtiyacı vardı. Bu şekilde Özbek Han etrafında örülen efsaneler, onu mistik bir ruhaniye dönüştürmüştür. Bu süreç aynı zamanda doğrudan Özbek etnik oluşumunu açıklar niteliktedir.” (Gündoğdu, 2016: 45); “Bu dönemde Altın Orda ahalisi üzerinde esas etkili olan tarikat Yesevîlik idi. Harezm bölgesi Altun Orda devleti sınırları içerisinde kalabalık yerleşik unsurları bünyesinde barındırmaktaydı. Altın Orda’nın bu yerleşik ahalisiyle, askeri unsurlarını oluşturan göçebeler arasında medeniyet bakımından bir tenakuz oluşmamış olması ilginçtir. Sadece devletin kuruluş dönemi sırasında gözlemlenebilen göçebe yönetici seçkinler ile bu yerleşik nüfus arasında yaşanan zıtlaşma-ayrışma kısa sürede ortadan kalmış, ziraatçı ve hayvancı iktisadiyatı birleştiren bir ortak zemin meydana çıkmıştır. Bunu büyük oranda temin eden, kuşkusuz Türkleşme ve İslamlaşma sürecinin de arkasındaki itici güç olan Türk tasavvufudur. Türk tasavvufu, etnik ve sosyal yönden ayrı olan Kıpçaklarla Moğolları, Harezm ile Bulgar’ı aynı potada eritmeyi başarmıştır.” (Gündoğdu, 2016: 39-40).
Kadir Tuğ da Özbek Ulusu’nun teşekkülünü Yesevîlik ile açıklamakta ve şöyle demektedir:
“Altın Orda devletinde İslâmiyet’in yerleşmesi Özbek Han (1313-1340) zamanında gerçekleşmiştir. Özbek Han’a İslâmiyet’i kabul ettiren ve ona Sultan Muhammed Özbek Han adını veren kişinin, Zengi Ata’nın halifelerinden birisi olan ve Taşkent yakınlarında metfun olan Türkistanlı şeyh Seyyid Ata olduğu ileri sürülmektedir. Daha sonra Özbek Han Meveraünnehir’e geldikten sonra kendisine nispetle halkına da ‘Özbek’ adı verildiği ile ilgili malumatlar bulunmaktadır (…) Özbek Han’dan (1312-1340) sonra genel olarak Özbek veya Özbek Ulusları tabiri kullanılmaya başlanmıştır. Özbek ulusunun çatısı altında yaşayan bütün halk, XV. yüzyıl yani Altın Orda’nın yıkılmasına ve uruglarının da Özbek, Kazak ve Nogay ulusları olarak ayrılışına kadar tek bir kavim olarak sayılmıştır (…) Özbeklerin menşeî Cuci ulusudur (…) Bugün Maveraünnehir’de ve Horezm’de bulunan uruglu Özbekler için Cuci ulusu zamanında ‘Tatar’ tabiri daha geniş olarak yalnız yöneten değil yönetilen kavimler için de kullanılmıştır. Kıpçak Bozkırı’nda yaşayan kavimlere ‘Kıpçak’ denmiştir. Cuci ulusunda ‘Tatar’ adı, sadece doğudan gelen Türk-Moğol unsurları için kullanılırken, Kıpçak adı da Kıpçak Bozkırı’na yerleşen göçebe kavimler için kullanılmıştır. Altın Orda’nın dağılmasından sonra ‘Özbek’ kelimesinin Güney Sibirya’da bir millet ve kavim adı olarak kullanımı, Türkistan’a göç eden göçebe kabileler tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Özbek Han’dan sonra Özbek ismi, Tatar ve Kıpçakların hepsine birden verilen bir ad olmuştur.” (Tuğ, 2019: 50-51).
Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere siyasetin Türkistan’da Yesevîliğe verdiği destek, Yesevîliğin “ulus imalatı” konusunda önemli bir işlev görmesiyle yakından ilişkilidir. Yesevîliğin Cuci/Tatar/Kıpçak halkları arasında yayılması ve teşkilatlanması üzerine Timur da bu tarikata destek vermiş ve kendi siyasetini yerleştirmek yanında halklar nezdindeki meşruiyetini sağlamak için de araçlaştırılmıştır. Hakikatte Türk halkları arasında tasavvufî hareketlerin ya “ulus imalatı” yahut “siyasal meşruiyet” için araçlaşmış olması konusunda tek örnek Özbek Hanlığı değildir. Şah İsmail, Safevî Devleti’ni kurarken Türkmenleri Şiîliğe yönlendirirken, Osmanlı’nın da “Ortodoks İslâm”ın hâmisi olarak hareket ettiği ve Din’i araçlaştırdığı söylenebilecektir. Nitekim Zümrüt adlı bir Türk anneden dünyaya gelen Abbasî halifesi Nâsır Li-dinillâh’ın (1180-1225) da Fütüvvet Teşkilatı’nı kendisine bağlayarak emirlikleri ve devletleri kendisine bağladığı görülmektedir. Anlaşılacağı üzere bu çağlarda siyasal iktidarlar meşruiyetlerini dinî, mezhebî ve sûfî bağlanışlar üzerinden elde etmeye yönelmiştir.
Rıfat İlhan Çelik’in makalesinde bu husus şöyle anlatılır:
“Halife Nâsır 1211 yılında, halifeliğini tanıyan ve onun manevî otoritesini kabul eden meliklere ve emirlere mektup yazarak kendisinden fütüvvet şerbeti içmelerini, serâvil-i fütüvvet giymelerini, fındık-endazlıkta kendisine intisap etmelerini ve bu zanaatın piri olarak kendisini tanımalarını tavsiye etmiştir. Halife’nin davetine İslâm dünyasından birçok hükümdar, Hârizmşâh hükümdarı Alâeddîn Tekiş hariç, olumlu cevap vermişlerdir. Bunlar arasında Ahlat, El-Cezire ve Meyâfakirin hâkimi Melik Eşref, Gazne ve Hind hâkimi Şihabüddîn Gurî, Kiş Emiri, Şiraz Emiri Atabey Sa’d, Halep Emiri Zâhir, Hama meliki Eyyubî Melik Mansur, Türkiye Selçuklu hükümdarı İzzeddîn Keykâvus ve kardeşi Alâeddîn Keykubâd bulunmaktadır.” (Çelik, 2022: 92).
Anadolu’da Fütüvvetçilik Sonrası Oluşum Olarak Babaîlik:
Anlaşılacağı üzere Anadolu’da Devlet katında etkili olan teşkilatlanma fütüvvet üzerinden gerçekleşmiş, bu yapılanma Türkiye Selçuklu Devleti’nin himayesinde hareket etmiştir. Fütüvvet daha önce gayrı Türk unsurların “kabadayılık” olarak yürüttükleri faaliyet iken Türkiye Selçukluları bünyesinde “ahilik” olarak yeniden örgütlenerek Türkleşmiştir. İlker Türkmen’in makalesinde de ifade edildiği üzere Ahilik Teşkilatı 1205/1206’da Kayseri’de kurulmuş ve kademeli olarak önce Kırşehir’e sonra da diğer illere yayılmıştır. Ahilik, Alâeddîn Keykubad zamanında teşkilatlanmasını tamamlamıştır. Bununla beraber hükümdar Keykubad’a, II. Gıyaseddin (veya emirleri) tarafından 1237’de zehir verilmek suretiyle suikast yapılmış, tahta geçen II. Gıyaseddin zevk ve sefaya dalmış, yönetimi ele geçiren vezir Sadettin Köpek ahi liderlerini tutuklatmaya başlamıştır. Ahi Evran da tutuklanarak beş yıl hapsedilmiştir. Serbest kaldıktan sonra Ahilerin yakın dostu olan Sadreddin Konevî aracılığı ile Konya’ya davet edilen Ahi Evran, bu kez de Şems-i Tebrizî’nin ölümünden sorumlu tutulması üzerine Hacı Bektaş-ı Velî’nin yaşadığı Kırşehir’e gitmiştir. Ahi Evran on dört yılını burada geçirmiş ve faaliyetlerine devam etmiştir. Türkmenler üzerinde hâkimiyetini tesis etmekte zorlanan Moğollar bundan da Ahi Evran’ı ve ahiliği sorumlu tutmuş, bunun üzerine Kırşehir emiri Nurettin Caca, Ahi Evran ve beraberindeki birçok ahiyi 1261’de (H 659) öldürtmüştür. Tecrübesiz hükümdarın Sadeddin Köpek’in elinde adeta bir oyuncak olması, diğer etkin devlet adamlarının da öldürülmesine ve devletin yıpranmasına yol açmıştır. Bu karışıklık, istikrarsızlık ortamında 1240’da Ahi Evran’ın tutuklu olduğu dönemde Babaîler isyan etmiştir. (Türkmen, 2025: 12-14).
Bu noktada işaret edilmesi gerekli husus şudur: Ahmet Yesevî’nin yaşadığı dönemde Ahilik müessesesi bulunmadığı gibi, bu müessese Abbasî hilafetinin teo-politiği olarak Türkiye’ye etki etmiştir. Dolayısıyla Ahiliği, Abbasî Fütüvvetçiliğinin devamı olarak görmek yanlış olmaktadır. Ahiliği Fütüvvet teşkilatından doğmakla birlikte, Anadolu’nun sosyolojik yapısına uygun olarak dönüşüme uğramış, yeniden yapılanmış örgütlenme ve toplumsallaşma modeli olarak anlamak gerekliliği bulunmaktadır. Nitekim Türkiye Selçuklu Devleti’nde İzzeddîn Keykâvus ve kardeşi Alâeddîn Keykubâd sonrasında din politikası ve yönetim tarzı da değişim göstermiş, yeni siyasal oluşumlar için yeni teo-politikler geliştirilmeye başlanmıştır.
Diğer taraftan Yesevîliğin Dede Garkın ile ilişkisinden bahsedilmektedir. Bu görüşü savunanlara göre Dede Garkın, Ahmed Yesevî’nin görevlendirdiği halifelerden biridir. Anlatılana göre Dede Garkın da Baba İlyâs’ı halife seçtikten sonra onu Anadolu’ya göndermiş ve Vefaî tarikatının öğretilerini yayması için yetki vermiştir. Babaîler hareketinin lideri Baba İlyas, Vefaî tarikatının kurucusu Ebu’l Vefa’nın hem torunu hem de halifelerindendir. Baba İlyas halk arasında keramet göstermeye ve taraftar toplamaya başlamıştır. Türkiye Selçuklu Devleti bu durumdan rahatsız olmuş ve Baba İlyâs ile müridlerini câdû (büyücü) görüp takip etmeye başlamıştır. Babaî isyanı 1239-1240’ta başlamış ve Türkiye Selçuklu Devleti’ni zayıflatmıştır. Durumu değerlendiren Moğollar Anadolu’ya yönelmiş, Kösedağ Savaşı’nda (1243) Türkiye Selçuklu Devleti’ni yenmiştir. Bu yenilgi sonrasında Babaîler Karamanoğulları beyliğinin hizmetine girerken, Ahi teşkilatları da Moğollar tarafından tasfiye edilmeye başlanmıştır. Moğolların Anadolu’da Mevlevîleri desteklediği de hatırlanırsa, Yalçın Koç’un “Anadolu Mayası” tezinde savunduğunun aksine Yesevîliğin Vefaîlik kanalıyla Anadolu’yu şenlendirmek bağlamında bir çalışma yapmaya müsait zümreden yoksun olduğu açıktır. Dolayısıyla makalede ortaya koyulduğu gibi, Yesevîlik Türkistan’da devlet tekkesi iken, eğer ifade edildiği üzere Anadolu’da Vefaîlik ile veya Hacı Bektaş-ı Velî ile temsil edildiyse, “muhalif sûfîlik” olarak konumlanmıştır. Diğer ifadeyle Vefaîliğin (Dede Garkın) Yesevîlik ile ilişkisi bulunsa dahi, Yesevîliğin Türkistan’da elde ettiği statüyü Anadolu’da elde edemediği ortadadır. Ahmet Yesevî’nin Anadolu’ya gönderdiği iddiasının aktörleri olarak görünen şahsiyetler devletle (Türkiye Selçukluları, Osmanoğulları) bağdaşamamıştır. Horasan’dan gelen Yesevîliğin etkilediği zümrelerin Babaîler veya Hacı Bektaş-ı Velî’nin müridleri olduğu iddiası, bu toplulukların hem Türkiye Selçukluları iktidarına hem de Moğol hakimiyetine teslim olmaması nedeniyle Anadolu’nun şenlendirilmesini gerçekleştirememiştir. Bizim tezimiz, Yesevîliğin Anadolu’yu etkilemediği yolundadır. Buna rağmen Yesevîliğin Vefaîlik ve Ahilik üzerinde etkide bulunduğu yaklaşımını -ihtiyatla- kabul ettiğimizde dahi şu sonuçlara varmaktayız: 1) Zeki Velidi Togan’ın aktardığı Karamanlıların atalarının Ahmed Yesevî’nin oğlunu öldürdüğü hakkındaki rivayet doğruysa (aşağıda değineceğim), Anadolu’ya göçen Türk kütlelerinin bir kısmının Yesevîlik ile ilişkisi bulunmadığı söylenebilecektir; 2) Vefaîlik, Babaîlik olarak devam ettiğinden, Yesevîlik Vefaîliği etkilemiş olsa dahi, Vefâilikten doğmuş Babaîlik bir isyan hareketi haline geldiğinden Yesevî karakteri bozulmuş sayılmalıdır; 3) Hacı Bektaş-ı Velî’nin de Vefaîlik/Babaîlik hareketinin içinde olduğu, pek çok akademik metinde ifade edilmektedir. Hacı Bektaş-ı Velî’nin Ahi Evran ile de dost olduğu düşünüldüğünde onun sûfî yapılanmasının Osmanlı iktidarının hem ideolojik aygıtı (DİA) hem de baskı aygıtı (DBA) olamayacağı ortadadır. Dolayısıyla Yesevîlik Anadolu’ya gelse dahi, iktidarın araçsal teolojisi ve teşkilatı olarak işlev kazanamaması nedeniyle dönüşüm göstermiş; kimi zümreler Babaîliğe evrilerek Karamanoğulları içinde erimiş, bir diğer zümreler de Şah Hataî’ye bağlanarak teolojik ve yapısal değişime uğramıştır. Yesevîliğin Türkistan coğrafyasında ise Nakşîbendiliğin etkisi altında silindiğinden bahsedilebilecektir.
Ahmed Yesevî Hangi Türklüğü Mayaladı?
Bu noktada önemli olan temel hususlardan biri şudur: Ahmed Yesevî, hangi Türkleri irşad etti?
Eğer Yalçın Koç’un iddia ettiği gibi Ahmed Yesevî, Anadolu Türklüğünü etkiledi ise, bu faraziye Oğuz isyanlarını (1153: Selçuklu Devleti’ne; 1240: Türkiye Selçuklu Devleti’ne; 1501: İran’a Türkmen göçü-Safavî Devleti’nin kuruluşu, Osmanlı Devleti’ne) açıklamamaktadır.
Zeki Velidi Togan’ın beyanına göre Karamanoğullarını kuran Türk boyu, Tuğrul Bey zamanında Anadolu’ya yönelmiştir. Bu topluluk Togan’ın ifadesine göre Ahmed Yesevî’nin oğlunu öldürdüğü için Hz. Pir bunlara beddua etmiştir. Bu rivayeti kabul edersek, Ahmed Yesevî’nin Anadolu Türklüğünü (Oğuzları) irşad ettiği teorisi zayıf kalmaktadır:
“Karamanoğulları ile Eşrefoğulları, Oğuznâme’ye göre, daha Toğrul Beyin zamanında, 20.000 çadır kadar kalabalık bir kütle halinde, Anadolu’ya gelmişlerdi. Rivayete göre, bu Oğuz boyları Ön-Asya’ya hicretlerinden önce Amuderya’nın ötesinde İlyalık taraflarında ve bu nehrin batısındaki Balkhan dağlarında yaşamışlardır. Karamanlılar daha Türkistan’da iken şekavetle maruf olmuşlardır. Şeyh Ahmed Yesevî’nin oğlunu öldürüp bedduasını almış oldukları (…) nakledilir. İlhanlı müverrihleri gibi Osmanlı müellifleri de bunlara ‘gâh Tatarlarla birleşen, gâh kutta-ı tarîkle beraber iş gören bir bölük haramiler’ demiştir.” (Togan, 1981: 320).
Yesevîlik Türkistan’da iktidarla ilişki içinde görülmektedir. Nitekim Zengi Ata’nın (ö. 1258), halifeleri Seyyid Ata (ö. 1302) ve Sadr Ata, Özbek Han’a (1313-1340) giderek tebliğde bulunmuştur. Böylece Altın Orda Devleti’nde İslâm’a geçiş oluyor. Hatta bu “irşad” öyle etkili oluyor ki, Yesevî şeyhler hükümdarların kızlarıyla evlenip, iktidarla akrabalık tesis etmiştir. Bu zaviyeden bakıldığında Yesevîlik Özbekistan’da ve Deşt-i Kıpçak bölgesinde bir devlet cihazı haline geldiği söylenebilecektir. Oysa Selçuklular-Osmanlılar bakımından Yesevîliğin böyle bir statüsü bulunmamaktadır. Anadolu’ya yönelen Yesevîlik büyük ihtimal önce Babaîliğin içinde hareket etmiş; bu hareket iktidarı elde edemeyince Karamanoğullarını desteklemiştir. Bu beylik de Osmanlı karşısında varlık gösteremeyerek tarih dışı kalmıştır. Sonunda Yesevîlik Babaîlikten de kendine çıkış bulamayınca Safevîlik etkisine girmekten kurtulamamış, İran’da yeniden değişim geçirmiştir.
Ahmed Yesevî’nin Nakşibendî silsile içinde yer aldığını ifade eden yaklaşımlara nazar edildiği takdirde de Yesevîliğin başka bir dönüşüme uğradığı karşı itiraz olarak ileri sürülebilecektir. Zira Yesevî Yolu yalnızca Türkler arasında örgütlenmekte ve Göktürk devletinden kopmuş halklarla devletler arasında ilişkileri düzenlemektedir. Bu düzenlemenin Türkçe kelam ile gerçekleştiği ortadadır. Oysa Nakşibendîliğin muhatabı yalnızca Türk halkları olmayıp, Osmanlı özelinde düşünülürse etnik kökeni farklı bütün Müslümanlardır. Bu farklılık nedeniyle Nakşibendîliğin Türk kimliği/Türk Ulusları ve bu uluslardan Türk Konfederasyonu (Göktürk modeli) imal edebileceği söylenemeyecektir.
Sonuç:
Birinci olarak Yesevîlik, Türkistan’da (Özbek Han ve Altın Orda örneğiyle) bir “devlet cihazı” ve “siyasalın toplumsal meşruiyet aracı”dır. Yesevîlik şeyhlik düzeyinde hükümdarlarla akrabalık kuran, devlet-toplum arasındaki ilişkilere düzen getiren bir yapıdır. Ancak Anadolu’daki izdüşümleri (Babaîler) devlete karşı isyan etmiş, Selçuklu’yu zayıflatmış ve iktidarlar tarafından dışlanmıştır.
İkinci olarak Yesevîlik, daha çok Kıpçak/Tatar unsurlar üzerinde (Özbek uluslaşması) etkili olmuştur. Anadolu’nun ana gövdesi olan Oğuzların (özellikle Karamanlılar örneğine bakıldığında) Yesevîlik ile ilişkisi gerilimli, hatta çatışmalıdır.
Üçüncü olarak, Anadolu’nun toplumsal düzenini sağlayan Ahiliğin kökeni Yesevîlikten ziyade, Abbasî halifesi Nâsır Li-dinillâh’ın başlattığı “Fütüvvet” projesidir. Fütüvvet hareketi Bağdat merkezlidir. Oysa Yesevîlik Horasan merkezlidir. Fütüvvet Teşkilatı Anadolu’da kendini dönüştürmüş, Ahilik adı altında yeniden örgütlenmiştir. Bu örgüt devletin ideolojik (DİA) ve baskı (DBA) güçleri olarak Türkiye’yi yapılandırmak üzereyken iktidar (Keykubat) bir darbe ile yıkılmıştır.
Dördüncü olarak, Yesevîliğin Anadolu’da Vefaî zümreleri ve Hacı Bektaş-ı Velî ile sürdürüldüğü yolundaki iddialar tutarsızdır. Zira Vefaîlik son tahlilde Babaîlik gibi “başka bir form” ve “muhalif” bir kimliğe dönüşmüş, isyan çıkarmış ve Moğol istilasına yol açmıştır. Hacı Bektaş-ı Velî ise Yesevîliğin “tekke” formunu gütmemiş, “musâhiplik” modeli geliştirmiştir. Musâhiplik sistemi “kapalı toplumsallık” yapısıdır.
Beşinci olarak, Anadolu’da özellikle 1473’ten itibaren Türkmenlerin dışlanması nedeniyle Yesevîlik sürdürülememiş, Eş’arî temelli sûfî yapılanmalar 1826’dan sonra devletin tekke düzenlemesinde tekel pozisyonu kazanmıştır.
Lütfi BERGEN
Kaynaklar:
- Abylov Tungysh, Altın Orda Devleti’nin İslamlaşmasında Yeseviyye ve Kübreviyye Tarikatlarının Rolü, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı: 105, 2023.
- Bice Hayati, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin Hayatı Eseri ve Etkileri, Türk Dünyası Kültürel Değerleri Uluslararası Sempozyumu (4-8 Kasım 2013, Eskişehir) Bildiri Kitabının İçinde, Editör: Burhan Sayılır, Eskişehir Valiliği, 2014.
- Çelik Rıfat İlhan, Halife Nâsır Li-dinillâh’ın Fütüvvet Faaliyetleri ve Sultan I. İzzeddîn Keykâvus, Tarihçi Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, 2022.
- Demir Necati, Saltık Gazi’nin Tarihi Kişiliği, Rumeli’nin Gözcüsü Sarı Saltık Gazi (Tarih, Edebiyat ve Folklor Yazıları) Kitabının İçinde, Editör: Ayşegül Kılıç, Trakya Üniversitesi Sarı Saltuk Gazi Uygulama ve Araştırma Merkezi Yayınları, 2022.
- Gündoğdu Abdullah, Altın Orda ve Osmanlı Devleti’nin Yükselişinde Türk Tasavvufu ve Yasevîliğin Rolü Üzerine Bazı Düşünceler, Geçmişten Geleceğe Hoca Ahmed Yesevî Uluslararası Sempozyumu (26-28 Eylül 2016) Kitabının İçinde, Editörler: Ömer Kul-Cezmi Bayram vd., Cilt: 1, Şenyıldız Yayıncılık, İstanbul, 2016.
- Kamalova Zebiniso Husayn, Özbekistan’ın Gelişim Tarihi: Yeni Özbekistan Ulus ve Devlet Milli Kimlik, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 125, 2022.
- Kara Mustafa, Hâkim Ata, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Yayınları, Cilt: 15, 1997.
- Togan Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1981.
- Tosun Necdet, Zengi Ata, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Yayınları, Cilt: 44, 2013.
- Tuğ Kadir, Özbek Han’ın Tahta Çıkışı Özbek Kimliğinin Şekillenişi ve Bazı Özbek Boyları, Akademik Matbuat, Yıl: 3, Cilt: 3, Sayı: 2, 2019.
- Türkmen İlker, Yüzyılda Yesevîlik, Ahilik ve Babailik Üçgeninde Kırşehir, Selçuk Türkiyat Dergisi, Sayı: 64, 2025.
- Uyar Mustafa, Moğolların İslâm’a Girme Süreçlerinde Türk Katalizör Şahsiyetlerin Rolü, Orhon Yazıtları ve Türk-Moğol İlişkileri Kitabının İçinde, Editörler: İlhan Şahin-Enkhbat Avirmed-Güljanat Kurmangaliyeva Ercilasun, Bursa Osmangazi Belediyesi Yayınları, 2021.

Ahmed Yesevî’nin Anadolu’daki rolünü sadece “Türkleri mayaladı” şeklinde dar bir çerçeveye sıkıştırmak doğru değil. Yesevî’nin irşad faaliyetleri, Anadolu’ya göç eden Oğuz boylarının ötesinde, Rum, Ermeni, Gürcü gibi farklı etnik ve kültürel toplulukları da İslam’a davet etmeyi kapsıyordu.
Metinde de görüldüğü gibi Yesevîlik, Türkistan’da devletle iç içe bir “siyasal meşruiyet aracı” olarak işlev görürken, Anadolu’da aynı statüyü kazanamamış, daha çok Vefâîlik ve Babaîlik gibi muhalif sûfî hareketlerle ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle Anadolu’da Yesevîliğin etkisi, doğrudan bir “Türk mayası” değil; farklı halkları İslam’a yönlendiren ve zamanla onların Türkleşmesine vesile olan bir süreçtir.
Ahmed Yesevî’nin daveti etnik sınırları aşan bir çağrıydı.
Rum, Ermeni, Gürcü ve diğer unsurlar da bu davetin muhatabı oldu.
İslam’a girişleri, zamanla Türkleşme sürecini de beraberinde getirdi.
Dolayısıyla “Yesevî Anadolu Türklüğünü mayaladı” ifadesi eksik kalır; daha doğru olan, “Yesevî Anadolu’daki farklı halkları İslam’a davet ederek onların Türkleşmesine vesile oldu” demektir.