Tavuk mu yumurtadan çıkmıştır, yumurta mı tavuktan sorusuna benzer tevhit ve şirkin durumu. Tanrı düşüncesi evrimleşmiş midir, yoksa bozunmuş mudur? Önce şirk mi vardı tevhit mi?
Bu konuda elimizdeki kaynaklarda net ve kesin bilgiyi verecek bir aparatımız yok. Yazıyı icat ederek tarihi başlatan Sümerler’in inancı son derece bol tanrılı, bol hikâyeli, harry potter’a, yüzüklerin efendisine taş çıkartacak görsel ögelerle, hikayelerle bezelidir. Yazının icat edildiği, ya da en azından bizim yazının varlığına dair bir delili göremediğimiz tarihin öncesinde ne olup bitti?
Elimizdeki kutsal metinlerin anlatılarında insanın ne zaman bir düşünen varlık olarak tarih sahnesine çıktığı, hangi haltları işlediği, hangi eylemlerinden dolayı başına hangi belaların geldiği anlatılmaktadır. Elimizdeki en sağlam yazılı kaynaklar kutsal metinlere, onun öncesinde olanlar da Sümerlere aittir.
Sümerler’in hüküm sürdüğü zaman dilimi ile İbrahim Peygamber’in yaşadığı zamanların denkleştiğini görüyoruz. İbrahim peygamber semavi dinlerden -ki bu ifade genel kabul görmüş bir yanlıştır- önceki son peygamber olması muhtemeldir. Onun öncesinde yazılı kaynağımız olmadığı için tarihi Sümerler’den başlatıyoruz doğru fakat insan yazıdan önce yaşıyor, inanıyordu, düşünüyordu. Bugünün karmaşıklığını içermese de “Biz neyiz, kimiz, neredeyiz, ne yapıyoruz” sorusu her insan yavrusu gibi onların da problemiydi.
Yazının icat edilmediği ilk insanın ne düşündüğüne ne inandığına dair elimizdeki tek kaynak efsaneler ve kutsal metinler. Hangisini tercih edelim dersek aklı başında her kişi efsanelerden daha sağlam, sıhhatli aktarılmış kutsal metinleri tercih edecektir.
Elimizdeki en sağlam kutsal metin Kur’an. Orada bahsedildiği üzere Adem kendi varlığından belki daha fazla Allah’ın varlığından haberdardı, emindi. Nuh’a kadar bir şirkin varlığından bahsetmez Kur’an. Nuh’un kavmi de önceden bahsettiğimiz üzere inançsız değil aşırı inançlı, dindardı. Peygamberlerin tarihini de göz önüne aldığımızda onların muhataplarından hiçbirinin inançsız olmadığını görürüz.
Tarihin kaydettiği üzere dinsiz bir topluma rastlamak mümkün değildir. Fakat toplum kadar dinlerin de çeşitlendiğini görebiliriz. Kur’an dinsizliğe değil, dindarlıkların çeşitlendirilip, çeşitliliklerin dinleşmesine karşıdır.
Tarih, kültür ve geleneğin inkârı mümkün, makul, mantıklı görülemez. Allah’ın reddettiği, istemediği, asla olmaz dediği kişinin ya da toplumun kendince yaşayışını Allah adına -tabiri caizse- patentlemesidir. Bu bendendir, bizdendir deyip bir eylemi din adına yapmakla, bu Allah’tandır diyerek bir kötülüğü yapmak arasında cennet ile cehennem kadar fark vardır. İlkinin adı hata, diğeri inat, tanrılık taslamak, Allah’tan rol çalmak, onun adına konuşmaktır.
İnsanlar diğerlerine “Ben sizden daha büyük bir insanım” yerine “Ben küçük bir tanrıyım” demenin daha tesirli olduğunu deneyimlemişlerdir tarih boyu. Kitle asla kendi gibi bir insana kendini teslim etmeyecek fakat Tanrı’dan güç aldığına inandığı birinin emrinden çıkmayacaktır. Tanrı’nın gücünü hiçbir kanıta dayanmaksızın kullanan insanların sözüne inanan kitle, kendi elleriyle boyunlarına kölelik ipini geçirip hayatlarını daraltırlar. Bu daraltıyı ilk nesil huşuyla, ikinci nesil şaşkınlıkla, üçüncü nesil öfkeyle taşır. Küçük tanrıların görevi kuşakların arasını açarak kitle öfkesini engellemektir. Bunun yolu da iyi, doğru ve güzelin kodlarını kontrol etmektir.
İktidar; iyiyi belirlemek için maneviyatı/metafiziği/dini, doğru için bilgiyi, güzel için sanatı kontrol eder. İnsanın insana kayıtsız şartsız tahakküm arzusu şirki doğurur. Bugün bizim tanrı ve dine ait zannettiğimiz hüküm, yorum ve sorunlarımızın çoğu da güç şehvetiyle esrimiş, bu esriklikten uyanmak istemeyen, insanların arzularından ibarettir.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar